Pürmüz-Gürz-Gürbüz

Gürbüz, suratında sümük olmadığı halde yüzünün her yerine sümük bulaşmış gibi bi surata sahip, kısa boylu, çelimsiz, sürekli kirli gibi görünen, gri bi çocuktu.


Elinde pürmüzle, gürz eritmeye giden Gürbüz’ü durdurmaya hiçbir söz tesir etmez! Bu düsturu edindiğimde Gürbüz’ü uzun zamandır tanıyordum. Çocukluğumun geçtiği mahallede, birlikte olmasa da bi çocukluk geçirmiştik. Gürbüzgil’in evi, bizim birkaç sokak arkamızdaki bi sokağa açılan küçük bir irimin (çıkmaz sokak) içindeydi. Genellikle evde değil, irimin sokağa açılan köşesinde otururlardı ailecek. Zaten benim güzel memleketimde evde oturmaktan ziyade sokakta oturmak alışkanlığındaydı insanlar. Özellikle de yaz günlerinde. Kadınlar akşam pişirecekleri fasulyeleri sokakta ayıklar, badılcanları (patlıcan) sokakta soyar ve ipe dizerlerdi. Hepsinin, kendi götlerinin rahatına göre ayarladıkları bi minder ve/veya bi tabureleri olurdu. Eski çekyatını kapısının önündeki turunç ağacının gölgesine çıkaracak kadar işin bokunu çıkaranlar da vardı elbette. 

Akşamüstü, beton yolun sıcağını kırmak için evin önü sulanırdı, ortalık mis gibi toprak kokardı. Ve fakat sulama yapılacak saat iyi ayarlanmalı ve daha ıslatma bitmeden kuruyan yerlere geri dönmek zorunda kalınmamalıydı. Bunu da en iyi, köşe başı müdavimleri bilirdi kuşkusuz. Köşe başında oturan kadınlara bazı köşelerde bazı atletli ve şortlu adamlar da eşlik ederlerdi. Bu adamlar genellikle orta yaş üstü, kahve alışkanlığı olmayan (kahvede içeceği bi çayın parasını hesap eden cimri deyuslar), sigarayı bırakmış (o da cimrilikten) ve tüm gün evde karısıyla didişmekten bacak kılları dökülmüş (bence kesin bu sebeple), yarı iğdiş adamlardı. Şortlarının altına giydikleri terlikleri asla çorapsız giymezlerdi ve nedense sürekli bacak bacak üstüne atarak otururlardı (Allah belalarını vermedi hâlâ). Evde söz geçiremedikleri karılarına, köşe başında tasladıkları eğreti “erkeklik” gösterileri, karılarının ters bi bakışıyla yerle bir olur ve derhal konu değiştirme eğilimine girerlerdi. Yoldan geçerken, oturanlara “ee otuudunuz mu!” diye selam verirdi annem. Oturduğunu gördüğü insanlara göz göre göre söylenen bu cümle, elbette sorudan ziyade selam içermekteydi. Onlar da “oturup duruz” diye selamı alırlardı hiç yadırgamadan…

Gürbüz, böyle nasıl anlatsam, aslında suratında sümük olmadığı halde yüzünün her yerine sümük bulaşmış gibi bi surata sahip, kısa boylu, çelimsiz, sürekli kirli gibi görünen, gri bi çocuktu. Küçük yaşta iş hayatına atılmıştı (hırsızlık). Ama öyle ev soyma ne bileyim yan kesicilik gibi büyük hırsızlıklar değildi Gürbüz’ün branşı. Bakkaldan sakız çalarak başladığı kariyerine bisiklet ve mobilet çalarak devam ediyordu. Niyeyse çaldığı bütün mobiletler skindirik, eski püskü mobiletlerdi. Eski mobiletleri çalar, tamir ve bakımını yapar, bi şekilde okuturdu. Bu işlerden kâr ettiğini hiç sanmıyorum. Hırsızlığı (sanki hırlı olmak daha kötü bi anlama gelmiyo mu ya?), yaşam biçimi olarak benimsediği için yapıyordu sanırım. Bizim oralarda yediden yetmişe herkesin altında iyi kötü bi mobilet olurdu. Hâlâ da öyle. İlk gençlik yıllarımda benim de bi mobiletim vardı. Deposunu doldurup, mahalle aralarında gezer, beğendiğimiz kızların evinin önünden geçerdik hep. Eğer kız dışarıda değilse, dikkat çekmek için tam kapılarının önünden geçerken bi aragaz atıp (ennn nenen neeeen) öyle geçerdik oradan. Dolayısıyla geniş bi çalışma alanı vardı Gürbüz’ün. Ve fakat Gürbüz de her ahlaklı hırsız gibi oturduğumuz kasabadan (Atça) değil, yakın köy ve ilçeden çalardı mobiletleri.       

Gürbüz’ün diğer bi merakı da evkuşu (güvercin) beslemek ve uçurmaktı. Muhtemelen onları da çalıyordu. Zaten kuşçulukta başkasının kuşunu, kendi kuşlarıyla tavlayıp kendi kümesine indiren otomatikman o kuşun sahibi sayılırdı. Yine bi gün evine gelen başka bir kuşçuyu yeminler ederek kandırmış ve kuşunun onda olmadığına inandırmıştı gözümün önünde.

Bütün bu hırsızlık olaylarından dolayı başı ufak tefek belaya girse de bi şekilde sıyrılıp, yapacağından geri kalmıyordu. Bazı mağdurların tekme tokat dalmasını ise hiç umursamıyordu. Dayağı yedikten sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi muhabbete devam ediyordu. İlkokulu bitirdikten sonra okula gitmemişti. Ben ortaokula giderken (kravatla tanışma, ulan ne utanmıştım) o, hobisini mesleğe çevirmekle meşguldü. Ortaokul yolu dediğimiz ve direkt olarak merkezdeki parka çıkan kenarında yol boyunca turunç ağaçları olan uzun caddede, tam öğle arası ve akşamüstü çıkış saatlerinde mobiletiyle bi aşağı, bi yukarı sürekli tur atar kızlara laf atardı. Güzel kızların yanından geçerken de ya aragaz atar ve yahut cikleye asılır egsozu çatırdatırdı. 

Bir gün başkasının kullandığı mobiletin arkasına oturmuş olarak gördüm onu. Normalde mobiletin arkasına oturan erkek, apışını ayırarak oturur. Gürbüz, kızların oturduğu gibi yan oturmuş, bi de bacak bacak üstüne atmıştı. Yanımıza yaklaştıklarında elinde, bi kahveden aldığı (bayağı tabaklı, ince belli falan) çay içtiğini gördüm. Zevkin, sefanın dibine vurmak, hazzın kölesi olmak böyle bi şey olsa gerek. Gürbüz sonunda başarmıştı kızların dikkatini çekmeyi. Onu gören kızlar, etkilenmeseler bile ona bakıp bakıp gülüyolar ve hemen akabinde hiç görmemiş gibi yollarına devam ediyorlardı. Gürbüz’ün kız tavlamak gibi bi derdi olmadığı için bu bile ona yetiyordu. Tam yanımızdan geçerken mobileti durdurttu öndeki elemana. Mobiletten inip bana doğru yaklaştı ve “çay söyleyem mi le sene?” dedi. Çayı nerden söylüyosun, nasıl söylüyosun? Ben bu sorulara gark olmuşken, o cevabımı beklemeden mobiletin arkasına atlayıp sktirdi gitti. Her işi böyleydi pezevengin…

Yine bir gün derste sıkılmış, camdan dışarıyı izliyordum türlü hayallerin eşliğinde. Yanımda oturan arkadaşım ergenlikte benden bir kaç adım daha önde olduğu için, önümüzdeki sırada oturan kızların bacaklarına bakmaya çalışıyordu, yere yalandan bi şeyler düşürüp. Önceleri kalem atıyordu, kalemlerin kendi değilse bile uçlarının kırılması, ergenliğin maliyetini arttırdığı için bundan vazgeçmiş ve artık yere silgi atmaya başlamıştı. Ama lakin silginin dezavantajı attığı yerde durmayıp zıplaya zıplaya uzaklaşmasıydı. Amacına ulaşmasını engelleyen bu durumdan kurtulmak için artık silgiyi eğilip yere, tam istediği noktaya usulca bırakıyordu. Birkaç defa yakalandı kızlara ama kızların çemkirmesini sadece “yooo” diyerek geçiştirmeyi başarıyordu her seferinde.

Dışarının sessizliği deli gibi bi mobilet sesiyle bozulduğunda cam kenarında oturan bütün kafalar sese dönmüştü. İlk olarak öğretmenden gizli başlayan bakışlar, şovun devamında iyice karşıdaki arsaya odaklanmıştı. Bunu fark eden öğretmen de cama yönelince, tüm sınıf camın önünde birikmişti. Sadece bir kişi istisna: sıra arkadaşım! O en arkada bambaşka manzaraların esiri olmuş, kuduz köpek gibi salya salgılıyordu. Bütün sınıfın dikkatini çeken şova dönecek olursak; paragraf içindeki ipuçlarından tüme varıldığında, sonuç elbette ki Gürbüz olur.

Yine bi yerlerden arakladığı dandik mobiletin üstünde şova başlamıştı Gürbüz. Mobileti arsanın engebeli, hatta yer yer tümsekli zemininde doludizgin sürüyor ve yüksekten atlatırken, götünü seleden hafifçe kaldırıp iniş darbesini yumuşatmaya çalışırken gayet estetik bir görüntü sergiliyordu tribünlere. Sonra tekrar diğer tarafa sürüyor, bu sefer tümseğe çıkarken tek elini havaya kaldırıp bizi selamlıyordu. Son atlayıştan sonra yere düşen seleyi yerine takıp, okulun önündeki yoldan vakur bi ifadeyle geçerken, bir alkış bir nümayiş koptu ki anlatamam. Meğerse “Gürbüz Şov”u, sadece biz değil diğer katlardaki bütün sınıflar izliyorlarmış. Tam hak ettiği ilgiyi göğsünde yumuşatıp bize veda edecekken, karşısından gelen bisikletliyi görmediği için ve bisikletli de alkışı nümayişi çözmeye çalışan meraklı bakışlarla sağa, sola bakındığından dolayı… Evet. Çarpıştı bunlar, daha doğrusu tokuştular demek daha doğru olur sanırım. Çünkü ön tekerleklerin tam cepheden çarpışması sürücüleri öne doğru fırlatıp kafa kafaya tokuşmalarına sebep olur…

O büyük tokuşmadan sonra birkaç gün göremedik Gürbüz’ü. Hiç huyu olmadığı halde, bu sefer utandığını, okul yolundaki seferlerini sonlandırdığını düşünenlere, yanıldıklarını kanıtladı fazla zaman geçmeden. Onu son gördüğümde, bir elinde gürz (sanayide yapılmış, uyduruk, demir dikenli) bir elinde pürmüz, evlerinin olduğu irime giriyordu Gürbüz… 

Onbiriydi Temmuzun İkibininoltasında

https://www.instagram.com/fatihgoksu9/

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    1. Teşekkür ederim İlhan 🙂 sürünceme de yapar serzenişli bir sergüzeşt de yapar 🙂

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı