Buz beyazı

Acıyı yedikçe tat alma duyumu kaybetmeye başlamıştım ki, kapıdan Başkan girdi. Şimdilerde öyle herkesin birbirine hitap şekli olan “başkan” değil, Belediye Başkanı!


Öğrenciydim o zamanlar. Eskişehir’de herkesin açık öğretimden başka fakültesinin olmadığını zannettiği Anadolu Üniversitesi’nde örgün okuyan bir öğrenci. Ayda bir iki hafta sonu Kırıkkale’nin Delice ilçesinin bir kasabasında memur olan arkadaşımın yanına giderdim. Ucuz olduğu için Doğu Ekspresi’ne atlayıp Ankara Garı’na, sonra AŞTİ’den otobüsle Delice’ye. Dört saat sürerdi Doğu Ekspresi’nin Ankara’ya varması. Yol boyunca volkmenden şarkılar dinlerdim. Ahmet Kaya kasetleri ileri-geri sarılmaktan yıpranmıştı iyice. Eski arkadaşlarımın, herhangi bir yerde kulaklarına çalınan herhangi bir şarkısının akıllarına beni getirmesi boşuna değildi. O zamanlarda tüm şarkılarını ezbere bildiğim yetmezmiş gibi, hangi şarkısı hangi kasetin kaçıncı şarkısı, sözü, müziği kime ait bilirdim hepsini. Hayallerimi harcayarak ne klipler çekerdim o şarkılara, karın altında uyuyan, uçsuz bucaksız bozkıra dalgın gözlerle bakarken…

Yener, Delice’de karşılardı beni, kasabadan bir arkadaşından ayarladığı arabayla. Yener’le yatılı okulda başlayan ve halen devam eden arkadaşlığımızı tarif edemem herhalde. Ama tipini tarif edebilirim Yener’in: Tipini skiyim!.. Ona sorsanız o da benim için aynı tip tarifinde bulunacaktır eminim.

Yener’in görev yaptığı kasaba, köylükten kurtulmaya çalışan ve bu mücadeleyi belediye, elektrik idaresi gibi devlet kurumlarını barındırarak kazanmaya çalışan bir yerdi. Sağlık Ocağı’nın bahçesindeki lojmanda kalıyordu arkadaşım. Çatıya taktırdığı çift çanak antenle yenerdi yalnızlığının onu mahkum ettiği sessizliği.

Sonrasında defaatle tekrarlanan ziyaretlerimin ilkiydi. Akşamüzeri ulaşmıştım. O akşam arkadaşımla uzun süren hasretimizi giderdik; eski, yatılı okul günlerimizi yad ederek. Okuldayken yaptığımız hayvansı şakalar ekseninde döndü muhabbetimiz. İkimizin de aklında kalan en sert şaka, tatil için memleketine, Niğde’ye gitmek üzere otobüse binen Serdar’a yaptığımız şakaydı. Otobüs tam kalkacakken aniden otobüse binip bütün yolcuların şaşkın bakışları arasında, ayı gibi bağıra bağıra “Serdar kitabını unutmuşsun, derslerini ihmal etme!” diyerek kazağımın altına sakladığım erotik (o zamanlar pornoya ulaşamıyorduk ülkenin umut vadeden gençliği olarak) dergiyi eline tutuşturmuştuk. Serdar heyecandan ve haliyle utançtan dergiyi doğru dürüst tutamayıp koridora düşürmüş ve tüm erkek yolculara kısa bir görsel şölen sunmuştu.

Gece boynuma ve ellerime batan ağır yün yorganın altında geçen derin uykudan sonra kahvaltı yaptık arkadaşımla. Yener’in ataması benden önce olduğu ve ben hala öğrenci olduğum için hiçbir harcama yaptırmıyordu misafirine. Sonraki ziyaretlerimin de yolu açılıyordu böylece.

Öğleden sonraya kadar evde oyalanıp muhabbet ettik. Kasabanın merkezine yürüyerek indiğimizde akşam olmak üzereydi. Cinibis’in bakkal dükkanına girdiğimizde Elektrik İdaresi Şefi İbrahim Abi’yle karşılaşıp tanıştım. Cinibis sürekli “yok heeri, yok heeri’”deyip duruyordu. İbrahim Abi’nin biz gelmeden önce epey bir darladığını anladım Cinibis’i. Yener’in de desteğini alan elektrik idaresi şefi beleş antepfıstığı ve fındık içi vermeye, zorlamasa da aşırı teşvik etmeye devam etti Cinibis’i. Son hamleyle, “misafirimize bari kıyak yap” diyerek beni de alet ettiklerinde; “yok heeri”lerinin fayda etmediğinin farkına varan Cinibis çaresiz gözlerle bana bakıyordu. Söze girmenin zamanının geldiğini düşünüp “ben zaten çekirdek severim başka da bir kuruyemiş yemem” dedim, Cinibis’i içine düştüğü zarara girme ihtimali çukurundan çekip çıkarmak için. Kalender adamımdır vesselam…

Elimizde gazeteden yapılmış külahların içindeki çekirdekleri çitleyerek bakkaldan çıkıp karşı çaprazdaki, bilmeyenin asla bir kasap olduğunu tahmin edemeyeceği, dökük, virane özentisi bir dükkana girdik üçümüz. Kasaplığı silah zoruyla yaptırdıklarını düşündüğüm suratsız kasaba verdiğimiz selamların alınmadığını ve alınmayan selamların da et döveceğinin altında hunharca ezildiğini gördükten sonra, kasap dükkanının kontrplakla ayrılmış arka bölümüne geçtik.

‘’Aman!’’

İbrahim Abi’nin nidasını ilk defa duyuyordum. Sevinmişti gördüğü manzara karşısında. Çiğ köfte yoğruluyordu bir köşede. Marullar yıkanmış, üstlerindeki su damlacıklarının dökülmesini, dökülmeyenlerin de buharlaşmalarını bekliyorlardı yeşil yeşil. Ortada küt küt yanan bir soba, etrafında sobanın kütürtülü sıcaklığına sığınmış isimlerini hatırlayamadığım, kasabanın önde, ortada ve sonunda gelen birçok adam. Penceresi olmayan odayı aydınlatmaya çalışan silik, soluk, dumandan kararmış, sarı, iktidarsız bir ampul tepede.

Biz de oturduk sobanın etrafına ve herkesin oturduğu tahta sandalyenin aksine, bana küf yeşili, kolçakları beyazladıktan sonra kirden grileşmiş, oturunca üzerinden kalkan toz zerreciklerini o ışıksızlıkta bile görebildiğim bir koltuk bulup getirdiler. Oturduğumda belimin iyice dibe çöküp, dizlerimin ağzıma dayandığını görsem de kendimi özel hissetmemem mümkün değildi.

Yener’in kulağına eğilip, “oğlum bir yemek yeseydik, en azında bakkalda bir tost kemirseydik” diye serzenişte bulunurken, İbrahim Abi’nin uzattığı buz beyazı çay bardağını gördüm. Geri çevirmenin büyük ayıp sayılacağını bildiğim için bardağı alıp bir yudum içtim. Uyumlu adamımdır vesselam… Herkesin bana baktığını fark etmem uzun sürmemişti. Bitirip Yener’e vermem gerekiyordu yoğun mesaiye hazırlanan buz beyazını. Boğazımı yakma pahasına yaradana sığınıp midemdeki gurultunun üstüne döktüm bardağın kalan üçte ikisini. Sıramı savuşturduğumu düşünüp rahatlamak üzereydim ki, bardağın bana ramak kaldığını gördüm. İbrahim Abi’nin bir öncesindeki kravatlı adamın çizgi dudaklarından ayrılan bardak, elektrik idaresi şefinin boğazına kaçmaktan kurtulup elime geldiğinde “hoş geldin buz beyazı” dedim içimden. Onu da döktüm açlıktan kabaran karnımın içine. İçtim diyemiyorum çünkü içmek böyle bir şey değil onu kesin biliyorum.

“Aman!”

Çiğ köftelerin hazır olduğunu görünce anladım İbrahim Abi’nin bu seferki sevincinin sebebini. “İyi bari” dedim Yener’e, “biraz karnımız doyar en azından”. Güldü Yener iti. Ben de beni onayladığını sanıp marul yaprağının içine sıvadığım çiğ köftenin üstüne ver eyledim limonun bütün sarısını. Limonun ekşisinden, marulun serininden sıyrılan acı, ağzımın tavanından bütün sindirim sistemime sirayet edince ben istedim bu sefer buz beyazını. Hiç bekletmediler. “Ya rabbim bu nasıl bir döngüdür” diye düşünürken yine Ahmet Kaya’ya sarıldım. ’’Dostum dostum güzel dostum / Bu ne beter çizgidir bu / Bu ne çıldırtan denge / YAPRAK DÖKER BİR YANIMIZ / BİR YANIMIZ BAHAR, BAHÇE’’. Söz: Hasan Hüseyin Korkmazgil. Müzik: Ahmet Kaya.

Marula bürünmüş acıyı yedikçe tat alma duyumu kaybetmeye başlamıştım ki, kapıdan Başkan girdi. Şimdilerde öyle herkesin birbirine hitap şekli olan “başkan” değil, Belediye Başkanı. Girer girmez “hıh” dedi Başkan. Selam mı verdi yoksa bizi belden aşağı takımlara mı sevk etti anlayamadım. Çetin Başkan gelince bir yavaşlama, bir sakinleşme olmasını umduğum bardak dönencesi aksine daha bir devinim kazandı. Başkan fırça bıyıklarının kurumasına asla izin vermiyordu. En az bıyıkları kadar gür ve tok sesine itaat etmemek mümkün değildi kasabanın soba etrafındaki kesimi için. Bardak dönencesinden kurtulmak için Çetin Başkan’dan ve bıyıklarından istediğim izni boru ve bariton sesinden aldıktan sonra ayağa kalktım. İlkokul beşinci sınıftayken Cumhuriyet Bayramı’ndaki okuduğum şiirden sonra ilk defa halka hitap edecektim:

‘’Sayın Başkanım! (büyük alkış, büyük kıyamet af edersin). ”Hıh”. “Sayın Başkanım ve kasabanın saygı değer halkının soba etrafındaki ve soluk, sarı ışık altındaki değerli kesimi! (Alkış, nümayiş) Ben aranıza yeni katıldım ve kalıcı da değilim! Hepiniz Anadolu’sunuz! (Evet, kafa olmuş biraz) Ben de Anadolu’yum! (yok biraz değil, tam olmuş kafa). Yener benim ahretliğim, yatılı okul arkadaşlığı başkadır. Herkesle olmaz ve fakat olursa böyle olur!”.

“Aman!”

“ Evet, İbrahim abi! Ve ben şu an için ilan ediyorum; böyle rakı içilmez ve/veya rakı böyle içilmez af edersiniz! Ben bu çay bardağı devir daiminden çıkmak istiyorum! Arz ederim!” dedim. Çetin Başkan Yener’in kulağına bıyıklarını batıra batıra bir şeyler fısıldadı konuşmamın akabinde.

Tuvalete gidip geldiğimde küf yeşili koltuğumun çemberin hafif dışına çıkarıldığını gördüm. Hemen yanında da sehpa amaçlı kullanılan arkalığının bazı dişleri sökülmüş tahta sandalyenin üstünde iki şişe bira. Burnumdan verdiğim her nefes üst dudağımı yakarken biradan aldığım yudumlar içimi serinletiyordu. Tepsideki son çiğ köfteyi marulsuz, limonsuz ağzına götüren Çetin Başkan bana baktı ve “hıh” dedi.

Haziranınyirmiikisinde
İkibininkoronasındayız.

https://www.instagram.com/fatihgoksu9/

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı