T3R5 MAHALLE 8: BİN SEKİZ YÜZ DOKSAN DOKUZ

Dergâhtakiler, İhsan ve Oktay’ın ne iş yaptıklarını da anlamazlardı. Delikanlılar, biz puslu kıtaların atlasını satacağız, derlerdi de başka bir şey demezlerdi.


Bazı mahallelerde bazı şeyler ters giderdi. T3R5 mahallede her şey ters giderdi. Zaman bile tersine akardı. Yıllar birer birer değil yüzer yüzer geriye gitti. TV’lerin üzerine köşegen serilmiş dantellerin olduğu dünyadan TV’siz radyosuz dünyaya gidildi. Metrolar ve tüneller, asfalt yollar ve arabalar yok oldu. Yayalar, atlar, merkepler ve kupa arabaları çoğaldı. Beşiktaş saman iskelesine, Eyüp ahşap iskelesine, Kadıköy Kurbağalıderesine, Galata tahta köprüsüne, Eminönü atlı tramvaylarına, Heybeliada Bahriye Mektebi’ne, Moda yelken yarışlarına, İstanbul Mekteb-i Sultani’sine kavuştu. Boğaz, şahlanan bir yılkı atı gibi köprüleri sırtından attı, Mekteb-i Fünun-ı İdadiye’sine ve saltanat kayıklarına kavuştu. 

Hatta öyle oldu ki TV’lerin üzerini örten o danteller mendillere işlendi. Elleri ipek eldivenli hanımefendiler tarafından uzun setrelerinin etekleri çamur olmuş beyefendiler görsün diye şemsiyelerin altından yerlere bırakıldı. T3R5 mahalle Üsküdar’a gider iken bir yağmurun aldığı döneme gitti. 21. yüzyıl, 20. yüzyıl derken 19. yüzyılın son senesine gelindi. 1899 yılı bakalım nelere gebeydi?

***

O zamanlar T3R5 mahallede Mi-tat isimli biri yaşardı. Uyumsuz sıkılgan bir kişiydi. Küçük yaşlarda keman çalmayı öğrendi, söylemek istediklerini kemanıyla dile getirdi. İnsanların meyhanelere, kerhanelere, çayhanelere, kahvehanelere koşup oralarda çalgıcıları dinleyip alkış tuttuğu zamanlardı. Ama çalgıcıların küçücük paralar kazanıp karınlarını zar zor doyurduğu dönemlerdi aynı zamanda. Mi-tat, kemençeci arkadaşı Vasili ve gazeteci dostu Ahmet Rasim Bey ile T3R5 mahallenin dışına taşarak İstanbul’un çeşitli meyhanelerinde çalıp söylemeye başladı. Kemanı adeta ağlatarak çaldığı ve kendini saza söze vurduğu için isminin önüne ‘mi’ notasını almıştı.

Derken Mi-tat bir kıza tutuldu. Ona o kadar âşık oldu ki yemeden içmeden kesildi. Ama çok çekingen bir genç olduğu için aşkını bir türlü açıklayamadı. Genç kızın ailesi İstanbul’dan kalkıp Erivan’a göçtüler. Mi-tat’ı da ailesi başka bir kızla evlendirdiler.

***

İzmir’den İstanbul’a Fethiye Medresesi’nde eğitim almak üzere gelmiş toy bir delikanlı vardı. O da Mi-tat gibi musikiye en çok da ney üflemeye ilgi duyuyordu. Bir yandan da şiir yazıyordu. Bu delikanlı T3R5 mahallemizin müteşebbis evladı Tersettin’in ismini aldığı üçüncü göbekten dedesiydi. Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerinde pişmeye başlayan delikanlı kısa sürede Neyzen Tersettin diye anılmaya başladı.

***

Neyzen Tersettin ve Mi-tat aynı yüzyılda ama farklı dünyalarda yaşamaya devam edebilirlerdi. Ortak tanıdıkları Tamburî Cemi Bey, 1899 yılının bir kış günü, artık kırk bir yaşının olgunluğuna gelmiş Mi-tat’la yirmi yaşındaki Tersettin’i tanıştırdı. T3R5 mahalledeki bir Bektaşi dergâhında bir araya geldiler. Bu yer, dünya kurulduğundan, ilk kitap indiğinden hatta ilk elma ısırıldığından beri, berduşların, sergüzeştçilerin, serdengeçtilerin, musikişinasların mekanıydı. Meddahların, seyyahların, mukallitlerin, Kavuklu’nun, Pişekar’ın, Karagöz’ün, Hacivat’ın hicivleriyle renklenirdi. Dertli’den, Karacaoğlan’dan, Yunus Emre’den, Dadaloğlu’ndan, Köroğlu’ndan, Pîr Sultan Abdal’dan beyitlerle beraber kendi yazdıklarını büyük bir aşkla seslendirenler yeniyetme ozanların vazgeçilmez divanıydı. 

Dergâhın bir köşesinde kendi halinde oturup gelen geçenin cümbüşünü izleyen ikiz kardeşler vardı. Birbirine tıpatıp benzeyen İhsan ve Oktay isimli bu ikizler aralarında şöyle konuşurlarken duyuldular:

“Nerede kaldın? Bir bergüzar vermek üzere şu çeşmenin önünde seni bekledi durdu Ay Hatun!”

“Gelecektim Oktayım biraderim. Steve Zanaatler namlı gayrimüslim şahsın bütün dünya alemini kasıp kavuran icadı Kamer-fon’uma bulutlardan yağdırdığım UBER denen zımbırtı sayesinde Kadıköyünden Ortaköyüne geçmek üzere Kayıkçı Hamdi Efendi ile kavilleştim.”

“Kavilleştin de zamanında gelemedin ki İhsanım biraderim! Ay Hatun seni görmek için bu tarafa bakınca gözleri bana kilitlendi kaldı!”

“Çünkü haşmetlu yüce Padişahımızın Topkapı Sarayı’ndan Beylerbeyi Sarayı’na, 40 saltanat kayığı, 25 kadırga, 30 fırkateyn ve dahi havadan koruma için 3 Newçeri zepliniyle Boğaz denen İstanbul’un boynundaki inci olan su yolundan geçerek bir küçük su döküp geri geleceğini öğrendim. Bunun üzerine bir de su yolunun sıradan kul trafiğine kapalı olduğunu görünce pek bir müteessir oldum.”

“Sen müteessir oldun ben burada esir oldum! Hatun kişi sen diye bana bakakalınca diyemedim ki ben o değilim, biraderiyim! Artık biraz bıyık burdum, biraz güldüm. O da biraz göz süzdü ve en sonunda gitti!”

İhsan ve Oktay’ı dinleyenler konuşulanların çoğunu anlamadılar ama mahalledeki hoca İmam Bin Şükür’ün güzel kızı Ay Hatun’la delikanlılardan birinin arasında bir sevda meselesi olduğunu duymayan kalmadı. Mi-tat iki gencin konuşmaları üzerine hemen oracıkta aksak bir şarkı yazıverdi:

Bu akşam gün batarken gel
Sakın geç kalma erken gel
Tahammül kalmadı artık
Sakın geç kalma erken gel
Cefa etme bana mâh’ım
Sonra tutar seni ah’ım

Dergâhtakiler, İhsan ve Oktay’ın ne iş yaptıklarını da anlamazlardı. Delikanlılar, biz puslu kıtaların atlasını satacağız, derlerdi de başka bir şey demezlerdi. Ne zaman satacaksınız, diye soranlara yazdıktan sonra derlerdi. Ne zaman yazacaksınız diyenlere yüz yıl sonra derlerdi. Neden şimdi yazmıyorsunuz diyenlere şimdi bakıyoruz, yüz yıl sonra gördüklerimizi yazacağız, derlerdi.

Onların yanı başında, ailesi Frenk illerindeki Bank adasından geldiği için Île-de-Bank lakabını almış bir delikanlı bekler dururdu. O da İhsan ve Oktay gibi bütün gün boş boş dergâhta otururdu. Sen ne yapıyorsun, diye sorduklarında, ben şimdilik bakıyorum. Yüz yıl sonra gördüklerimi kağıtlara çizeceğim, derdi. Sonradan ismindeki telaffuzu zorlaştırıcı harfleri atıp İlban ismini alacaktı. Mi-tat ise ismindeki notadan gelen ‘mi’yi atıp sonuna ‘yos’ koyup Tatyos olacak; efendiliği de ismine eklenince Tatyos Efendi olup çıkacaktı.

Neyzen Tersettin her zamanki aksiliğiyle İhsan, Oktay ve İlban’a bir hiciv döşendi:

Dünyaya kazık mı kakacaksın bre cahil yüz yıl sonra kim öle de kim kala
Sanıyor musun ki senin yazıp-çizdiğinle benim üflediğim hatırlanacak hâlâ
Bu şehirde Şehzadeleri boğmuşlar bakmış da kalmış dili tutulan Lala
Ben küfredince kızıyor dünya âlem bu gidişle dönüşeceğim bir lâl’a

***

Memlekette Tenzilat Fermanı ilan edileli altmış sene geçmişti. Hak ve hürriyetlerde tenzilata gidilmiş, bahane olarak da bunların fazlası insanların kafasını karıştırır denmişti. Üzerinden bir ömürlük zaman geçmesine rağmen kimse buna baş kaldırmamış, ‘Ben istibdatla yönetilmek istemiyorum!’ dememiş, ‘Hak verilmez alınır!’ diyerek sokaklara dökülmemişti. Frankofonlar özgürlük-eşitlik-kardeşlik diyerek monarşiye baş kaldıralı yüz on sene geçmiş fakat özgürlük rüzgârı Balkan Dağları’na takıldığı için Boğaz’ın serin meltemlerinde ipek eldivenli hanımefendilerle hülyalı aşklar yaşamaya kendini adamış mahmur kâtipleri uykudan uyandıramamıştı.

Neyzen Tersettin, memleketin içinde bulunduğu ahval ve şeraite sinirlenmeden edemiyordu. İnsanların söylemeye korktukları her şeyi o dillendiriyordu. Müzmin muhalif, daimî başkaldırıcı, kimseye müdanası olmayan ve amenna çekmeyen bu adam ömrünü İstanbul hanlarında geçirdi. Arada sırada hapse de girecek ve en son Bakırköy Akıl Hastanesi’nin 21. koğuşunu mesken tutacaktı.

***

Hep birlikte Bektaşi dergâhında toplandıkları gecelerden bir gece tarihî T3R5 mahallede tarih yazılacaktı. Gecenin erken saatlerinde Neyzen Tersettin yine muhalif bir şiirini okudu:

Ey muktedir memleketin iyiliği için çalış kendi çıkarını bir kenara bırak
Senin kadar çok konuşup hiçbir iş yapmayan kurbağa da der her gün vırak vırak vırak
Beş paramız beş pula dönmüş hani alıp satacaktın gavur paralarını şakkadanak
O kadar beceriksizsin ki havan dövücüsü bile hınk demen için seni yanına almaz çırak
Tersim terstir bana Neyzen Tevfik deyin artık ne de olsa vali-kaymakam-paşa dilmemem veririm cevabını şırak şırak

Gece yarısına doğru jurnallenmiş Neyzen Tersettin, artık yeni adıyla Neyzen Tevfik, T3R5 mahalle zaptiyelerince derdest edildi. Bu olay dergâhtaki herkesi perişan etti. Gece sabaha erişmeye başlayınca dergâhta sadece Tatyos, Vasili, Ahmet Rasim, İhsan, Oktay, İlban ve bir kişi daha kalmıştı. O kişi İhsan ve Oktay’ın saatlerdir bir köşede hasbihâl ettikleri Efrâsiyâb isimli gençti. İlban Efrâsiyâb’a sordu:

“Bundan yüz yıl sonra seni kim anar, beni kim anar acaba?”
“Kimse anmasa bile İhsan ve Oktay anar.” dedi Efrâsiyâb başını öne eğerek.

Tatyos kemanını eline aldı. Ve dertli dertli çalmaya başladı: 

Gamzedeyim devâ bulmam, garibim bir yuva kurmam
Kaderimdir hep çektiğim, inlerim hiç rehâ bulmam
Elem beni terk etmiyor, hiç de fasıla vermiyor
Nihayetsiz bu takibe doğrusu ömür yetmiyor

O geceden sonra İstanbul’da bu şarkıyı ezberlemeyen hanende ve sazende kalmadı. Ahmet Rasim Bey ‘Gamzedeyim deva bulmam’ şarkısı için “Onun ömrünün hasılasıdır” diyecekti.

***

Tatyos Efendi ya da Tatyos Enserciyan, “Yok mudur ey mâh-peyker zerre insafın bana” diyerek kavuşamadığı aşkına dizeler döktü. Büyük bir bestekâr ve güfteciydi lakin 1913 yılında 55 yaşında vefat ettiğinde kilise defterine ölüm kaydı ‘çalgıcı’ olarak geçti. 

***

Neyzen Tevfik, 1953’te 74 yaşında vefat etti. Eserleri 1949 yılında Azâb-ı Mukaddes adıyla kitaplaştırıldı. Cenazesi profesörler, memurlar ve şehrin bazı ileri gelenlerinin yanında sarhoşlar ve sokak serserilerinden oluşan büyük bir kalabalık eşliğinde Barbaros Bulvarı’ndan geçirildi. Cenazesi için yürüyen kalabalığı görseydi kalkıp şöyle seslenirdi:

Ulan yaşarken yüzüme gülmeyen kravatlı pezevenkler
Olan olmuş giden gitmiş ne ağlarsınız arkamdan zevzekoğluzevzekler
Ne yürürsünüz tabutumun yanında sanki muz değil hıyar dolu hevenkler
Parasını kim bilir hangi fakirin sırtından ödettiğiniz bu çiçekler çelenkler
Alın da başınıza çalın gidiyorum bu dünyadan bakalım öte dünyada nasıl zevkler ve renkler

Neyzen’den geriye neyi kaldı derseniz, iflah olmaz serkeşliği, neyi, meyi ve heyheyleri kaldı.

***

İhsan Oktay Anar, 1960 yılında iyi ki doğdu, Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri de dahil sekiz tane kitabın yazarıdır, hâlâ da yazmakta.

***

İlban Ertem, 1950’de iyi ki doğdu, Gırgır, Fırt, Avni, Hıbır, Joker ve Resimli Roman dergilerinde çizdi. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası da dahil beş kitabın çizeridir, hâlâ da çizmekte.

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir