Ayakdiven

Geçen kış aradığım özellikte çorap bulamamış ve benzer çoraplar almıştım. Aldıklarım kısa sürede eskiyip ıskartaya çıkınca bu sene erken başladım çorap araştırmaya


Bir erkek olarak kadınlar için genellikle giyimlerinin mütemmim cüzü (tamamlayıcı unsur) olarak gördüğüm ama bazı erkek fetişistlerin ise cinsel obje olarak tanımladığı çorap, erkekler için günlük hayatın en önemli parçasıdır bana göre. Dikişleri ayak parmaklarını yaralayan, teri emmeyen ya da tabanları kısa sürede eriyip hiç de hoş olmayan transparan bir görünüme bürünen çoraplar, erkeklerin büyük kabusudur (en azından benim için öyle). Renk olarak diğer kıyafetlerimde de favorim lacivert olduğundan çorapta da vazgeçilmezimdir lacivert (hayır Fenerbahçeli değilim:)). Yeri gelmişken hemcinslerime bir tavsiyede bulunmak istiyorum: “Kahverengi çorap giymeyin olum! Turuncu giyin, mor giyin hatta af edersiniz sikilaamen giyin ama kahverengi giymeyin. Çünkü ayağınız kokmasa bile kokuyomuş gibi görünüyo”.

Uzun zamandır -spor çorap- olarak nitelenen ve konçlarında illa ki -sport- yazan, ayakkabının içinde kalan kısmı havlu, üst kısmı ise örgü lastikten mütevellit üç çizgili çoraplar giyiyorum. Geçen kış aradığım özellikte çorap bulamamış ve benzer çoraplar almıştım. Fakat aldıklarım kısa sürede eskiyip ıskartaya çıkınca bu sene erken başladım çorap araştırmalarıma. Tedbirli adamımdır vesselam…

Farklı günlerde defalarca düzenlediğim seferlerde farklı çorapçılardan elim boş, boynum bükük ayrılıp, moralim bozuk eve dönerken yolumun üstündeki bir dükkana daha önce girmediğimi fark edip içeri girdim. Tezgahta duran çiğ sarı, kuru, dişlek, yüzündeki sivilcelerinin yarısı sönmeye meyletmiş, diğer yarısı ise yeni yeni tomurcuklanıp baş vermeye başlayan, düz götlü kıza selam verip aradığım çorabın özelliklerini saydım. Düzgöt dişlerinin gözüme batıra batıra “var abi, olmaz mı” diyerek sevindirdi yıpranmış yüreğimi. Bu tarz dükkanlarda çalışan kızlar “abi” diye hitap ederler hep, müşteri onlara sarkmasın diye bir ön almadır bu. Sanki sarkılacak bir yerleri varmış gibi (belki dişlerine tutunup sallanabilirdim anca). Düzgöt de aynı hitapla ve bambaşka bir coşkuyla arkasındaki raflara ulaşmak için basamağa çıkıp önüme serdi çorapları. Önümdeki yığını eşelerken, aradığı solucanı bulup toprağın içinden çıkarmaya çalışan bir horoz gibi hissediyordum kendimi. Bu arada daha önceki arayışlarımdan ve düş kırıklıklarımdan bahsediyordum tezgahtar kıza. “Abi hiç merak etme, bizim çoraplarımız bir numaradır, bi sorun olursa geri getirirsin” dedi. “Bak abicim, getiririm gerçekten yıldım ve yoruldum artık”, “ Tamam abi ben hep burdayım , anında getir”, “ anında olmasa da akabinde getiririm” deyip elimde bir poşet lacivert sport çorapla ayrıldım dükkandan.

Eve gelir gelmez çorap poşetini bir köşeye bırakıp heyecanla beklemeye başladım sabahın olmasını. Sabahleyin giyip işe gittiğim çoraplarımla akşama kadar mutlu ve de mesuttum hatta mes-uttum. İş çıkışı eve döndüğümde ayakkabılarımı çıkarınca parmak eklemlerinin üstüne denk gelen dikiş yerlerinin hafif hafif söküldüğünü görünce hayal kırıklığına uğradım yine. Gezmediğim başka çorapçı kalmadığı ve dişlek Düzgöt garanti verdiği için poşetteki diğer çoraplara da şans vermek istedim. Sonraki sabah giydiğim çorap daha ayağımı sokarken söküldü. Yenisini giyip çıktım evden. Yolda yürürken başparmağımın ayakkabının derisine değdiğini hissetsem de geri dönemezdim. Değmiyor adeta öpüp öpüp bırakıyordu ayakkabının iç derisini. Islak ve yapışkan… İlerleyen saatlerde bu öpüşmelere diğer iki parmağım da (ayak parmaklarında da ikinci parmağa işaret parmağı mı deniyo ya? Bunu oturup tartışalım bi gün) katılınca bütün gün aklım çoraplarımda mesaiyi zor bitirdim.

Yaşadığım mekana (çok fazla -ev- dediğimi fark ettiğim için bu defa böyle dedim, sanki -çorap-ı az kullanmışım gibi. Du! Ona da bi şey bulcam) vardığımda poşeti önüme koyup kısık kısık, içime içime ağladım dost edindiklerim. Sonra ayakdivenleri (bak buldum bile, eldiven oluyo da ayakdiven niye olmasın değil mi ama?) teker teker denemeye başladım. Giyip çıkardıkça sünen ve sökülen ayakdivenleri tekrar poşete doldurdum önceki giydiklerimle birlikte.

Ertesi sabah poşeti bağlayıp doğruca çorapçıya (yok lan buna da ayakdivenci diyecek halim yok o yüzden -çorap-a dönüyorum tekrar) doğru yol aldım. Akşamdan işyerini arayıp çok önemli bir işim olduğu gerekçesiyle izin almıştım zaten. Çorapçıya giderken sinirli olduğum kadar üzgündüm de.

Dükkandan içeri girerken etraftaki esnaf ve kefaletlerin bazıları kepenklerini yeni kaldırıyorlardı. Dişlek tezgahtar beni görür görmez ve görmezden gelerekten arka tarafa doğru sıvışırken, dükkan sahibi olduğunu tahmin ettiğim, kel başlı, karınca suratlı bir adam bana “buyur abi” ( bunun -abi-si Düzgöt’ün -abi- sinden değil, saygı içeriyo) dedi. “Kardeşim bak durum böyleyken böyle, şöyleyken niye böyle?”. Poşetin bağını çözüp içine bakan Kelbaş, “abi sen bunları giymişsin hep, alamam ben bu pis çorapları, sen en iyisi şehrin ta öbür ucundaki imalathaneye götür bunları onlar kesin geri verirler paranı” diyerek dalga geçer gibi konuşunca sinirlerim tepeme ramak kala “yavrum bak üzmeyin beni, senin bu sinsi Düzgöt sorun olursa anında getirmemi söyledi ve her türlü garantiyi verdi, denemeden nasıl bilebilecektim acaba, bi umut hepsini denedim işte, bir tanesi bile sağlam çıksa hiçbirini getirmeyecektim inan, sen şimdi beni yok imalathane yok bilmem ne diyerek örseliyosun, bana bunlarla gelmeyin!”, diye serzenirken yumruğumu tezgaha vuruyordum. Bunun üstüne ardını dönüp Düzgöt’ün kaybolduğu arka bölmeye yönelen Kelbaş’ın sırtına attığım çorap poşeti dağılıp içindeki çorapların bir kısmı tezgaha yayılırken, diğerleri yerlerde sürünüyordu.

Çıktım dışarı. Tam uzaklaşıyordum ki kafamda patlayan poşet hışırtısıyla irkildim ve kapıda duran Kelbaş’la burun buruna gelmem bir oldu. Yakasından tutup silkelerken yeterli derecede silkeleyip kıvama geldiğini düşündüğüm anda yumruğumu yapıştıracakken karınca suratına, belimden kavrayıp beni sokağa fırlatan kollar, boynuma dolanmış nefes almamı engellemeye çalışıyorlardı…

Kendime geldiğimde arkadaşım Ali İhsan (ki adamdır) “hadi baba gidelim, yormuşlar seni” diyordu.

Hemcinslerime bir tavsiye daha vermeden gitmeyeyim: “ Siz siz olun Pazar yerinde, otogarda ve benzeri esnaf yoğunluğu olan yerlerde kavgaya girmeyin!

Olursaekimekadarolur dediler ekimdeoldu
olmasaydıkasımdaolacaktı

instagram.com/fatihgoksu9/ 


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube and Vimeo Embeds
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı