Mahşerin üç Toroslusu II: Vuab’la tanışma

Bir ara ortadan kaybolan Vuab, karanlıklar prensi gibi aniden belirdi arkasından gelen aksak bir adamla birlikte: "Bak bu arkadaş senin arabayı almak istiyor" dedi!


Akşamüzeri iş çıkışı, “Abi merhaba, napıyon” dedim telefonunu beşinci çalışta açan Büzeyir abiye. “Merhaba abim, Depede içiyoz” dedi. Depe dediği; Eskişehir’de Şahin Tepesi olarak bilinen mevkinin badem ağaçlarıyla süslenmeye çalışıldığı fakat badem ağaçlarının diplerini kendine benzetmek için yoğun çaba harcayan insanoğlu sayesinde envai çeşit atığı barındıran, hatta bazı götü ayarsızların olur olmaz her yere sıçtıkları bir açık hava meyhanesiydi. Evlerinde içemeyip, meyhanede içmeye de “boşuna masraf, orada içeceğim bir bira burada iki bira içerim” diye düşündükleri bir yerdi Depe…

“Geleyim mi abi?”

“Kırk üçe bin, kahvenin orda inersin, ben alırım seni ordan”

Bütün Emek Mahallesi’ni dolaşan ve nihayetinde Erenköy Mahallesi’ne ulaşan otobüs, kahvenin yakınındaki durağa yaklaşınca düğmeye bastım ve indim. Sağa sola bakınıp Toros’u görmeye çalışırken Büzeyir’in kardeşi Sait abiyi gördüm kahveden bana el ederken. Yanına gidip hasbıhal ederken kahveci karbonat aromalı çayı koydu önüme. Şekeri atıp karıştırmaya başlamıştım ki Toros’un beyazıyla ağardık. Muhabbeti yarıda kesip, kaşığın devir daimini bozmadan Sait abiye devredip atladım Toros’a.

Bacaklarının arasına sıkıştırdığı bira şişesini (ki asla kutudan içmez) ağzına kaldırıp indirdikten sonra “Vuab iti var, onla içiyoz” dedi. “Abi sen olduktan sonra sorun olmaz, hem tanışmış olurum ben de iyi olur “ diye devam ettirdim konuşmayı. Depeye varmadan önce benim mazotu aldığım tekel bayiinde Büzeyir abi de yakıt ikmali yaptı kendine. Depede içen herkesin Büzeyir’i ve Toros’u tanıdığını tahmin edebiliyordum.

Depeye vardığımızda kimi arabaların siperlerinden çıkan ve göğe yükselmekte acele etmeyen dumanlar, soslu tavuk, is ve de mis gibi kokuyordu. Açık havadaki mangal kokusu kimi etkilemez ki?

Abilerin sahiplendiği badem ağacının altına vardığımızda iki kişi oturuyordu inşaatlardan arta kalan ve depeye atılmış kırık briketlerin üzerinde. Bir de yeni alevlenen çalı-çırpının üzerine bir torba kömürü boca eden ve çıkan dumanın arkasında iyice bulanıklaşan boz bir adam vardı. Daha önce Kotarelli’nin köy evinde  kaldığımız gece gördüğüm rüyadaki adamla olan aşırı benzerliği onun Vuab olduğunu anlamamı sağlamıştı. Toros’tan inip götü briketlilerle tanıştırdı beni Büzeyir abi: Gazi ve Bankacı Ahmet abiyle. Gazi gerçek yaşından daha büyük gösterdiği için muhabbetin ilk safhasında “abi” diye hitap ettiğim, uzun boylu, kalıplı,  bir kısmı hala dökülmemek için çırpınan cılız kıllara sahip bir kafası olan, kır sakallı, hayat gazisi bir arkadaştı. Bankacı Ahmet abi ise Büzeyir abiden birkaç yaş büyük, bir bankanın güvenlik görevliliğinden emekli, kuru, kavruk, dişsiz ve fakat üstü başı temiz kalender bir adamdı. 

Mangala doğru yürüdük Büzeyir abiyle. “Lan ateş böyle mi yakılır! Kömürün hepsini dökmüşsün ayı gibi, boğmuşsun ateşi, dumana boyadın bizi! “ diyerek Vuab’ı fırçaladıktan sonra bana dönüp “sorup duruyodun al sana Vuab” dedi. “Abi merhaba” dediğimde kömürlü elini uzatarak “Merhaba Fatih Bey, hoşgeldin” dedi Vuab. Titizlenmenin yeri olmadığını biliyordum. Sıktım elini. Vuab’ın rüyamdaki adama olan benzerliğinin verdiği şaşkınlığın tesiri henüz geçmemişken rüyamda göremediğim, mora çalan kırmızı ve uç tarafı patlıcana benzeyen alkolik burnunu da ekleseydim keşke diye düşündüm, sanki rüyalarıma ekleme,çıkarma yapma yeteneğim varmış gibi.

Büzeyir’e dönüp sırıtarak, “Gördün mü lan götlek! “ dedi Vuab, harlanan ateşin arkasından vakur bir ifadeyle (vakur Vuab). O arada ben elimdeki kömür lekesini yıkayıp sossuz tavukların (Büzeyir asla soslu tavuk almazdı çünkü bilirdi rengi dönen, süresi dolan tavuk parçalarını soslayıp mangalcılara iteleyen kasapların ne kadar hain olduğunu) derilerini sıyırıp, tuzlamaya ve baharatlamaya başlamıştım. Ateş sönüp közler kızıla evrilince bin yıllık pişirme telini közün etrafındaki taşların üzerine yerleştirdi Büzeyir. Akabinde ben yatırdım telin üstüne tavukların orasını burasını.

O zamana kadar etraftan duyduğumuz müthiş kokuları yakından duymak daha da müthiş geldi bana. Kağıt kalemim olsaydı keşke yanımda şiir yazardım şimdi diye düşünürken, kendi kendimi tersleyip (bazen yaparım böyle,  kendi kendimi sıçıp sıvarım) “sktir lan tavuk mangalına yazacağın şiirin dizesine apostrof atayım” dedim içimden.

İlk postayı kahveden alınan -temiz- gazetelerin üstüne dökerken Büzeyir etlerin tam kıvamında piştiğinin, Vuab ateşi her ne kadar doğru yakamamış olsa da kendisinin usta bir mangalcı olduğunun tanıtımını yapıyordu. Ah Büzeyir yüzeysel Büzeyir!..

Bankacı Ahmet abi garibim, dişleri olmadığından çorba ve yoğurttan başka bir şey yiyemediği için biz tavukları dişlerken, o kenarda plastik kaşıkla yoğurt emiyordu çep çep… Ekmek içini kemiksiz tavuk etiyle doldurup verdim bankacıya. Teşekkür edip aldı almasına ama ağzına götürüp damaklarıyla çiğnemeye çalıştı. O çiğnemeye çalıştıkça ağzında büyüdü ekmek içi, canlandı tavuk eti. Nihayetinde bir lokmayı zar zor yuttuktan sonra geriye kalanın bu çabaya değmeyeceğini anlayarak fırlattı elindeki ucu emilmiş ekmeği ve arasını.

Ahmet abinin ekmeği attığı yerde sürü demeye dilimin varmadığı birçok köpek belirdi sonrasında. Öndeki dişi köpeğin hemen arkasındaki erkek köpeği, kaçma mesafesinde izleyen üç erkek köpek daha. Dişinin yakın arkasındaki erkeğin diğerlerinin alfası olduğunu düşündüğüm için adını Alfonzo koydum hemen. Meclis arkadaşlarımın onayıyla da tescillendi Alfonzo. Başrolde olmasına rağmen isim koymadık dişi köpeğe niyeyse. Atılan ekmeğin önce sağını solunu koklayıp sonrada çiğnemeden yutan dişi, burnu yerde aranırken Vuab’ın attığı kanat kemiği dişinin başına çarpıp, yanına düştü. Dişi kemik ve ekmek peşindeyken Alfonzo da kendi ekmeğinin peşinde dişinin ardını kokluyordu. Dişinin etrafında dolaşan Alfonzo’nun bütün yekinmelerine tüm kerkinmelerine rağmen teslim olmayan dişinin gönlünü edebilmek için kemik servisini arttıran Vuab bir yandan da “geh gızım geh, al gızım bunu da ye, gönlün olsun burma bilezik takıcam şart olsun, katlar yatlar alıcam sana” diyerek teşvik edici vaadlerde  bulunuyordu. Dişiyi tava getirmek için seferber olduğumuz o anlarda hepimiz birer pezevenk başıydık adeta. “Napıyonuz lan işi gücü bıraktınız köpek mi skiştiriyonuz” diyerek gülen Kotarelli elinde siyah poşetiyle geldiğinde, “dur lan bozma demleniyo, işi bozma “ dedi Büzeyir ona bakmadan. Bu sırada Alfonzo dişiyi punduna getirmişti bile: “Demek ki neymiş”, “Neymiş abi ?”. “Hayat da böyle işte, önce karnın doycak, sonra düşüncen çiftleşmeyi” diyerek canlı canlı izlediğimiz belgeselden hayata dair yaptığı çıkarımlarını paylaştı bizimle Büzeyir. Nihai amacına ulaşan Alfonzo ve eşi batan güneşin kırmızısına doğru yamuk yumuk yürüyorlardı çatallaşmış halde. “Manzaranın güzelliğine bak” dedi Vuab, başı yere gözleri Büzeyir’e dönük bir vaziyette. Kotarelli poşeti açtıktan sonra rızkının peşine düşmüş, içini aldığı ekmeğin kabuğunun içine et doldurmakla meşguldü.

Hava karardığı için mangaldaki tavukların pişip pişmediğini görebilmek amacıyla Toros’un açısını ayarlayıp mangala doğru farlarını yaktı Büzeyir. Gün ışığına yakın bir ışık demeti sunan Toros, Büzeyir’in göğsünü kabartmıştı yine. Geçen sefer Diyarbakır’a kızının ve damadının yanına uçakla gitmiş ve Toros’uyla gidememenin acısı yüreğine işlemişti. Bu sefer Muğla’ya tayini çıkınca damadının, eşini de alıp Toros’la keyifli ve konforlu bir yolculuk yapmışlardı Muğla’ya gidip gelirken. Bu yolculuktaki tek sorun eşinin teypte çalan ağır arabesk müzikten bezmiş olmasıydı. Toros bu macerayı da başarıyla atlatmış ve Büzeyir’e eşine karşı da övünç kaynağı olmuştu.

Kendimizi doyurduğumuz gibi aynı zamanda dişi köpeğin karnını ve Alfonzo’nun güdülerini doyurduğumuz için kendimizi mutlu hissediyorduk, en azından ben öyle hissediyordum. Tek takıldığım nokta, sürekli “çep çep” eden bankacının nasıl doyacağıydı. Bunu mecliste dile getirince kimse umursamadı. Ahmet abi ise dişsiz ağzı ve tıraşlı buruşuk yanaklarıyla gülümseyerek geçiştirdi beni. Sonrasında Vuab, “Ahmet ağa ne zaman kredi çekcen bi daha” diye sorunca, “diğerini bitirmeden vermiyolar yenisini” deyip yoğurt emdi çep çep. Büzeyir abi bana dönüp kısık sesle “bu Vuab şerefsizi Ahmet’e kredi çektirip parayı yemenin peşinde yine” dedi. “E abi, adamın ağzında diş yok kredi çekiyorsa madem önce ağzına diş yaptırsın, yaptıralım gerekirse biz de destek olalım” dediğimde, “yaptırsa keşke, parayı bulunca ite kopuğa yediriyo” diye cevaplarken yüzü de gözleri de Vuab’a dönüktü.

Toros’un şoför koltuğuna oturan Kotarelli teybi karıştırmaya başlamıştı. Mihalıççık’ın meşhur kaval havasını bulup, sesi kökleyerek dışarı çıkıp oynamaya başladı kah sekerek kah dönerek. Havanın “içtim şarabı, öptüm arabı” kısmında daha bir iştahla ve coşkuyla oynuyordu. Büzeyir’le ben “Hoppa Kotar! Yaşa Kotar!” diye bağırırken, Gazi’yle bankacı el çırparak teşvik primlerini yatırıyorlardı Kotarelli’nin. Bir ara ortadan kaybolan Vuab, karanlıklar prensi gibi aniden yanımızda belirdi arkasından gelen hafif aksak bir adamla birlikte. Kotarelli’nin oynaması bitince Büzeyir’e yaklaşan Vuab, “bak bu arkadaş senin arabayı almak istiyo” dediğinde Büzeyir bana dönüp “hadi buyur” dedi ve uzaklaştı biraz. Ben, Vuab ve aksak adam peşinden seğirttik. “Lan olum benim Toros’un satılık olmadığını cümle alem biliyo, sen de biliyon eşşek gibi yine neyin peşindesin lan, senin yaptığın resmen ahlaksız teklif” diye gürleyen Büzeyir, öfkesini Vuab’a kusarken bana da tükürüklerini sunuyordu. Vuab yine yüzü yere gözleri Büzeyir’e dönük yarı sırıtık bir sıfatla “olum ticaret olsun, piyasa canlansın, sen de kazan bu arkadaş da kazansın bunda ne kötülük var” diye savunmaya giriştiğinde Büzeyir’in öfkesi kalıbına ulaşmıştı ve “ulan anama söver gibi iş yapıyon ganı bozuk kesin bi çıkarın vardır senin terbiyesiz deyyus” diye bağırdı.

Bağrışmaları duyan Kotarelli koşup gelmişti yanımıza. Kotarelli’nin köy evinde gördüğüm rüya ne acayipmiş Allah’ım neredeyse tamamı gerçekleşmek üzere, diye düşünürken, Kotar ortamı yumuşatmış, aksak adamı göndermişti. O akşam zaman, normal ilerleyiş hızını katlayarak geçmişti benim için. Saat gece yarısına dayandığında “abi” dedim “gidelim” . Hiç itiraz etmedi Büzeyir. Kotarelli’yi de alıp beni eve bırakmak için Toros’a binmeden önce badem ağacının dibindeki götü briketlilerle vedalaşırken Ahmet abinin “çep çepleri” çınlıyordu kulaklarımda.

Akşamın değerlendirmesini yapmak üzere sanayideki bayiden aldığımız, benim için son fakat mahşerin diğer iki Toroslusu için devam niteliğindeki biralarla frenci Hanefi’nin sanayideki dükkanına uğradıktan sonra, Kotarelli önde ben arkada ara sokaklardan eve doğru yol alırken, Büzeyir yüzü yolda gözleri de yola bakarken, “ben anama sövdürmem!” dedi.  

Aylardan Temmuz Yıllardan ise Bitmeyen koronaydı.

instagram.com/fatihgoksu9/


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube and Vimeo Embeds
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı