Anma

Üç kişiden biri dedi ki: "Sizin yüreğinizi biliyoruz biz; buraya tıkınmaya gel­diniz, bu yüzden varlığınızla müteveffanın ruhunu yaralı­yorsunuz.


Geçenlerde hoş, iyi bir adam ölüverdi. Sıradan bir işçiydi. Ama bu dünyadaki varlığı sona erdiğinde herkes onun arkasından ne kadar iyi biri ve ne harika bir işçi olduğunu konuşmaya başladı. Herkes onu öldükten sonra fark etmişti. Herkes, onun ne temiz ve medeni giyindiğini anlatı­yordu. Tezgahını her zaman nasıl da temiz tutardı: her bir kıymığı silerdi, hiç toz bırakmazdı. Hem de her zaman yüksek bir tempoyla çalışırdı.

Mesela, bu yaz hastalanmıştı. Bahçeye çıkmak ona kötü geliyordu. Ama hafta sonları hep bahçeye çıkıp orada bir şeyler yapardı. Yemişler ve sebzelerle uğraşıyordu. Ama aniden fenalaştı ve düşüverdi. Onun yerinde başka biri olsa bağırırdı: “Yardım edin bana, kardeşler!” ya da: “Bir profesör çağırın bana!” Oysa sağlığına hiç aldırış etmedi. Düşünce dedi ki: “Ah, sebze­liğe düştüm, fidanlar ezildi!”

Doktora götürmek istediler, ama o, emekçi ellerinin işinden kendisini alıkoymalarına izin vermedi. Gene de eve götürdüler; orada, en iyi doktorların göze­timinde iki ay hasta yattı. Tabii cenaze merasimi harika oldu. Bando matem marşları çaldı. Mesai arkadaşlarının birçoğu onu mezarlığa kadar uğurladılar. Çok etkili konuşmalar yapıldı. Övgüler yağdırıp yer­yüzüne gelen harika insanlardan biri olduğunu anlattılar.

Sonunda, dul karısının yanındaki en yakın arkadaşla­rından biri dedi ki: “Dostumuzun ve yoldaşımızın anısını şereflendirmek isteyenleri dul eşi evine, çay içmeye çağırıyor.” Müteveffayı yolcu edenlerin arasında, M. diye bir mesai arkadaşı da vardı. Gerçi bu M. onu pek de iyi tanımıyordu. Ama birkaç defa iş yerinde görmüştü.

Dul kadın herkesi davet edince o da davete icabet etti. Ama tamamen temiz yüreklilikle. Başka hiçbir düşüncesi yoktu. Oraya bir şeyler tıkınmaya da gitmedi. Zira bugün­lerde kimse cenaze yemeğine tıkınmaya gidilmesine şaşır­maz. Gitmesinin nedeni tamamen ideolojikti. “Bu,” diye düşündü, “böyle değerli bir insan idiyse gideyim, yakınla­rının anılarını dinleyeyim, sıcakta oturayım biraz.”

Böylece o da gitti.

Herkes daireye girdi. Tabii masa donanmış. Yemek hazır. Herkes soyundu. Tabii bizim M. de şapkasını ve pal­tosunu çıkardı. Ve acılı yakınlarının anılarını dinlemek için onların arasına katıldı.

Aniden mutfaktan üç kişi ona yaklaştı: “Burada,” dediler, “sadece müteveffanın yakınları toplanıyor. Onların arasında siz yabancı kalıyorsunuz. Dul da sizin burada bulunmanızı küstahlık olarak değerlendiriyor. Paltonuzu giyip bir an önce gidin buradan.” Bu sözler tabii ki berikinin canını çok sıktı ve açıkla­maya başladı; efendime söyleyeyim, buraya başka bir niyetle değil, sadece yüreğinin çağrısına uyarak gelmişti.

Üç kişiden biri dedi ki: “Sizin yüreğinizi biliyoruz biz; buraya tıkınmaya gel­diniz, bu yüzden varlığınızla müteveffanın ruhunu yaralı­yorsunuz. Hemen defolup gidip buradan, yoksa ölenin akrabaları ve dostları atacak dışarı.”

Bu sözler üzerine paltosunu alıp omuzlarına attı. Tanışlardan biri de kasketini alıp iki eliyle birden kafasına öyle bir geçirdi ki, kulakları ezildi. Hayır, tabii ki dokunmadılar ona, hatta hiçbiri elini bile kaldırmadı. Yani bir dereceye kadar gayet medenice davrandılar. Ama elinden tutup koridora çıkardılar. Koridorda dul eşin akrabaları onu bir parça iteklediler, hatta bunlardan biri dizine vurdu hafifçe. Ama bu, fiziksel olarak değilse de manevi olarak ona büyük bir acı verdi.

Ne olup bittiğini anlayamamıştı hâlâ; derin bir kırgınlık ve hüzünle merdivenlere yöneldi.

Üç gün kendine gelemedi. Dün akşam bana uğradı. Depresyondaydı, hakarete uğramış olmaktan çenesi titriyordu ve gözlerinden yaşlar damlıyordu. Olayı anlattıktan sonra ne düşündüğümü sordu bana. Bir parça düşündükten sonra genç muhatabıma dedim ki:

“Sevgili dostum, bana kalırsa sen küçük bir hata yap­mışsın. Kalbinin çağrısıyla gitmişsin oraya; bu hususta sana güveniyorum. Ama dul, daveti yaparken sadece eşinin yakınlarını kastetmiş. Eğer seni fabrika davet etmiş ve orada yabancı muamelesi yapmış olsalardı bu şaşırtıcı olurdu. Her şeyi bu incelikle görmek gerek. Ama ev sahiplerine gelince, sana nezaketsiz, kaba dav­ranmışlar; hatta resmen medeniyetsizce. Kasketi kafana geçirmeleriyse düpedüz domuzluk; hayvanın Allah belasını versin!”

Bu sözlerle M. bir parça rahatladı. Dedi ki: “Şimdi bana niye yabancı dediklerini anlıyorum. Olan biten de beni üzmüyor.” Elini sıktım. Bir kitap hediye ettim. İyi dostlar gibi ayrıldık. O çıktıktan sonra, onu böyle kabaca kovanların belki de dikiş makinelerine gayet zarafetle davrandıklarını düşündüm. Herhalde onların üzerine titreyip özenle bakı­yorlardır. Merdivenlerden atmak şöyle dursun, taşınırken üzerine “atmayın” veya “dikkat” yazıyorlardır.

Bir insana böyle davranmanın çok kötü olduğunu da düşündüm. “Şekerden değilsin ki eriyesin,” derler ya; oysa insan insandır, makineler de yalnızca onlara hizmet etsin diye vardır. Yani insan, bir makineden daha az değer gör­meyi hak etmez hiçbir zaman.

Bütün bunları düşünüp okurlarım için bu gerçek hikâyeyi yazmaya karar verdim. İşte, önünüzde…

(1937)

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir