Büyük şehrin ateşi

Öylece yürüyordu ve bir bakıyor ki, kaybolmuş. Tabii kaybolmak çok saçma. Gerçi adresi biliyordu. Ama sarhoş gözleri açılıverdi, bir anda ayıldı.


Bizim ortak dairedeki komşulardan birine köyden babası geldi.

Tabii, oğlu hasta olduğu için gelmişti. Yoksa haya­tının sonuna kadar Leningrad’ı görmezdi. Ama oğlu hasta olunca çıkageldi işte.

Oğlu da bizim komşumuzdu. Bir restoranda garson olarak çalışıyordu. Yemek dağıtıyordu, maaşı da iyiydi.

Belki de daha fazla kazanmak için gece mesaisine kal­mış, gece vakti eve dönerken, bu mutfak işinin azizliği olarak soğuk almıştı. İlkin nezle oldu ve bir hafta hapşırdı. Sonra göğsü ağrımaya başladı, ateşi de bir anda sıfırın üze­rinde kırk dereceye çıkıverdi.

Bundan önce boş bir gününde zamanını kültürel faa­liyetlerle geçirmek için sarayları görmeye Havlovsk’a gitmişti ve karısının trene binmesine yardım ederken belini incitmişti.

Bütün bunlar, hayatının baharındaki bir adamın insa­na acı verecek şekilde hastalanmasına neden olmuştu.

Böylece, doğuştan evhamlı olan bizim garson, artık iyileşemeyeceğine, bundan böyle sorumluluklarını yerine getiremeyeceğine derinden inanmıştı.

Bu yüzden de son nefesini verirken hakkını helal etsin diye babasını Leningrad’a çağırmıştı.

Babasını çok derinden sevdiği ve şimdi, hayatının son anlarını yaşarken onu tekrar görmek istediği için değil; tersine, kırk yıldır babasıyla arası yoktu ve onun varlığına bile tamamen kayıtsız kalmıştı.

Ne var ki karısı onu böyle akıl almaz yüksek bir ateş­le yatar görünce, herkesin yapacağı gibi, oğlunuz hastalan­dı, Leningrad’a gelin diye bir telgraf çekmişti.

Oğlu toparlamaya başlamışken, ayağında keçeler, sır­tında çuvalı ve elinde değneğiyle babası herkesi hayrette bırakacak şekilde Leningrad’a geliverdi. Sonradan anlaşıl­dı ki ihtiyarın çuvalında çizmeleri vardı; ama bunları özel­likle giymemişti; “Zenginler asaletlerini, yoksullar giye­ceklerini taşır” diyordu.

Kuşkusuz. herkes ve bu bağlamda oğlu da, müteva­zı, bir ölçüde de dindar bir ihtiyarın gelip yavan konuş­malar yapmasını ve herkese karşı ürkek davranmasını bekliyordu. Ama baba, kesinlikle bekledikleri gibi biri değildi.

İhtiyar eşine az rastlanacak kadar kavgacı, biraz reza­let çıkarmaya meyilli, edepsiz ve arsızdı. Ayrıca da, karşı­ devrimci olmasa bile, kafası son derece sıra dışı, gerici siyasi fikirlerle doluydu.

Apartmanın kapısına gelir gelmez kapıcıyla dalaştı ve on iki yıldır burada yaşayan dayısını ziyarete gelmiş bir delikanlının da kulağını çekti.

Sonra, daha ceketini çıkarmadan yöneticiyle sertçe tartıştı: bu çağdaşlık dediklerinin nasıl bir şey olduğuna hayret etmişti de, köyünde bile herkese anlatacaktı.

Dönmesine yakın da oğlundan, kendisini belediyeye kadar götürüp sürekli Leningrad’da yaşamak üzere bir ev bulup bulamayacağını öğrenmesini istedi.

Kuşkusuz ihtiyar belki de kendince iyi biriydi, ama geldiğinden beri neredeyse bütün kiracılar medeni davra­nışın ne olduğunu unutmak üzereydiler. Herkes onunla dalga geçmeye başlamıştı; bir aptalmış gibi alay ediyorlar, taşralı-köylü davranışlarını tiye alıyorlardı.

Herkes ona saçma sapan bir şeyler söylemek için yarış ediyordu; mesela kapıcı, onu her gördüğünde gıdaklar gibi bir sesle şöyle diyordu: “Hangi kolhozdan geldiniz bura­ya, genç bey?”

Tabii oğlu, garson Garilov da bu ortak ruh halinden kaçınıyor değildi; gazeteye bakar gibi yapıp gülmemek için kendini zor tutarak şöyle diyordu mesela:

“Bugün sokağa çıkmayın baba; kır ve kızıl saçlıların sürek avı bekleniyormuş.”

Kuşkusuz bütün bunlar kötü niyetten yapılıyor değil­di, ama gene de, yetmiş iki sene yaşamış ve belki hepsini toplasan topundan daha akıllı olan, köyden gelmiş bir ihtiyar için hoş şeyler değildi. Berikiler onun cahil, aptal, sıradan bir köylü olduğunu düşünüp biiyle davranıyor­lardı.

Oysa bunlar onun üzerinde tam da tersine bir etkiye neden oluyordu.

Burada bulunduğu her gün bir rezalet çıkıyordu. Bağırışlar, hakaretler, buna benzer şeyler. Ziyaretinin haftası dolduğunda bir birahanede kafayı çekti ve kavga çıkarmaya kalktı. Hatta milise teslim etme­ye bile kalktılar. Ama ihtiyar paçayı kurtardı, sokaklarda sürtmeye çıktı.

Öylece yürüyüp türkü söylüyordu. İhtiyar, ak saçlı, köylü kıyafetli, son derece basit, sıradan.

Öylece yürüyordu ve bir bakıyor ki, kaybolmuş. Tabii kaybolmak çok saçma. Gerçi adresi biliyordu. Ama sarhoş gözleri açılıverdi, bir anda ayıldı.

Oradan geçen birine yol sordu. Ama beriki de yolu bilmiyordu; bu yüzden milise gitmesini salık verdi.

Tabii bizim ihtiyar, milis karakoluna gitmekten kor­kup o heyecanla iki-üç mahalle daha geçti.

Sonunda bağırıp çağıracak diye korkarak, tedirginlikle, görevli bir milise yaklaştı.

Berikiyse, talimatlara uygun olarak, beyaz eldivenli elini kasketine götürerek ihtiyara selam durdu.

Alışkın olduğu şekilde bir rezalet çıkacak diye kendi­ ni hazırlayan ihtiyar, bu beklenmedik durumdan biraz şaşkınlığa kapıldı ve meseleye giremeden abuk subuk söz­ler saçmaladı.

Milis ise hangi sokağa gideceğini sordu, yolu gösterdi ve tekrar selam durup kendi işine döndü.

Ama eski zamanlarda sadece generallere ve baronlara gösterilen bu saygı, Leningrad’ı ziyarete gelmiş olan bizim ihtiyarda sıra dışı bir etkiye neden oldu.

Üstelik, ilk seferinde milisin bir hata yapmış olabile­ceğini düşündüğü halde, ikinci selamda bunun bilinçli olduğundan hiç kuşkusu kalmadı.

O zaman başka bir milise yaklaştı ve bir kez daha aynı selamla karşılaştı; şimdi ihtiyar ruhu daha derinden sarsılmıştı.

Kuşkusuz, bu olayın onun ruhunda karşılığını aynı anda mı bulduğunu bilmiyorum; ama gene de herkes ihti­yarın eve büyük bir ağırbaşlılıkla döndüğünü fark etti; kapıcının önünden geçerken onunla adeti olduğu gibi ağız dalaşına girmedi; sessizce selamladı ve yoluna devam etti.

Gerçekten de böylesine önemsiz bir olay böyle zorlu bir karakterde bu kadar önemli bir rol mü oynadı, bilmi­yorum; ama herkes, bizim Gavrilov babaya bir şeyler olduğunu ve şimdi son derece değiştiğini fark etmişti.

Kimileri onun, apartmanın yanındaki bir milise iki kere gidip saygıyla konuştuğunu da görmüştü.

Kafalarında hınzırlıktan başka bir şey olmayan çokla­rı bunu, ihtiyarı milise götürmeye kalktıklarında duyduğu korkuya bağladılar. Bazılarıysa başka türlü anladı.

Bizim ortak dairedeki, şeker hastası olan aydın kom­şumuz da bu olayla ilgili dedi ki:

“Her zaman kişiliğe saygının, övgü ve onurlandırma­nın sıra dışı sonuçlara yol açacağını savunmuşumdur. Bu sayede birçok karakter kelimenin tam anlamıyla gül gibi açılır.”

Çoğunluk onunla aynı fikirde değildi; bizim dairede de bu konuda sonuçsuz bir tartışma oldu.

Üç gün sonra Gavrilov oğluna, acil işleri yüzünden köye dönmesi gerektiğini söyledi.

Bizim dairedekilerden birkaçı, ihtiyara yaptıkları daya­nılmaz şakaları affettirmek için, onu yolculamaya istasyona gittiler.

Tren yaklaşırken bizim ihtiyar yolculamaya gelenlere saygılı bir asker selamı verdi.

Herkes güldü, o da güldü ve memleketine doğru yola çıktı.

Herhalde orada da insanlarla ilişkilerinde daha saygılı davranıyordur. Böylece hayatı daha aydınlık, güzel olmuş­tur.

(1936)

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı