Bir hastalık hikâyesi

Hemşire dedi ki: "Hem hasta," dedi, "hem de bütün inceliklere dikkat ediyor. Ama," dedi, "her şeye burnunuzu sokarsanız iyileşe­mezsiniz."


Açık konuşmak gerekirse, hasta olunca evde yatmayı tercih ederim. Tabii ki laf yok, hastaneler herhalde aydınlık bir kül­türün ürünüdürler. Orada aldığınız kaloriye çok dikkat edilir. Oysa evde ne varsa yersiniz.

Beni tifodan hastaneye kaldırdılar. Evdekiler böylece dayanılmaz ağrılardan kurtulabileceğimi düşünüyorlardı. Onların tek amaçları bu da olsa, ben öyle özel bir hastaneye düştüm ki, burada her şeyi pek beğendim. Hastayı getirir getirmez kayıt defterine geçiriyorlar ya, bu sırada beriki de duvardaki bir tabelayı okudum: “Cenaze teslimi 15.00-16.00 arasında yapılır.

Başka hastaları bilmem ama, bu yazıyı okur okumaz bacaklarım titredi. En önemlisi, ateşim çok yüksek ve hayat da organizmama ancak kılı kılına tutunuyor, belki de pamuk ipliğine bağlı; ve böyle bir haldeyken böyle bir yazı okuyorsunuz. Kaydımı yapan adama döndüm:

“Böyle bayağı bir yazıyı şuraya asmak da neyin nesi, hastabakıcı yoldaş,” dedim, “hastanın,” dedim, “gözü doğruca oraya kayıyor.”

Hastabakıcı söylediğime pek şaşırıp dedi ki:

“Şuna bakın,” dedi, “adam hasta, zorlukla yürüyor, neredeyse soluğu kesilecek, ama,” dedi, “hemen eleştiriye kalkıyor. Eğer,” dedi, “iyileşirseniz, o zaman eleştirirsiniz, böylece bizim sizi saat üçle dört arasında, orada söylenen halde yakınlarınıza teslim etmeyeceğimizi de öğrenirsiniz. “

İçimden bu hastabakıcıyla birbirimize girmek geçtı ama, ateşim 39.8’di; tartışamadım. Sadece dedim ki: “Hadi oradan, hastabakıcı bozuntusu, bakalım iyileşin­ce de bana böyle küstahça cevap verebilecek misin. Hastaya,” dedim, “böyle söz söylenir mi? Bu sözler,” dedim, “moral­man çökertir zaten hastayı.”

Hastabakıcı, bir ağır hastanın onunla böyle serbest­çe tartışmasına şaşıp çenesini kapadı. Bir hemşire yak­laştı: “Hadi bakalım hasta,” dedi, “yıkanma yerine.” Ama bu sözler de asabımı bozdu: “Buna,” dedim, “yıkanma yeri yerine hamam demek daha doğru. Bu kelime,” dedim, “daha güzel; hastanın moralini yükseltir. Ben,” dedim, “sizin yıkayıp kaşağılaya­cağınız bir at değilim ki.”

Hemşire dedi ki: “Hem hasta,” dedi, “hem de bütün inceliklere dikkat ediyor. Ama,” dedi, “her şeye burnunuzu sokarsanız iyileşe­mezsiniz.”

Beni hamama götürdü ve soyunmamı söyledi. Soyunmaya koyuldum. Bu sırada, suyun üzerinde bir kafa fark ettim. İhtiyar bir kadın havuzda oturmuş duru­yordu; herhalde hastalardan biriydi. Hemşireye dedim ki: “Nereye getirdiniz beni, serseriler,” dedim, “kadınlar hamamına mı? Baksanıza,” dedim, “biri yıkanıyor!”

Hemşire dedi ki: “İhtiyar, hasta bir kadın oradaki. Siz ona aldırmayın. Ateşi çok yüksek, hiçbir şeye tepki göstermiyor. Utanmanıza gerek yok, soyunabilirsiniz. Bu arada biz de ihtiyarı çıkarıp sizin için temiz su ayarlayalım.”

Dedim ki: “İhtiyar tepki göstermiyor da, ben gösteriyorum her­halde. Hamamda bir başkasının daha olduğunu görmek de benim için hiç hoş değil.”

Bu sırada hastabakıcı da geldi. “Hayatımda,” dedi, “böyle kaprisli bir hasta görme­dim. Bu küstaha hiçbir şey beğendiremiyoruz. Can çeki­şen bir ihtiyar, ama bunu rahatsız etmiş. Oysa kadının ateşi neredeyse kırk derece; gözü hiçbir şey görmüyor. Her halükârda ona beş dakikadan fazla katlanmak zorun­da değilsiniz. Bize bilincini kaybetmi hastalar gelmesini tercih ediyorum zaten. Hiç değilse böyleleri şikayetçi olmuyor, bizimle bilimsel ağız dalaşlarına girmiyorlar.”

Havuzdaki ihtiyarın da sesi yükseldi: “Baksanıza,” dedi, “ya beni sudan çıkarın, ya da ken­dim çıkıp sizi elden geçireceğim.”

Böylece bana soyunmamı söyleyip ihtiyarla uğraşma­ya koyuldular. Ben soyunur soyunmaz da sıcak suyu hazır edip havu­za girmemi söylediler. Huyumu öğrenmişlerdi, bu yüzden benimle tartışmayıp işlerini yaptılar. Yıkandıktan sonraysa benim ölçülerime uymayan, kocaman iç çamaşırlar verdiler. İlkin bunları hın­zırlık olsun diye bilhassa çıkardıklarını düşündüm, ama sonra gayet normal davrandıklarını fark ettim. Burada zayıf hastalar büyük önlükler giyiyordu, şişman hastalar ise daracık şeyler.

Benim çamaşırlar başkalarınınkinden daha bile iyiydi. Hastanenin damgası önlüğümün yenindeydi, bu yüzden çirkin görünmüyordu; diğerlerindeyse bu damga, kiminde sırtında, kimindeyse göğsündeydi, tabii bu, insanlık onu­runu zedeliyordu.

Öte yandan ateşim de yükseliyordu; bu yüzden bu meseleleri tartışamadım. Beni küçük bir koğuşa aldılar. Burada her neviden yak­laşık otuz hasta vardı. Bunların birkaçının durumu da ağır­dı. Birkaçıysa tam tersine iyileşmiş görünüyordu. Birkaçı ıslık çalıyor, diğerleri dama oynuyordu. Bazısı da koğuşta volta atıyor veya uzanmış bir şeyler okuyorlardı.

Hemşireye dedim ki: “Anlaşılan akıl hastanesine düştüm ben. Öyleyse açık­ça söyleyin. Her sene,” dedim, “hastaneye yatarım, ama böylesini ilk defa görüyorum. Bütün diğer hastaneler sakin ve düzenli, burasıysa pazar yeri gibi.”

Hemşire dedi ki: “Belki de sizi özel bir koğuşa alıp başınıza sinekleri ve pireleri kovalasın diye bir nöbetçi dikmemizi emredersiniz.”

Başhekim gelsin diye avazım çıktığınca bağırdım, ama onun yerine deminki hastabakıcı geldi. Zaten kendimi çok halsiz hissediyordum. Hastabakıcıyı görür görmez bayıl­mışım. Kendime geldiğimde aradan üç gün geçmiş gibi geldi bana.

Hemşire dedi ki: “Belli ki,” dedi, “yedi canlısınız siz. Bütün sıkıntıları,” dedi, “atlattınız. Sizi yanlışlıkla açık bir pencerenin önüne yatırdığımız halde gene de beklenmedik bir şekilde iyileşti­niz. Şimdi,” dedi, “her ne kadar diğer hastalardan enfeksi­yon kapmış olsanız da, açık yüreklilikle,” dedi, “sizi iyileş­tiğiniz için tebrik edebiliriz.”

Her ne kadar organizmamda artık eski hastalık kal­mamış olsa da, şimdi bir çocuk hastalığına yakalanmıştım: boğmacaya.

Hemşire dedi ki: “Belki de enfeksiyonu komşu binadan kapmışsınız­dır. Orada hastanenin çocuk bölümü var. Belki boğmaca hastası çocukların yediği kaptan yemişsinizdir. Bu yüzden hastalanmış olacaksınız.”

Ama bünyem hızla düzeldi; bir kez daha iyileştim. Ama tam taburcu olacaktım ki, nasıl söyleyeyim, gene hasta oldum; bu defa sinirlerimden. Her yerimde sivilce çıktı, bir taraftan da deri döküyorum. Doktor dedi ki: “Biraz sakin olun, dert etmeyin, kısa zamanda geçer.”

Ama benim sinirlerim aslında beni bir türlü taburcu etmedikleri için bozulmuştu. Ya unutmuşlardı, ya eksik bir şeyler vardı, ya da gelen giden yoktu da salamıyorlardı.

Hastabakıcı dedi ki: “Başımız öyle kalabalık ki, hastaları taburcu etmeye bile yetişemiyoruz. Üstelik, siz geleli daha sekiz gün oldu ama böyle patırtı çıkartıyorsunuz. Oysa burada öyle hasta­lar var ki, üç haftadır taburcu edemedik de sesleri çıkmı­yor. “

Nihayet çok geçmeden taburcu ettiler, ben de eve döndüm. Karım dedi ki: “Biliyor musun Petya, bir hafta önce senin ancak ahret­te iyileşeceğini düşünüyorduk; çünkü hastaneden gelen haberde diyordu ki: ‘Kocanızın cenazesini almak için en kısa zamanda geliniz.”‘

Haberi alan karım koşa koşa hastaneye gitmiş, onlar da muhasebede yapılan bu hata için özür dilemişler. Meğer ölen başka biriymiş, ama nedense ben olduğumu düşün­müşler. Oysa ben bu sırada iyileşmiştim ama sinirden deri dökmeye başlamıştım. Genel olarak, bu olay hiç de hoşu­ma gitmedi; biriyle dalaşmak için hastaneye koşayım dedim; ama bu işlerin orada hep böyle olduğunu düşünüp vazgeçtim.

Artık hastalanırsam evde yatıyorum. 

(1936)


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube and Vimeo Embeds
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı