Törensiz Nikah

Fırında pişirilerek sertleştirilebilen özel bir oyun hamurundan, günlerce uğraşarak, çok hoş bir hediye bile hazırlamıştı! Evlilik gecesi bunu karısına verecekti.


   Ahmet, “Törenleri sevmiyorum. Kesinlikle tören istemem,” dedi. 

   Hande’nin ailesi bunu duyunca ayağa kalktı:

   “Olur muymuş öyle saçma şey!” dediler, “Bunca yıl üzerine titredik, baktık büyüttük. Kızımızı öyle kuru kuru, nikah törensiz vermeyeceğiz elbette.” 

   Ahmet, bir adım bile geri atmadı. Bu konuyu mutlaka şart koştu. Sevgilisinin ailesine değil de, Hande’nin yüzüne söyledi bunları:

   “Nikah olacak tabii. Barbar mıyım ben!? Tören olmasın sadece. Törensiz bir nikah istiyorum.” 

   Hande, ailesinin gönlünü düşünerek biraz daha ısrar edince, Ahmet üç gün konuşmadı sevgilisiyle. Kadın, Ahmet’i çok seviyordu. Yaşı da ilerlemişti artık; son dakikada bir aksilik yaşansın istemiyordu. İkisinin de yaşı geçkinceydi, Ahmet 43’üne gelmişti, Hande 35’indeydi. Kadın, müstakbel kocasının yanına sokuldu, kollarıyla ona sımsıkı sarıldı: 

   “Seni anlıyorum,” dedi. “Fakat, ne kaybederiz ki ufak bir tören yapsak? Bak, seni çok sevdiğimden, sırf sen istedin diye gelinlik giymekten bile vazgeçtim! Biliyorsun, beyaz gelinlik, kadınların en büyük hayalidir.” 

   “Ne saçma bir hayal!” dedi Ahmet. “Senin de gelecekten beklentin bu değildi herhalde? Beyaz bir tül perde yani? Hayatta inanmam!” 

   “Öyle deme! Simgesel birşey bu. Evliliği yalnız kendimize değil, çevremize, topluma da göstermeliyiz. Gelinlik gibi şeyler, bu gösterme, kanıtlama olayının bir parçası oluyor işte.” 

   “Valla bence kimseye birşey göstermek zorunda değiliz. Önce şunu anla lütfen: İstersem yarın bir gelinlikçiye gider, tak diye altı ay takside girer, sana en fırfırlısından, en kocamanından bir gelinlik alırım!..” 

   “Kiralanıyor zaten, buna gerek yok.”

   “Herneyse, lafı saptırma. Para ile ilgisi yok demek istiyorum. Sadece saçma geliyor bana işte. Saçma ve anlamsız bulduğum şeyleri de, çok önem verdiğim bir evliliğin içine yerleştiremem!” 

   “Tamam sevgilim, sen bilirsin. Bari, şahitlerimizden başka iki kişi daha gelse ama?” 

   “Gelsin n’apiym. Dışarda beklerler ama sıkılmazlarsa. Tören salonu kiralamayacağız çünkü, biliyorsun.” 

   “O zaman gelmesin kimse canım. Dışarıda niye beklesin insanlar soğukta.”

   “Bence de gelmesinler. İkimiz olalım sadece, sen ve ben. İki de şahit işte.” 

   Bu şahit lafını ederken, Ahmet belli belirsiz yutkundu. Ne yapmalı bu konuda, diye geçiriyordu içinden. 

  “Bak, ben de takım elbise giymeyeceğim sonuçta! Gelinliği içine çok dert etme yani. Kot pantolon ve gömlekle geleceğim evlendirme dairesine.” 

   Bunu duyunca, Hande’nin annesi fenalık geçirdi. Kadını kanapeye oturttular, kolonyayla bileklerini ovdular. 

   “Donla gelsin bari. Bu ne rahatlık, ay! İnsan, ne yapar eder, sıkılıyorsa bile onbeş dakikalığına boyun eğer, üzerine düzgün bir takım elbise geçirir!” 

   “Sevmiyor anne,” dedi, Hande. “İstemiyor. Mantıklı gerekçeleri var aslında. Bana da mantıklı geliyor.” 

   “Mantık, mantık… Mantığıyla büyü yapmış sana! Kızım, yol yakınken bir kez daha düşün istersen? Önüne daha ne fırsatlar çıkar.” 

   Hande, ayağa kalktı:

   “Artık bu tür sözleri işitmek istemiyorum. Genç kız değilim ben. Ahmet, benim canım! Ve hayat yoldaşım olacak yakında!” 

   Baktılar ki faydasız, ailesi başka tek laf etmedi. Ahmet de nikah işlemi hazırlıklarına başladı. Hande’nin kimliğini aldı, başvuruda bulundu. Tören istemedikleri için erkene tarih verdiler. Sağlık ocağından rapor aldı. Belgeler için fotoğraf çektirdi. Ahmet’e bunlar bile abartılı geldi. Fakat olayları nakleden birisi olarak, bu adamın yanlış anlaşılmasını da istemem: Tembel bir kişi değildi. Aksine, çalışkan, azimli ve oldukça becerikli bir insandı. Fırında pişirilerek sertleştirilebilen özel bir oyun hamurundan, günlerce uğraşarak, çok hoş bir hediye bile hazırlamıştı! Evlilik gecesi bunu karısına verecekti. 

   Yalnızca bazı törenleri ve formaliteleri sevmiyordu adam. Elbette bir imza atılacaktı. Sağlık raporu da mantıklıydı. Fakat tüm olayların üzerine ister istemez sinen, şu törensi hava yok muydu, deli ediyordu onu. O da olayları bu süslü, abartılı hallerinden kurtarıp, normal bir hâle sokmaya çalışıyordu, hepsi bu. Bir de, “Niye şahit isterler ki?” diye düşündü, “Ah, bütün zavallı bireylerin tepesine akbaba gibi çöken şu toplumsal baskı!” 

   Bu sefer onu korumayacağım. Çünkü adamın bu konudaki derdi toplumsal baskı filan değildi. Ahmet, fazla arkadaşı olmayan birisiydi. Nereden şahit bulacağım! diye çekiniyordu. Kimi çağırabilirim diyerek kara kara düşündü. Öyle pek samimi olunmayan birisi de, böyle anlamlı bir iş için görevlendirilemezdi herhalde. 

   Ayda sadece bir-iki kez görüştükleri, tek yakın arkadaşı olan İrfan’a konuyu açtı. Bu adam, sevindi ilk önce, gurur bile duydu tekliften. Fakat bir tören ve eğlence yapılmayacağını öğrenince: “Ben bu kadar samimiyetsiz, kuru bir nikahta yer almam!” diyerek, şahit olmaktan vazgeçti. Belki şaka yollu söylemişti, ama Ahmet ciddi bir tepki gösterdi. İrfan da karşılık verdi. Tartıştılar. 

   Bu olayın sonrasında Ahmet’in yakın arkadaş sayısı sıfıra indi. 

   Ne yapmalı şu şahit işini diyerek, son birkaç günkü enerjisinin tümünü buna harcadı Ahmet. 

   Çalıştığı binanın en üst katındaki yemekhanenin ahçısına gitmeyi bile düşündü. Aslında adam ahçı değildi. Sadece yemekhanede kepçeyle yemek dağıtıyordu. Ahmet, onun daha önemli bir mesleği olduğunu düşünmek istemişti nedense. Bu adamla daha önce küçük bir sohbetleri olmuştu, ayrıca Ahmet’e iyi davranır, yemeğini bol kepçe koyardı. Bir gün, Ahmet’in yemekte portakalını soyduğu çok işlevli kırmızı çakısını görmüş, kaça aldığını sormuş ve İsviçre çakıları hakkında ayak üstü muhabbet etmişlerdi. Acaba bu kadarlık bir ilişki, nikah şahitliği teklifi yapmak için yeterli miydi? 

   Enteresan bir adamdı. Teklifi hiç de tuhaf bulmadı. Sanki kendisinden kömürlüğe odun taşımak için yardım isteniyormuş gibi davrandı: “Gelirim yahu,” dedi, “Elime mi yapışır!”

   Oldu bu iş dedi, Ahmet. Bu konuya bir daha da kafa yormadı. 

   Nikah sabahı, iki sevgili, Ahmet’in evinde erkenden uyandılar. Gene de fazla vakitleri yoktu. Ayrıca ikisi de biraz gergindiler: Hande, açık mavi renkli, ince elbisesinin üzerindeki küçük bir lekeyi fark etmişti. Ahmet ise, poğaça düşünüyor, kahvaltı konusunda bir karar vermeye çalışıyordu: 

   “Yolda bir pastahaneye girip, poğaça ve çayla kahvaltı mı etsek? Yoksa evlendikten sonra bir çay bahçesinde, rahat rahat mı yapsak bu işi!?” 

   “Ay inanmıyorum. Birazdan hayatımızın imzasını atacağız, sen poçağa düşünüyorsun. Rahatlığa bak.”

   “Rahatım elbet! Hayatımın kadınını bulmuşum. Daha ne derdim olacak, poğaçadan, çaydan başka?”

   “Geçerken, şu köşedeki pastaneden alırız birşeyler,” dedi Hande, “Yolda yersin.” 

   “Oranın patateslisi iyi değil. Belki evlendirme dairesinin oralarda vardır bir fırın. Olmazsa bir simit atıştırırım canım!”

   Hande de elbisesini daha berbat etmeden kurcalamayı bıraktı, evden çıktılar. 

   Nikah saatinden on dakika önce dairede oldular. İçeri girip sekreterlik odasına yürüdüler. Genç bir görevli kimliklerini aldı, bir deftere baktı. “Sizin nikahı Asuman hanım kıyacak,” dedi.

   Ahmet, ileriye doğru bir hamle yaptı: 

   “Tören yok ama! Törensiz olucak,” dedi.

   “Biliyorum,” dedi kız, “Söylendi bu bana. Şöyle buyrun. İkinci katta yapılacak.” 

   Hepsi beraber sekreter kızın peşinden yürüdüler. Yanlarında Hande’nin şahidi olarak, Hande’nin bir bayan arkadaşı vardı. 

   Ahmet’in şahidi ortalarda yoktu. 

   Hande, bir aksilik yaşanmazsa eğer on dakika sonra kocası olacak adamın kulağına eğildi: 

   “İrfan gelmeyecek mi?”

   “Ne İrfan’ı? İrfan kimmiş? Bana o kişiden bahsetme lütfen! Sana söylemedim, çünkü bence önemsiz bir ayrıntı: Bizim şirketin ahçısı gelecek, şahidim olarak.”

   “Ahçı mı?” 

   Sevgili okurlar, hemen araya girip çıkacağım: Belki, “Kadın bu manyağın, bu şapşalın neyini sevmiş Allahaşkına?” diyorsunuz. Haklısınız da. Vallahi ben Ahmet’i bir kere uzaktan gördüm. Sahiden biraz şapşal, alık bir tarafı var. Fakat, garip bir çekiciliği var açıkçası! Yemin ediyorum öyle. Ayrıca gönül meselesi bu, bizleri ilgilendirmez.

   “Yani, ahçı galiba. Gelince göreceksin. Çok şeker, acayip bir adam! Herşeye gülüyor, çok naif biri. İrfan gibi nazlanmadı da öyle! Hemen kabul etti, elime mi yapışır dedi.” 

   Hande, bu işte hiçbir kötülük görmedi:

   “Tamam canım, gelsin!” dedi, “Madem tanımış, kendisine bir sıcaklık duyup güvenmişsin. Ama hani, nerede sevgilim? Bak saat kaç oldu. Gelmemezlik etmesin? Binayı bulamamıştır belki?” 

   “Çocuk mu canım bu!? Bir kağıda yazıp verdim adresi ve saati. Beraber gidelim demiştim, ama ‘ben yukarıdan Maltepe tarafından gelicem’ dedi. Birazdan ararım gene.” 

   Sekreter, üç kişilik grubu merdivenlerden çıkardı, bir kapıyı açarak kocaman bir yere soktu. Tepesinden dev bir avize sarkan, etrafta kalın kadife perdelerin asılı olduğu, yüksekçe bir sahnenin önünde de sıra sıra izleyici koltuklarının dizildiği büyük bir salondu. 

   Ahmet, feryadı bastı:

   “Aman! Burası tören yeri gibi fakat!? Tören istemediğimizi özellikle belirtmiştik biz.” 

   “Sakin olun beyefendi! Biliyorum. Merak etmeyin,” dedi kız. “Bu normal bir salon. Bundan daha küçük yerimiz yok zaten.” 

   “Bir sürü seyirci koltuğu var da. O yüzden meraklandım.”

   “Koltuklar durur öyle. Bir zararları var mı size? Siz zaten sahnedeki masada oturup imzanızı atacaksınız.” 

   Sekreter kız, uzun masanın üzerinde bir-iki küçük hazırlık yaptı. Ahmet, Hande ve şahidi yerlerine oturdular. Kapı açıldı, Asuman hanım ve ahçı aynı anda içeriye girdiler. Ahmet, adını unutmuştu adamın. 

   Nikah memuru Asuman hanım, masadaki yerine geçip, herkese “Hoşgeldiniz,” dedi. 

   Şirketinin yemekhanecisi, Ahmet’e selam verdi, kimin şahidi olacağını sordu. Bayağı heyecanlıydı adam. Ama tedirginlikten değil, garip bir mutluluktan doğan bir heyecan! 

   Ahmet, evlendirme yetkilisinin yerlere kadar kadar sarkan, kolları ve yakaları süslü cübbesinden çok etkilenmişti. Ne kadar karşı koymaya çalışırsa çalışsın, herşey bir merasim ve kutlama havasında gerçekleşiyordu işte. Masada herkesin belirli bir oturma yeri vardı, tamam bu mantıklıydı, anlaşılırdı. Fakat defteri de herkes birbirine doğru iteleyerek uzatabilirdi! Öyle olmuyordu. Ayaktaki sekreter kız, törensi bir atmosfer içinde, imzasını atanın önünden defteri alıyor, sıradaki kişinin önüne taşıyıp bırakıyordu. 

   Ahmet, biraz da buna kızıp şaşırarak sesli düşündü: 

   “Basbayağı bir tören oluyor işte,” dedi.

   “Hayır, size öyle geliyor. Sadece işlemleri yerine getiriyoruz,” dedi Asuman hanım, gülümseyerek.

   “Ama kocaman bir salonda.” 

   “Danışmadaki tezgahın üzerinde imza atıp gidecek haliniz yoktu herhalde!?”

   “Valla öyle olabilseydi, bu tarz imza atmayı sevenler için gayet de mantıklı ve harika olurdu bence!” 

   Salih, ikisinin atışmasına gülmeye başladı. “İyi ki gelmişim!” diye düşündü: “Çok eğleniyorum, çok heyecanlı!” Ahmet, adamın nüfus kağıdından görmüş, yemekhanecinin adını öğrenmişti.

   İşlemler çabuk halledildi. İkisi de “Evet” dedi, şahitler imzalarını attılar. Belediye yetkilisi kadın, son olarak birkaç yeri imzaladı ve evlilik cüzdanını çifte verdi. Böylece Hande ile Ahmet karı-koca oldular. Dört kişilik grup, evlendirme dairesinden dışarıya, bahçeye çıktı.

   Kalabalık bir gündü. Bir sürü evlenen insan vardı. Ahmet, karısına eliyle caddeyi işaret etti: 

   “Bak, evlenmemizi herkese göstermek istesek, yani tören filan yapsaydık, böyle saçmasapan şeyler olacaktı.” 

   Onbeş-yirmi yaşlarında üç serseri, süslenmiş bir gelin arabasının önünü çamaşır ipiyle kesmişler, bir tanesi otomobilin kaputuna oturmuştu. Bir diğeri, kafasını boğazına kadar sürücü penceresinden içeriye sokmuştu, sonra geri çekmek zorunda kaldı, çünkü araba hızlandı. Ön tarafa oturmuş genç, kollarını ve ayaklarını açarak arabaya kenetlendi, bırakmadı. Gelin arabası, önüne yapışmış bir serseri ve onun arkadan bağırıp küfürler ederek koşan arkadaşlarıyla beraber, trafiğin içinde uzakta kayboldu. 

   Başka iki haraççı ise, henüz evlendirme dairesinin bahçesinde yürümekte olan yeni evlenmiş bir çiftin önünü kestiler. Para istediler. 

   Bir tanesinin elinde, gazete kağıdına sarılı bir testere vardı. Öbürü, damadın tam önüne, yere uzandı. Takım elbiseli, papyonlu genç damat: “Üzgünüm, vallahi kalmadı bozukluk,” deyip, diğer tarafa yürüdü, peşinden eşini çekiştirerek. Pardesülü tuhaf adam, yerde vücudunu sürükleyip, bu sefer o yöne yattı! Zaten kir yağ içindeki pardesüsü sebebiyle, yerlere yatmaktan rahatsız olacağa hiç benzemiyordu. 

   Ahmet: “Yaa, böyle aptalca şeyler olacaktı işte” deyip, karısına sarıldı. “Bak bir de bize. Ne güzel sıradan, evli bir çiftiz. Çok mutluyum!”

   “Ben de hayatım!” dedi, Hande. 

   O sırada yanlarına birisi yaklaştı, para istedi. Ama bu gerçekten normal bir dilenciydi. Elindeki uyduruk bir kutuda sakızlar ve tükenmez kalemler vardı. Ahmet, bu günün şerefine ihtiyara tam 5 lira verdi. 

   O akşam, bir restoranda toplandılar. Ahmet, karısı Hande’yi kıramamış, küçük bir eğlence yapılmasına onay vermişti. Çünkü bunun tören veya kutlama yapmakla bir ilgisini, çok uğraşmış, ama bulamamıştı. Adı üzerinde, maksat bir-iki saatlik eğlenceydi. 

   Karısının, o sırada tesadüfen ülkede bulunan, yurtdışında yaşayan amcası ile gene karısının iki kuzeni ve çok yakın üç arkadaşı vardı masada. Ahmet, kimseyi çağırmamıştı elbette. Yemekhaneci Salih’e teklif etmişti. Ama adam, “Şu günlerde valla çok sıkışığım” diyerek gelememiş, mutluluklar dilemişti. Çünkü bu eğlence, herkesin kendi hesabını ödediği, şu modern nikah eğlencelerindendi! Evli çift veyahut ailesi, davetlilere hiçbir şey ısmarlamıyorlar, o akşam gelip de masaya oturan herkes yediğinin içtiği parasını kendisi veriyordu.

   Böyle saçma bir eğlenceyi, Ahmet, ilk başta çok ayıp ve kaba birşey olarak gördü. Bu geceyi düzenlemek istemedi. Fakat Hande, bunun artık çok normal karşılandığını, durumu iyi olmayan birçok evli çiftin böyle eğlenceler yaptığını, üstelik hiçbir davetlinin de bunu bir kabalık olarak görmediğini söyledi. Aksine, yeni evli çifte ekonomik bir katkı olarak görüyorlarmış. 

   Gene de, Ahmet cimri birisi olmadığını göstermek hevesiyle, masadaki herkese birer kâse zerde tatlısı ısmarladı. Bunun dışında, davetliler kendi hesaplarına yiyip içtiler, küçük bir piste çıkarak göbek attılar, oynadılar. Küçük, fakat çok kalabalık bir pistti! Çünkü Hande’nin ve Ahmet’in yakını olmayan, başka oynayanlar da vardı. Yine hesaplı olsun diye, eğlence lokali, başka bir nikahlı çift ile paylaşılmıştı. Bir süre sonra iki grubun yakınları birbirine karıştı, yeni evli gelinler pistte karşılıklı oynadılar. 

   Ahmet, hava almak için dışarıya çıktığında, kapının önünde sigara içmekte olan öteki damadı gördü. Selam verdi. Biraz lafladıklarında, bu adamın da, törenlere karşı olan birisi olduğunu öğrendi! 

   Bu damat, Ahmet’in üzerindeki gömleğe ve kot pantolona bakınca biraz utanmıştı. Kendi üstündeki, hatları jilet gibi keskin, parıldayan kumaştan damatlığını göstererek:

   “Mecburiyetten giydim,” dedi, “Çünkü kaynanam taksitle satın almış, bir de giymem için şart koştu! Hakkımı helal etmem dedi kadın. Sırf onu üzmemek için. Ama Anneler Günü’nde görsün bakalım, ne onunkini, ne kendi anamınkini hatırlarım! Böyle kutlamalı, zorlamalı günlere hepten  karşıyım.” 

   Ahmet’in yakın arkadaş sayısı, bir’e yükselmişti. 

   Geceye doğru, yeni evli çift evlerinde, yataklarındaydılar. Ahmet, hediyesini karısına verdi: Yanyana yapışık duran bir kadın ve bir erkek figürüydü. İkisinin de diğer yanlarından, birer kulp uzuyordu dışarıya.

   “Buraları, tutma yerleri mi?” dedi Hande.

   “Hayır canım, kanat onlar! Birbirini seven bir çiftin ortak kanatları. Tam yapamadım.” 

   Hande, kocasına sarıldı. Öpüşüp koklaştılar. Bir ara mola verdiklerinde, Ahmet yatakta diz çöktü, karısını karşısına aldı: 

   “Bu konudaki hassasiyetimi biliyorsun. Kutlamaları, törenleri sevmiyorum. Uyduruk bir karşı çıkış değil, samimi hislerim bunlar. O yüzden, şimdiden haberin olsun: Doğum gününü hiçbir zaman kutlamıycam! Fakat sana, kendi istediğim günlerde, elbette sürprizler yapacağım. Ayrıca Anneler, Babalar, Sevgililer günü gibi şeyler de yok. 

   “Biliyorum,” dedi Hande. “Peki, bu evlendiğimiz günün dışında, sadece tek bir özel günü sahiplensek bari, herkesler gibi? Dünyaca kutlanan o günde birbirimize küçük hediyeler versek. Madem doğum günlerini sevmiyorsun. Öyleyse sen de, ben de başka bir faydalı gün seçsek!?”

   Bu fikir Ahmet’in çok hoşuna gitti. Karısının zekasıyla gurur duydu. Hemen komodinin üzerine uzandı, Hande’nin tablet bilgisayarını eline aldı. Tüm özel günlerin listesinin bulunduğu internet sayfalarına baktılar. Hande de heyecanlandı. Eliyle bir satırı işaret ederek:

   “Ay! Dünya Şiir Günü’nü seçiyorum ben!” dedi, “21 Mart. Çok güzel olucak!”

   Ahmet, biraz daha bakındı:

    “Benim ki de Dünya Su Günü olsun bari,” dedi, “Su, çok önemli!” 

   “Ama, 22 Mart’ta o, bir tanem! İkimizin özel günü birbirine çok yakın. Hiç heyecanlı olmaz.”

   Ahmet, bir daha gezindi listede. Ve her yıl 10 Ekim’de kutlayacakları ‘Dünya Ruh Sağlığı Günü’nü seçti. Yeni evli çift, tekrar öpüşüp koklaşmaya başladılar.

Öykü, Metin Fidan’ın Kara Karga Yayınları’ndan çıkan “Jüpiter Kaç Lira?” kitabından alınmıştır.

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir