Metin Fidan’dan öykü: Sandalye

Metroda beşinci günümü de ayakta geçirince, bu karara ulaşmak çok kolay oldu: Bir sandalye almaya karar verdim ben!


   Daha önce de metroyu kullanıyordum. Ama genelde yakın mesafeler olmuştu gittiğim yerler. Kartal’da bir mimarlık bürosunda iş bulduğumda, artık ilk durakta biniyor, neredeyse son durağa kadar gidiyordum. Ve ne kadar gayret etsem de, her zaman oturacak bir yer bulamıyordum! Otobüsle giderken uzun mesafeler sorun olmuyordu; çünkü insan camdan dışarıyı, arabaları, dükkanları izleyerek oyalanıyor. Metroda öyle değil ki. Karanlık tünelin nesine bakayım. Kitap okumayı denedim bir iki kere. Onda da ayakta okuyunca midem bulandı. 

   İnsanlar, bazen büyük kararlar alırlar sevgili okurlar! Şu ayakta gitme olayına kesinlikle bir çare bulacaktım. Aldığım bu karar, hemen bir çözüm getirmedi tabii. Çünkü henüz sadece, bir karar alma kararı almıştım! Beynimizin düşünce sıralaması gerçekten bir tuhaf. Bir problem için önemli bir karar almadan evvel, bu karar aşamasına geçişimizi sağlayacak onay kararını almamız gerekiyor. Hipnotize edilecek hastaya, uzmanların “önce inanmalısın” demeleri gibi birşey sanırım. Ben de çok güzel bir karar alacağıma inanıyordum. Herneyse, giriş aşamasını halletmiştim! Şimdi ikinci olarak, net bir çözüm içeren, sonuç kararını almalıydım.

   Metroda beşinci günümü de ayakta geçirince, bu karara ulaşmak çok kolay oldu: Bir sandalye almaya karar verdim ben! 

   Madem ki vagonlardaki mevcut koltuklar yetmiyordu. Öyleyse ben de tamamen bana ait olacak bir sandalye satın alırdım. Neden bu daha önce aklıma gelmedi diyerek kendime kızdım hattâ. Etrafımda kimsede rastlamamıştım böyle bir portatif tabureye veya sandalyeye. Demek ki insanlar kilometrelerce ayakta gitmekten zevk duyuyorlardı! Veya hiçbirinin aklına gelmemişti bu. Derdime sıkı bir çözüm bulduğum yetmezmiş gibi, bir de bunu buluşumun gururunu yaşadım: Kendisine ait bir iskemleye oturmayı akıl eden ilk metro yolcusu olacaktım! 

   Aslına bakılırsa çok basit bir çözümdü. Çünkü insan poposu karmaşık bir organ değildir, onu nereye koysan, nereye yaslasan, üzerindeki tüm vücudu nazlanmadan gene de taşır. Askeriyede mola dakikalarında, toprağa çimene betona oturur, hatta boylu boyunca yere uzanırdık. Okul yıllarında daracık sıraların köşesine tünedik, öğretmen sınıfa girene dek sivri kalorifer peteklerinin üzerine oturduk. İskelede vapuru, veya bir devlet dairesinde işimizin görülmesini beklerken, kıçımızı pencere pervazı gibi herhangi bir şeyin çıkıntısına defalarca yaslamışızdır. Kısacası, poponun altına koyularak vücut ağırlığının büyük bir miktarını alacak bir eşya fikri, temelde çok basittir. Etrafımızda rastladığımız kimi durumlarda, bunun gerçek bir sandalye olması gerekmediğini bile görmüşüzdür. Yanında büyükçe bir eşya bulunanlar, taşıdıkları o kolinin veya yumuşacık çuvalın üzerine çöküp dinlenirler. Ağırlığını çekiyorsa eğer, bavulunun veya çantasının üzerine oturan insanlar vardır. 

   İşte benim, yukarıdakilerin hepsinden daha güzel bir oturacak yerim olacaktı! Bu heyecanla, çarşıdaki tüm dükkanları dolaştım. Ancak istediğim gibi portatif birşey bulamadım. Bir adam, bana banyo taburesi satmaya çalıştı, “Ağbi, ikiye katlanır bu,” diyerek ısrar ediyordu. Aradığım şey ise, şu kampçıların, balık tutanların filan kullandığı, ufacık ve hafif, oturma kısmı branda bezli küçük iskemlelerdi. Tam istediğim gibi bir modeli, bir internet mağazasında buldum, hemen sipariş verdim! Kargo ücreti dahil 12 lira gibi, gayet de ucuz birşeydi. 

   Sandalyem iki gün sonra geldiğinde, bu üç parça alüminyum çubuğun beni asla taşımayacağını düşündüm. Tamam, portatifliği sebebiyle böyle ufacıktı ama, evcilik oyuncağı gibi birşeye de benziyordu. Sonuçta bunu oyun oynamak, yani eğlenmek için satın almıyordum; ayrıca sigarayı bırakınca biraz kilo da almıştım. Neyse ki, üzerinde yazan taşıma kapasitesi bilgisi içimi rahatlattı. “Sınır 100 kilo” diyordu. Öyleyse kendim rahatça oturabilir, kucağıma da 20 kiloluk oğlumu oturtabilirdim. 

   Ertesi sabah, büyük bir heyecanla sandalyemi yanıma aldım. Üzerinde omuz askısı, hattâ kenarında, pantolona bir anahtarlık gibi asmak için çengeli bile mevcuttu. Çok mutluydum sevgili okurlar! Kimseye muhtaç olmayacaktım, artık tamamen bana ait bir oturacak yerim vardı.

   Asla ayakta kalmayacağımı bilmenin gönül rahatlığıyla metronun merdivenlerini indim. Sandalyemi taşımak için omuz askısını kullanmamış, çengelinden pantolonuma asmıştım. Biraz sallanıyordu ve yürürken alüminyum çubuklar hafifçe dizime çarpıyordu ama önemsemedim. Çünkü böyle daha havalı göründüğümü düşünüyordum. 

   Bir yandan da, nasıl olsa bu kez oturacağımdan, hareketlerim daha telaşsız, görmüş geçirmiş olgun bir insan gibi gayet sakindi. Vagonlar perona girdiğinde, öyle ürkek ceylan gibi kapılara atılmadım; büyük bir özgüvenle kenarda durdum, bekledim! Herkes bindikten sonra bindim… 

   İçeride, ilk başta utandım. Açıkçası, birdenbire sandalyemi açarak oturmak tuhaf geldi, yapamadım. Biraz ayakta gittim. Sonra vaktin geldiğini düşündüm: Cırt cırtlı kilidi çözüp, brandayı gerdim. Üç çubuk ayağı güzelce açtım… Ne yapıyor bu adam diyerek bazı yolcular bana bakmaya başlamıştı. Savaş alanında araziye teçhizatını kuran bir askeri andırıyordum. Çat çut sesler çıktığından biraz da ürkmüştü belki insanlar. Sandalyem kolayca açıldı, onu boş bir yere koydum. Üzerine hafifçe oturdum. Biraz sağa sola yalpaladım önce. Ayaklarımla dengemi bulduğumda ise, kelimenin tam anlamıyla artık oturmuştum! 

   Kendimi tutamayıp bir ohh çektim. Oturmak, ne harika birşeydi arkadaşlar! Gerçi, bu arkalıksız minik sandalye, vücudumun tüm ağırlığını çekmiyordu. Dizlerim fazla bükük olduğundan, ağırlığımın birazını da ayaklarım taşıyordu. Yine de kaba bir hesapla, vücudumun yüzde seksenini sandalyem taşıyordu diyebilirim. Küçük yüzde yirmilik kısmı düşünmeyecek kadar rahattım. 

   Bu rahatlık battı. Bir de kitabımı açıp okumaya başladım. Sonra çantamdan su çıkardım, etrafıma bakınarak, yudum yudum, ağır ağır, keyifle içtim. Yapabilsem bacak bacak üstüne atacaktım. O olmadı. 

   Vagonda ayakta duran yolculara, “Becerikli, donanımlı bir insan görün işte!” dercesine bakıyordum göz ucuyla, “Portatif bir sandalye taşımayı akıl edebildim ben. Sizler enayi gibi ayakta dikilin öyle.” 

   Sonra bir an korktum. Acaba, kendime ait bu sandalyeyi de yaşlılara veya hamile yolculara vermem gerekiyor muydu? Yoo, verirdim, korkum o değildi. Fakat taşır mıydı onları? Sonuçta seyyar, basit bir iskemleydi. Bir kaza veya yaralanma yaşanırsa sorumluluk kabul etmem çünkü. 

   İlk gün böyle heyecanlarla geçti. Sandalyemden çok memnundum! Yanıma her gün alıyordum onu. Öyle sevmiştim ki vagonlar yarı boş bile gelse, ben telaş etmeden biniyor, normal koltuklara oturmayıp, kendi özel sandalyeme oturuyordum. 

   Meraklı bakışlar da hoşuma gitmeye başlamıştı. Bir iki kişi yakından ilgilendi hattâ, nereden aldığımı sordular. “Beni taşır mı?” diyen oldu. “Taşır elbette,” dedim, “Herşeyi taşır!” 

   Artık açıp katlamakta da elim çabukluk kazanmıştı. Gözüm kapalı söküp takabilirdim sandalyemi! Vagona girdiğimde, ustaca hareketlerle dört beş saniyede açıyor, ineceğim istasyona gelmeden on saniye evvel de ayağa kalkıp, bir sihirbaz gibi hızla katlıyordum… 

   Bir haftasonu oğlumu da aldım yanıma gezmek bahanesiyle. Çocuk işte, “Baba! Ben oturucam, ben!” diye hemen heyecanlandı. “Gerek yok oğlum, ikimiz de oturabiliriz zaten aynı anda,” dedim. Biraz dizlerim ağrıdı ama söylediğim gibi de oldu. 

   Bir sonraki kalabalık iş gününde, yaşlı bir adam gördüm vagonda. Kimse de yer vermemişti. Kalktım, sandalyeme buyur ettim. İlk başta anlamadı, uzaktan sadece gülümsedi bana. Herhalde modern bir zamazingo olarak gördüğü bu şeye oturamayacağını sandı. İnsanlar nedense bunu gerçek bir sandalye olarak görmüyorlardı! 

   Israr ettim amcaya, beni bile rahatça taşıdığını söyledim; kendisi zaten kürdan gibi, zayıf bir adamcağızdı. Yavaşça eğilerek, çekine çekine oturdu. Sonra birden rahatladı. Bana teşekkür etti, dualar etti! İneceği istasyona kadar oturdu öyle güzelce. Ben de tepesinde bekledim. Sonuçta sandalyenin bir arkalığı yoktu; benim gibi profesyonel olmayan birisi, bir frende tepetaklak arkaya yuvarlanabilirdi. 

   Sonraki günler, başka oturmak isteyenler ile en azından bir denemek isteyen meraklılar oldu. Bazı yolcular oturur oturmaz, “Ay, yapamam ben” diyerek kalktılar, vazgeçtiler. Fakat çoğu insan oturdu. Teşekkür ettiler, bu nazik sandalye ikramım için. Yine “nereden aldınız” diye soranlar oldu çokça. Metroda satıcılık serbest olsaymış da sandalye satsaymışım şurada, iki seferde zengin olurmuşum! 

   Böyle herkes ilgilenince, nazar değdi güzelim kırmızı sandalyeme… Portatif sandalyemi, söylediğim gibi, havalı görüneyim diye pantolon kemerime asıyordum. Bu şekilde, doğaya karşı her türlü önlemini almış, donanımlı ve çok hünerli birisi olarak göründüğümü hayal ediyordum. Ama elime alıp tutsaymışım daha iyi olurmuş! O gün metroya koşarken, ince anahtarlık kopçası kopuverdi, sandalyem tünele yuvarlandı. 

   Bu sefere binmeyip, akıbetine bakmak için bekledim. Vagonlar uzaklaştığında gördüm ki fazla öteye gitmemişti, rayların kenarındaydı.

   Tabii ki tünele inmeye cesaret edemiyordum.

   Çantalı bir adam: “Sarı çizgiyi geçmeyin asla, tehlikeli olabilir,” dedi. 

   Süslü püslü kıyafetli, yaşlı bir kadın: “Önemli birşey miydi ki?” diye sordu. Elbette önemliydi, cadaloz! İki haftadır işe onun üzerinde gidip geliyorum ben. Aşağıda rayların dibindeki çarpık çurpuk metal yığını, bir sandalyeye pek benzemiyordu gerçi. 

   Bu sırada bana yardım etmek isteyen insanlar da oldu. Tepedeki ekranda, yeni vagonların gelmesine daha iki dakika olduğu yazıyordu. Bir adam: 

   “Eğilerek alınabilir belki,” dedi, “Ben belinizden tutarım sizi.”

   Bir kadın cesaret verdi: “İnip alın!” dedi, “Merak etmeyin, bakıyorum ben tünelin ucuna, vagon geliyor mu diye!”

   “Raylarda elektrik olabilir,” dedi başka birisi.

   Bir süre de bunu tartıştık. Raylarda sahiden elektrik var mıydı, varsa ayakkabılarımla yere temas ettiğimde beni çarpar mıydı? Kimsenin elektrik bilgisi bu konuda yeterli değildi. Tam bu sırada, gözü pek, atik bir genç, raylara inmeye kalktı. Yarı beline kadar sarktı aşağıya:

   “Alırım ben ağbi!” dedi.

   O anda yaklaşan vagonların uğultusunu işittik. Belinden tutup yukarı çektim, yirmi yaşlarındaki bu yiğit delikanlıyı. Ucuz bir sandalye için insanları riske atamazdım elbette… Gümbürtüyle perona girdi vagonlar. Ardından belli belirsiz, küçük bir alüminyum çıtırtısı işittim. 

   Sandalyemin ezilmiş halini görmemek için, aşağıya bakmadım ve gelen vagona bindim. Araç hareket etti. Mutsuzluğum her halimden belliydi. Ayaktaydım. Bu mahzun halime acıyarak bana yer gösterdiler, gözü pek delikanlı ayağa kalktı: “Buyur otur ağbi, geçmiş olsun,” dedi.

   Bu kötü olayı ve üzüntümü çabucak atlattım. Ertesi gün internette aynısından, iki tane portatif sandalye siparişi verdim! Birine oturuyorum, birini de yanımdaki arkadaşıma veya ihtiyacı olan bir yolcuya ikram ediyorum.

Öykü, Metin Fidan’ın Kara Karga Yayınları’ndan çıkan “Jüpiter Kaç Lira?” kitabından alınmıştır.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube and Vimeo Embeds
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı