Çocuk şarkısı

Bu aktivitenin anaokulunun tüzel kişiliğini ilgilendiren tarafı ise yadsınamaz boyuttaki ekonomik getirisiydi. Adeta bütün sene bu anı bekliyorlardı


“Bir metro müzisyeninden anaokulu müzik öğretmeni yaratabileceğini düşünmek sağlıklı birinin mantığından çok, işlerini ucuza kapatmak hatta mümkünse hiç para vermeden halletmek isteyen bir insanın düşünce sistemine daha yakındı. Elinde gitar, ağzında mızıka, saçları uzun, yirmili yaşlarda, rock müzik icra eden bir metro müzisyeninin vadettiği, içinde alkol, sigara, kızlar, serserilik hatta biraz zorlarsan dövme, motosikletler ve uyuşturucuya varabilen tekinsiz hayat tarzı, onun beyin kıvrımlarının içinde tavşancık, köpekçik ve sevimli kurbağaların olduğu elektro gitarın distorşın pedalının yerini, orgun adaptörüne bıraktığı bir dünyaya dönüşebilmişti.”

Aslında yanıma ilk yaklaştığında benden para isteyeceğini, en azından önümdeki bozuk paraları görüp parasını bozmamı isteyeceğini düşünmüştüm ama bilakis o uzun vadede bana para vermeyi teklif edecekti. Uzattığı kartta anaokulunun ismi ve temsil ettiği dünyanın özeti olarak çiçek, böcek, kelebek, minvalinden sevimlilik arz eden görseller vardı. Eminim gitar kılıfının üzerindeki bir lira yetmiş beş kuruş iştahını kabartmış, “Bu adam bu paraya burada saatlerce çalıyorsa bizim okulda da 1 saat çalıverir” diye düşünmüş olmalıydı. Bilmediği şey ise benim düzenli aralıklarla biriken parayı kılıfın fermuarlı kısmına doğru süpürdüğümdü. Yoksa kimse, önünde kendi cebindekinden daha çok para olan birine para vermek istemezdi. 

Çok kısa süren konuşmamız sırasında, anaokulu çağındaki çocuklara eğitim verecek teknik ve teorik donanıma sahip olmadığımı, bu işin uzmanlık gerektiren bir iş olduğunu, pedagojik formasyon, gelişim psikolojisi gibi konularda eğitimim olmadığını söyledim. Öğretmenlik hakkında anlattığım her şey gözlerini alamadığı bozuk paralara (konuşmamız sırasında bir lira seksen beş kuruş olmuştu) çarpıp geri geliyordu. En sonunda okulun çok yakın olduğunu işim bitince uğrasam çok iyi olacağını, çay içebileceğimizi söyledi. Hava çok soğuktu ve metronun soğuk koridorlarında, rüzgâra maruz kaldığım bir sırada sıcak çay teklifi aklımı çelmişti. Bira içip sarhoş olan sokak müzisyeni hayalinden, çay içip içini ısıtan müzik öğretmenine dönüşmeme yarım saat kalmıştı. “Ne kaybederim?” diye düşündüm. Hem bu hareket yaşamak istediğim maceraperest yaşam tarzına uygundu. Hayatın sürprizlerine açık olmak filan… yerse! Hem sıcak çay da vardı! 

Metrodaki işim bitince eşyalarımı toplayıp tarif edilen adrese doğru yol aldım. Hava iyiden iyiye kararıyordu ve adres biraz karışıktı. Arka sokaklara doğru ilerledikçe “ulan hiç gitmesem mi?” diye düşündüm. Sonra “boşver n’olucak ya, hem çay varmış” diye okulu aramaya devam ettim. Resmen bir bardak çay içme arzusu bütün müzik kariyerimi ve geleceğimi şekillendiriyordu. Yıllar sonra ünlü, gezgin bir müzisyen olup “Bir Bardak Çayın Peşinde 50 Yıl” isimli otobiyografik romanımla raflardaki yerimi aldığımı, kitabın tanıtım afişinde de krem rengi boğazlı kazak ve kadife ceketim, elimde ince belli çay bardağıyla poz verdiğim bir fotoğrafım olduğunu düşünürken bir çocuk çığlığıyla irkildim. Öyle bir çığlıktı ki bu acaba fark etmeden bir çocuğun üstüne mi bastım diye yere baktım. Ayağımın altında çocuk yoktu. Çığlık kesilmiyor gitgide şiddetini arttırıyordu. Gayri ihtiyari sesin geldiği tarafa doğru yönlenmiştim ki korktuğumun başıma gelmek üzere olduğunu anladım. Ses bir apartmanın zemin katından geliyordu ve bu dairenin bahçesinin duvarında yüzüne asit atılmış gibi çizilmiş Miki Fare ve manitası Mini vardı. Bu ikisinin yanında bir şey daha vardı. Ama o kadar kötü çizilmişti ki ne olduğunu sadece tahmin edebiliyordum. Sarı boya kalmadığı için gagası yeşil renkle boyanmış bir Donald Duck olmalıydı bu yaratık. 

Çok şükür hava iyice kararmıştı da resmi detaylı göremiyordum. Aradığım yerin burası olduğu bahçede gördüğüm çim efekti vermesi için serilen plastik halıfleks ve kırık plastik salıncaklarla birlikte kesinleşti. Şehir hayatı ve dar gelirliliğin birleşimi sonucu sayıları gitgide artan, isminde “özel” geçmesine rağmen pek bir özelliği olmayan merdiven altı bir anaokuluydu bu. Apartmanın ziline basmadan hala bir şansım var diye düşündüm ki ben zile basmadan otomatik, hemen ardından da tam karşıdaki dairenin kapısı açıldı. Artık çığlık sesini hücrelerimde hissedebiliyordum. Yüksek desibel yüzünden kulaklarımın içinden çıtırtılar gelmeye başladı. Kapıya yaklaştığımda biri ağlayan çocuğu içeri kaçırdı. Ben de iki büyük çöp kutusundan, üstünde “temiz” yazanın içindeki mavi galoşlardan bir çifti ayağıma geçirdim. 

İçerisi yumurta kokusuyla, halı kaplı yerleriyle, küçücük sandalye ve lavabolarıyla, camlara ve duvarlara yapıştırılmış kelebek ve uğur böcekleriyle, kapaklarında çocukların resim ve isimlerinin olduğu terlik dolaplarıyla klasik bir anaokuluydu. Beni içeri davet ettiler. Ihlamur ikram ettiler! Ihlamur mu? He valla ıhlamur! Uğruna o kadar zahmete girdiğim, kariyerimi riske attığım bir bardak çayı bile içemedim. Ben ıhlamur içerken beni çağıran adamın az önce cıyak cıyak ağlayan çocuğu kucağına alıp sakinleştirdiğini gördüm. Şimdi ikisi de huzur doluydu. Çocuğu sakinleştiren, pedagojik yaklaşımlar değil adamın açtığı çizgi film, adamı sakinleştiren ise içtiği rakıydı. Bardağına baktığımı anlayan adam “başka türlü çekilmiyor” söylemiyle konuya açıklık getirdi. 

Anaokulunun sahibesi, beni çağıran adamın ablasıydı ve adamın siyah uzun peruk takmış hali gibiydi. Yine oldubittiyle beni, halihazırda içerde olan üç tane çocuğa bir demo ders vermem konusunda ikna ettiler. Çocuklardan en çok şımaranı anaokulunun sahibesinin oğluydu diğer ikisini de, aileleri almayı unutmuştu herhalde çünkü saat dokuza geliyordu. Bildiğim birkaç klasik çocuk şarkısını (kurbağa kuyruk sorunsallı olan ve yarım isimli olan “daha dün annemizin…”) çalıp söyledim. Çocuklar eşlik etmedi. Birisi gitarın sapını yemeye çalıştı. Diğeri de “öğretmenim kakam geldi” diyerek sanatıma tepki gösterdi (böylece “ben böyle sanatın içine sıçarım” olayı fiilen gerçekleşmiş oldu). Kısa dersimi beğendiler (bir lira seksen beş kuruş). Anlaştık. Bir sene boyunca burada müzik dersi verdim. Zevkli bir işti. Ama çocuk sayısı arttıkça daha yorucu bir hale geliyordu. Bu zaman zarfında bahçedeki korkunç resimlerin, apartmanın yanındaki trafoyu boyayan işçiler tarafından, ceplerine onar lira sıkıştırılmak suretiyle yaptırılmış olduğunu da öğrendim. 

Sene sonu yaklaştığında herkeste bir kıpırdanma sezdim. Bunun nedeninin “sene sonu gösterisi” adı verilen, çocukların kılıktan kılığa sokulduğu, dans etmek, şarkı söylemek, şiir okumak, oyunculuk yapmak gibi faaliyetlerle ailelerine ve diğer çocukların ailelerine hünerlerini gösterdikleri organizasyon olduğunu anladım. Bu aktivitenin anaokulunun tüzel kişiliğini ilgilendiren tarafı ise yadsınamaz boyuttaki ekonomik getirisiydi. Adeta bütün sene bu anı bekliyorlardı. Çocukların kostümlerinden tutun gösterinin cd’lerine kadar her şey bu amaca hizmet edecekti. Büyük gün geldi çattı. Davetliler yavaş yavaş gösterinin yapılacağı lisenin konferans salonunda yerlerini aldılar. Biz de kuliste son hazırlıklarımızı yapıyorduk. Kadınlar en kötü makyajlarını yapmışlar, çocuklar her zamankinden daha gürültülü ve hareketlilerdi. Anaokulunun sahibesinin kardeşi ise yine birilerine para vermemeye çalışıyordu. Çok şükür gösteri sağ salim bitti. İyiden iyiye sıkılmaya başladığım bu camiadan ayrıldığıma sevinçliydim. Öpüştük, helalleştik ve hayatımda bu sayfayı kapatıp yeni maceralara yelken açmak üzere 559C’ye bindim.

Bir hafta sonra telefonum çaldı. Arayan anaokulunun sahibesinin kardeşiydi. Sesi çok heyecanlı, telaşlıydı. Hemen gitarımı ve mızıkamı alıp gelmemi söyledi. Benim itiraz etmeme fırsat vermeden durumun çok acil olduğunu ekleyip telefonu kapattı. Yine bir oldubittiyle karşı karşıyaydım. İstemeye istemeye yola çıktım. Hayatta en sevmediğim şeylerden bir tanesi uzun bir süre için vedalaştığım bir yere kısa bir süre sonra dönmektir. Anaokuluna vardığımda yaz tatili olmasına rağmen bazı çocukların bir odaya toplanmış olduğunu gördüm. Televizyonda geçen haftaki gösterinin video görüntüleri oynuyordu. Televizyonun sesi tamamen kapalıydı. Hemen sonra aslında televizyonun sesinin kapalı olmadığını, buraya apar topar çağrılmamın nedeninin tam da bu olduğunu anladım. Her aileye tek tek satıp para kazanacakları gösterinin video kaydında ses yoktu. Para harcamadan iş halletmeye çalışmanın bedelini bu sefer ağır ödemek üzereydiler. Ben ve çocuklardan istedikleri ise aynen gösteride olduğu gibi bütün şarkıları tek tek çalıp, söyleyerek bu görüntülere dublaj yapmamızdı. Kafayı yiyip yemediklerini sordum. Yemediklerini söylediler. Ciddi olduklarını adamın elinde, Mehmet Ali Birand’ın Yaser Arafat’la röportaj yaparken kullandığı ses kayıt cihazının bir benzerini görünce anladım. Onu da bedavaya getirmişti kurnaz. 

Bu işin olamayacağını, senkronu tutturmanın çok zor olduğunu, tutsa bile ses rengindeki farklılığın çok komik duracağını anlatmama rağmen sonuç yine oldubittiyle sonuçlandı. Acaba çocukların ailelerinin haberi var mıydı? Yoksa ulaşabildikleri aileleri “veda partisi yapacağız, çocuğunuzu bırakın, akşam alırsınız” deyip kandırdılar mı? Yirmi çocuğun olduğu gösteriye altı çocukla dublaj yapmaya çalışıyorduk. Senkron bir türlü tutmuyordu. Bizim canlı olarak söylediğimiz şarkı bittiğinde televizyondaki çocuklar hala küçük tavşanlar gibi zıplamaya devam ediyorlardı. Şarkıyı baştan daha yavaş söylüyorduk. Bu sefer de biz daha şarkıyı bitirmeden televizyondakiler, seyircilere selam veriyorlardı. Zorla şarkı söyletilen çocuklar bitap düşmüş, ağlayanlar, çişi gelenler, karnı acıkanlar yürek burkan manzaralar oluşturuyorlardı. Adam, performansları düşen çocukları elinde rakı kadehi ile bir orkestra şefi gibi motive etmeye çalışıyor, sesleri kısıldığı için sadece ağzını oynatan çocukları “söylesenize evladım!” diye azarlıyordu. Çocuklar kapitalizmin soğuk yüzüyle çok küçük yaşta tanışmışlar, hepsi birer çocuk işçi haline dönüşmüşlerdi. Şarkıları yarım yamalak kaydettikten sonra koşar adım dışarı çıktım. Acaba tatilde olan çocukların okudukları şiirlerin, oynadıkları dramaların seslerini nasıl halledeceklerdi? Yoksa abla kardeş, seslerini küçük çocuk sesi gibi yapıp, bir İzel, bir Emel Müftüoğlu performansıyla karşılıklı mı konuşacaklardı onları? Bu düşünce biraz keyfimi yerine getirmişti ki yeşil gagasıyla Donald Duck’ı gördüm. Hava aydınlık olduğu için resimdeki detayları daha net seçebiliyordum. Elinde gitar vardı.

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı