DOLAR

33,0413$% 0.65

EURO

36,0249% 0.4

STERLİN

42,9931£% 1.08

GRAM ALTIN

2.559,20%0,41

ONS

2.411,18%-0,17

BİST100

11.064,85%0,37

İmsak Vakti a 03:38
İstanbul AÇIK 29°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Anıl Yazıyor

Anıl Yazıyor

07 Mart 2024 Perşembe

“Tuvaletteyim abi!”

“Tuvaletteyim abi!”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

   Şu mobbing s.kini iyi bulduk ha! Zira bu kadar çok maruz kaldığımız bir hareketi yıllarca isimlendiremememiz bünyelerimizde bir rahatsızlık yaratıyordu. Tıpkı “başkası adına utanmak” ya da “başkasının düştüğü kötü durumdan zevk almak” gibi. Aslında bunların isimlendirmesini biz Türklerin yapıp dünyanın geri kalanına hediye etmemiz lazımdı. Çünkü bu hareketler bir Hans’tan Helga’dan çok bir Serkan’a bir Duygu’ya yakışıyor.

   Geçen hafta iş yerinde yapmakta olduğum bazı işleri tamamlayıp ilgili yerlere elektronik postayla gönderdim. İşlerim bittiği için de ayıptır söylemesi tuvalete gittim. Tuvalete giderken de telefonumu yanıma aldım. Çünkü ben tuvalette telefonumla oynarım dostlar. İnternette gezerim, haber okurum, instagramda başkalarının hayatlarına bakıp “şu tipe bak tipe, şu hallere bak hallere!” diye yorumlar yaparım. Yani kısacası tuvalete telefonlar girmek benim kırmızı çizgimdir. Ben tuvalette bir yandan işimi görüp bir yandan telefonla oynarken tuvaletin kapısının önünde “ANIIIL ANIIIIIIL!” diye bir kadın sesi duydum. Belli ki işleri gönderdiğim kişi beni arıyordu. Herhalde görsellerde bir tashih olacak, çıkınca hallederiz diye düşünüp işime kaldığım yerden devam ettim. Ama söz konusu şahıs durmuyordu. Bütün ofisi “ANIIIL ANIIIIL” diye inletiyordu. Tövbe tövbe dedim. Bunu dememle telefonumun çalması bir oldu. 

   Arayan O’ydu. Tabii ki açmadım. Çünkü tuvalette telefonla konuşacak kadar özgüvenim yoktu. Hâlâ da yoktur. Telefonu ısrarla çaldırmaya devam etti. Ben de aynı ısrarla açmamaya devam ettim. Aramızda yaşanan bu kısa süreli ısrar savaşı sonucunda sesler kesildi. Ben de vazgeçtiğini düşündüm. Ama yine tuvaletin önünden gelen “ANIIIIIL ANIIIILL ANIIIIL” sesleriyle yanıldığımı anladım. Dedim bu manyak içeri girecek galiba. Kapıyı kırıp beni yaka paça bilgisayarın başına oturtacak. Sonra “yok ya, o kadar da demedik” diye düşündüm. Ben böyle düşünürken tuvaletten içeri bir erkek arkadaş girdi. “Anıl Bey, Anıl Bey” diye adımı bağırmaya başladı. 

   Daha fazla ölü taklidi yapamayacağımı anladım ve içerden tehditkâr bir sesle “Efendim abi!” dedim. Erkek arkadaş “Burcu Hanım seni arıyor” dedi. “Biliyorum abi, telefondan da aradı” dedim. “Tuvaletteyim abi” dedim. Sonra iyice sinirlenip Burcu Hanım’ın da duymasını ümit ederek “TUVALETTEYİM ABİ, S.ÇIYORUM!” diye bağırdım. Ben bunu der demez benim tuvaletin yanındaki iki tuvaletten kahkaha sesleri yükselmeye başladı. Onları duyunca sinirim bozuldu. Ben de gülmeye başladım. Üç tane adam, yanyana tuvaletlerde hem s.çıyor hem gülüyorduk. Sonra ben tuvalette suratını görmediğim adamlarla dertleşmeye başladım; “Tuvalette bile rahat yok abi görüyorsun değil mi olayı! İçeri adam yollamış ya var mı böyle bi şey!” dedim. Diğer kabinlerden bana destek geldi. İşimi bitirip çıktım. Bilgisayarın başına geçtim. Az önce ne yaptığım çok belliydi. Ellerim daha tam kurumadan utana sıkıla çalışmaya başladım.

Devamını Oku

Anten şart

Anten şart
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Birine saygı duymamız için o kişinin, yaptığı ya da sattığı şeyi kafamıza vurduğunda canımızı acıtması gerekir.” 

Ne demek istediğimi örneklerle açıklayayım isterseniz; diyelim bir marangoza gittiniz ve bir dolap yapmasını istediniz. Modeli tarif ettiniz, fiyatta anlaştınız. On gün sonra dolabı almaya gittiğinizde adama: “Eline sağlık ustacığım çok güzel olmuş, ben şimdi bu dolabı alacağım ama sana para vermeyeceğim, hadi görüşürüz” derseniz şanslıysanız küfür yiyip dükkandan kovulursunuz. Eğer biraz daha ısrarcı olup eyleminizi devam ettirirseniz marangozun (cüssesinin durumuna göre) çırağının da yardımıyla o dolabı kafanıza geçirebileceği olasılığını her zaman zihninizin bir yerinde bulundurursunuz. 

Sonuçta dolap… elle tutulan gözle görülen, somut bir varlık. Kapağı var, menteşesi var… Ayağını çarparsan ayağın acır… Çok gerçek yani. Aynı durumda bir bakkala gittiğinizi düşünelim; “Abi sen bana oradan yarım kilo tam yağlı Ezine tart, iki ekmek, bir şişe süt, beş yumurta, bir büyük rakı, biraz bisküvi, üç beş gofret, bir kalem, bir pergel, bir de çikolata ver” dersen, adam bunları hazırlayıp sana poşetleri uzattığında da “Yalnız ben bunların parasını vermeyeceğim” dersen, en yakında duran otuz kiloluk Aydar marka sofralık salamura siyah zeytin tenekesini kafana yeme ihtimalini göze almışsın demektir. Demoklesin kılıcı olmasa da bakkalın pıçaaa kafanın üstünde sürekli sallanır.

Ama tasarımcı, sanatçı öyle mi dostlar! Vur ensesine al lokmasını… Misal bir tasarımcı tanıdığınız olsun, sizin de bir logoya ya da kartvizite ihtiyacınız olsun. Hemen telefonu açın ve işiniz düşmediği için yıllardır aramadığınız arkadaşınızı “Hayırsız niye aramıyorsun!” diye suçlayın. Zaten karşıdaki sanatçı ruhlu, kırılgan biri olduğundan bu siteminiz karşısında ezilecek, hemen alttan almaya, suyunuza gitmeye, kendini affettirmeye çalışacaktır. Yalakalığının zirve yaptığı bir anda da cümlesini bitirmesine müsaade etmeden “Kanka sana işim düştü”yü ya da “Moruk senden çok küçük bir şey istiycem”i yapıştırın. Zaten istediğiniz şeyin “çok çok çok çok küçük, miniminnacık, ufacık bişey olduğunu konuşmanızda belirttiğinizden, bu “değersiz şey” için sizden bir talepte bulunacak hali yok! Hem iki dakikada halleder o, n’olucak! 

Bütün bunlara rağmen, maddi bir beklenti içinde olduğunu sezerseniz de hiç bozuntuya vermeyin “Sana bi bira ısmarlarım artık keh keh keh” diyerek işi şakaya vurun. Yine olmadıysa da “Sen bana hesap numaranı mesaj at” deyin. İşte oldu bitti! Bir işinizi daha beş kuruş harcamadan hallettiniz. “Nasıl ya! Hesap numarasını istedin ya adamın” dediğinizi duyar gibiyim. Safsınız. Dünyanın geri kalanında nasıldır bilmem ama Türkiye’de bir tasarımcının hesap numarasını istemek, o ödemeyi yapmayacağınız anlamına gelir. Yani karşıdakine “ben sana para vermeyeceğim” yerine daha kibar olan “bana hesap numaranı versene” kalıbı kullanılır. Bu sayede ona “para” değil “umut” verirsiniz. Hem zaten bunlar etrafta maddiyata önem vermiyormuş havalarıyla artiz artiz gezmeyi çok severler. Fırsat ayaklarına geldi! “para mı, umut mu?” dersen ağzını yaya yaya “tabii ki umut” demesini bilir çünkü bu cinsler! Sanatçı ruhlular, duyarlı, hissiyatlı kimseler olduklarından telefonu açıp da “birader n’oldu bizim ödeme” diyemeyeceklerinden arayamazlar da.  Çünkü onlar o sırada sizin adınıza utanmakla meşgullerdir. Bırakın kendi kendilerine başkasının namına utanıp dursunlar.

Peki nasıl oluyor da biz bu insanlara para vermeden hayatlarımızı devam ettirebiliyoruz? Çünkü onlardan korkmuyoruz, çünkü ürettikleri ürünü kafamıza attıklarında canımızın acımayacağını biliyoruz. Ben şimdiye kadar Adobe Photoshop programıyla müşterisine saldıran bir tasarımcı görmedim. Öte yandan parasını alamadığı için müşterisine boyalarını fırlatan bir ressamın bu hareketi başlı başına bir güncel sanat performansı olarak algılanır. Görenler “Ne kadar sinirlenmiş” demek yerine “Çok etkileyici performans, bravo” deyip alkışlarlar. Bu bağlamda iş görüşmesine gidecek tasarımcı kardeşlerime naçizane bir tavsiyem olacak: Portfolyonuzu sunmak için yanınıza laptop ya da taşınabilir bellek gibi küçük aletler almak yerine masaüstü bilgisayarlarınızı alın. Bir kolunuzun altında dev gibi Pentium bilgisayar kasası, kasanın üstüne konulmuş klavye ve mouse, yerlere sürünmesin diye paket lastiğiyle bağlanmış kablolar, diğer koltuk altınızda eski kasa Philips monitör, isteğe bağlı olarak hoparlör, yazıcı ve tarayıcınızla bu iş için ne kadar emek harcadığınızı belli edin. 

90’lı yıllarda Mecidiyeköy’de ağustos sıcağında bilgisayarına ses kartı taktırtmak için dükkan dükkan gezen, körüklü otobüslerde ömrü çürüyen lise talebeleri gibi emek harcayın ki karşıdaki kişi yaptığınız işin zorluğunu anlasın. Sekreter “Sizin randevunuza daha bir saat var, erken geldiniz” dediğinde “Benim işim uzun. Siz bana toplantı odasını gösterin” deyip kırk dakika boyunca yerlere çömelmiş kablolarla boğuşarak masaüstü bilgisayarınızı toplantı masasına kurmaya çalışın. Arada kafanızı bilerek masaya çarpın, ah uh gibi zorlanma sesleri çıkarın. Görüşmeniz bittikten sonra da “Siz gidebilirsiniz benim biraz işim var” deyip bu sefer de bilgisayarı sökmeye başlayarak kendinizi iyice acındırın. Çünkü biz başka türlü anlamayız. Sizi sinirlendirdiğimizde o bilgisayar kasasının kafamıza inebileceğini, pekmezimizi akıtabileceğini hissetmek isteriz biz.

Soyut sonuçlar ürettiği için insanlar tarafından ciddiye alınmama riski taşıyan bir başka sektör de spiritüellik sektörü. Bu sektöre gönül vermiş okuyucularımıza da “alet” kullanmalarını salık veriyorum. Mesela bir kişinin el falına bakmak yerine tarot falına bakın, ya da daha iddialıysanız yıldız haritası çıkarın, karşıdakinin elle tutacağı somut bir şeyler olsun masada. Şöyle düşünün; iki tane terapist var; biri, “sendeki duygu durumu değişimlerini hissedebiliyorum” diyor, diğeriyse “ben de bir anten var, senin duyguların değiştikçe bu anten dönecek” diyor. Şimdi size soruyorum; siz olsanız hangisini tercih edersiniz. Tabii ki antenli terapisti! Çünkü ben bir işe para vereceksem karşılığında bir ekipman beklerim arkadaş. Yok öyle hissetmek, zannetmek…o anten dönecek! (Bu cümleyi işaret parmağımın yanını masaya tak tak tak diye vurarak yazdım) 

Buraya kadar gelmişken bakır çubuk, kablo, dut dalı ya da  bio enerjiyle su arayanları anmadan geçmek olmaz. İnternette “su bulan adam” diye videolar arattığınızda en gerçekçi olanların prodüksiyona en çok para harcayanlar olduklarını görürsünüz. Mesela Türkiye’de kabloyla su bulma görüntüsü olan en meşhur kişinin bu videoyu oluştururken yaptığı harcama, birbirlerine içi su dolu şaşal şişesi fırlatan gençlerin yöğmiyelerini de eklediğimizde aşağı yukarı “0” (yazıyla sıfır) liradır. Bu yüzden sanki toprağın altında su değil de elektrik bulmuş gibi hareketler yapmakta, Fatboy Slim grubunun Push The Tempo şarkısının klibi gibi gerçekliğini yitirmektedir. 

Öte yandan Russel Crowe’un, Water Diviner filminde aynı yöntemle çok daha gerçekçi bir şekilde su bulduğunu görmekteyiz. Peki nasıl bu kadar gerçekçi olabiliyor. Şöyle söyleyeyim; “Russel’ın bize gelişi 13.260 TL” (yazıyla onüçbinikiyüzaltmış). İstanbul – Sydney uçuşlarına bakın bakalım tek yön, bir kişi, ekonomik sınıf, her şey dahil ne kadarmış? Düşün adam üşenmiyor buraya kadar geliyor, yetmiyor, uçak bileti parası hariç 22,5 milyon dolar daha harcayıp film çekiyor, o da yetmiyor bir de filminde Cem Yılmaz’la Yılmaz Erdoğan’ı birlikte oynatıyor. Eee, sen bu kadar emek ve para harcarsan biz senin bırak bakır boruyu stres bileziğiyle bile su bulduğuna inanırız birader.   

Devamını Oku

Öyle bir hareket yaptı ki…

Öyle bir hareket yaptı ki…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Şimdi size internet haberciliği taklidi yapacağım; “ÖYLE BİR HAREKET YAPTI Kİ…”merak edip tıkladınız. Karşınıza çıkan fotoğrafın altında bir satır yazı, habere konu olan şahıs meğerse elini cebine sokmuş. Ya da “TÜRKİYE’Yİ SARSAN OLAY!” başlığını gördünüz. Türkiye’de yaşayan biri olarak merak edip tıkladınız. Alakasız bir haber… Türkiye’yi sarsan olay beni niye sarsmıyor! Ben Türkiye değil miyim!

Sosyal medya haberciliği “ne kadar tık, o kadar para” sistemine dayandığı için bu gibi durumlar sıklıkla yaşanır oldu. 90’larda televizyon haberciliğinin “klip haber” anlayışı günümüzde “fotoroman haber”e evrildi. Hangisi daha kötü kararı siz verin. Son dakika haberlerini kaçırmamak için telefonunda haber sitesi bildirimlerine izin veren biri olarak bu tuzağa çok düşüyorum. Kırk yılda bir ilgimi çeken bir haber olduğunda da haberin tamamını okuyana kadar uğramadığım taciz kalmıyor. Başlığa tıklıyorum bu sefer karşıma reklam videosu çıkıyor. Reklam videosu bitene kadar kulağımı kapatıp girilen şifreye bakmadığını belli etmeye çalışan moto kurye gibi kafamı başka yöne çeviriyorum. O bitiyor bu kez de sayfanın kendi pop up’ları ekranı kaplıyor. Onların çarpılarını bulup sağlı sollu kapatıyorum. Balta girmemiş bir ormanda elindeki baltayla ilerleyen bir maceraperest gibi…aç parantez. balta girmemiş ormana baltayla girildikten sonra artık o orman balta girmiş orman oluyor. Kapa parantez. Nihayet habere ulaştığımı sanıyorum ama ne mümkün! 

Bu kez de her cümle için yeni bir ekrana tıklamam ve aynı sarmalı defalarca yaşamam gerekiyor. Gazetede olsa 10 sütun santimi geçmeyecek haberi okumak için onlarca alakasız şey görüp bir sürü megabayt tüketiyorum. Bunlar da yetmiyormuş gibi bu haber siteleri sonsuza kadar tıklamaya devam etmemi istediği için haberin sonunda beni kandırmaya çalışıyorlar! Nasıl mı? Diyelim haber bitecek, son cümle şöyle olsun “…genç oyuncu açılışta beyaz kıyafetiyle adeta bir kuğu gibiydi…”. Bundan sonraki sayfada; “biraz da kuğuları tanıyalım; kuğular ördekgiller familyasına ait çok iri ve genellikle beyaz…” diye bu sefer de kuğular hakkında bilgi vermeye başlıyorlar. Ve mantık yine aynı: bir cümle, bir fotoğraf! Yani biraz boş bulunsanız saatlerce tık tık tık tık diye mala bağlar “dünyanın en zengin insanları listesi”nden “kurbağaların akıl almaz cinsel hayatına” yumuşak bir geçiş yapabilirsiniz. 

Celal Şengör’ün ateizm hakkındaki konuşmalarını ararken Arif’in Manchester’a attığı gole gelen youtube gezginleri gibi sosyal medya dehlizlerinde kaybolabilirsiniz. Ben de bu tuzaklara düşmemek için haberlerin sadece başlıklarını okuyorum. Bu kez de beynimde yarım yamalak bilgiler oluşuyor: “KORKUTAN DEPREM, YIKILAN BİNALAR VAR! (kim bilir nerede? ölü, yaralı var mı acaba?) “BARCELONA’NN YILDIZI TÜRKİYE YOLUNDA” (Messi’yi mi aldık?) “METEOROLOJİ’DEN İSTANBUL İÇİN UYARI” (Büyük ihtimalle fırtına filan geliyordur?) gibi yalan yanlış bilgileri tahminlerimle şekillendiriyorum. Onlara para kazandıracağıma kendi yalan gündemimi yaratırım. Ancak tıklamaktan gelen gücümüzü kullanırsak bu sistemi yıkar, bu oyunu bozarız arkadaşlar!

Devamını Oku

Kemerlerinizi bağlayın… Batıyoruz!

Kemerlerinizi bağlayın… Batıyoruz!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Size bir soru: Bir dükkanın batacağını nasıl anlarsınız? Bilanço? Kar-zarar? Yatırım? Yöneticilerin tutumu? Hiçbiri değil. Eğer bir yer çiğ köfte satmaya başlamışsa çok yakında batacak demektir. Çevrenizde sinek avlayan kafeler, marketler, kebapçılar, büfeler görmüşsünüzdür. Bütün bunların batmaya yakın tutundukları son dalları çiğ köftedir. Bir sabah bi bakmışsınız evinizin karşısında aylardır sigara standı bomboş duran market bir köşesinde çiğ köfte dürüp satmaya başlamış. Yolun biraz ilerisinde iki ay önce büyük prodüksiyonla açılış yapmış (hapçı dj ve eroinman palyaço) kimsenin uğramadığı neon tabelalı piliççi, çiğ köfte tezgahını girişe koymuş. Çiğ köfte satmaya başlayıp da batmayan tek yer çiğ köftecinin kendisidir! 

Yalnız bu bağlamda çiğ köftecilerin batması da çok sancılı oluyor. Çiğ köftecinin sinek avlayanı, tam sinek avlıyor dostlar. Ben, iki ay boyunca hiç iş yapmayıp en sonunda çiğ köfte tezgahının yanına waffle tezgahı koyan, yine satış yapamayınca ÇİĞ KÖFTE+WAFFLE+ÇAY= 10 TL. kampanyası yapan, buna rağmen beklenen müşteri patlaması yaşanmayınca altın vuruşunu bu kampanyanın üstüne Minions tişörtü hediye ederek yapan adamın harman olduğu yerden geliyorum. Anlattıklarım size abartıymış gibi gelebilir ama Allah belamı versin doğru söylüyorum! Bir çoğunuzun “bela okuma” dediğini duyar gibiyim. Tamam okumam ama doğru söylüyorum.

Millette ne kadar çok para var dostlar! Allah daha çok versin kimsenin parasında gözümüz yok da iş yapmayacağı bu kadar belli olan yerleri bir sürü masraf edip açıyorlar sonra da müşterinin oturacağı sandalyeye oturmuş başını öne eğmiş fıttırı fıttırı cep telefonlarıyla oynuyorlar ya! Ben, bana hizmet edecek adamı benim oturacağım sandalyede otururken ya da cep telefonu, dizüstü bilgisayarını almış bir şeylerle uğraşırken görürsem oraya giresim gelmiyor, onu rahatsız etmek istemiyorum ne yalan söyleyeyim. Facebook’ta arkadaşlarının tatil fotolarını like’larken “bana bir kıymalı bir patatesli kır pidesi bir de limon” diyesim gelmiyor. Kimse esnaf kan ağlıyor demesin! Sokağa atacak bu kadar para olduğuna göre kimsenin ağlamaya hakkı yok! 

İnsan bir strateji belirler, bir iş planı yapar, lokasyona bakar, etrafı gözler…yok… bunlar paldır küldür pet shop’un boşalttığı dükkana elektrikçi açıyor, ondan bilgisayarcı devralıyor, sonra sırasıyla, pideci, döşemeci, balıkçı, kafe, berber, eczane, bijüteri, kahvaltıcı, manav, en son da tahmin edeceğiniz gibi çiğ köfteci… Ve bunların hepsi bir senede oluyor. Arka arkaya bu kadar iş kolu sayınca aklıma şimdiye kadar gördüğüm en acayip konsept geldi; sol tarafı kuruyemişçi sağ tarafı kırtasiye olan, hermafrodit bir dükkan görmüştüm yıllar önce. Kuruyemişçinin kese kağıdı bitince kırtasiyeden A4 zarf istiyordu, kırtasiyecinin bir avucunda sürekli leblebi vardı filan, çok değişikti. Sonra o dükkana ne oldu bilmiyorum ama her halde hangisi daha çok geliştiyse diğerini aldırıp yola o sektörde devam etmişlerdir.

Devamını Oku

Eskiden ne güzeldi!

Eskiden ne güzeldi!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Eskiden ne güzel, radyoda bir şarkı duyup hoşumuza gittiğinde, adını da bilmiyorsak, kasedini almak için müzik marketteki adama “Şöyle bi şarkı var ya hani” deyip tanımadığımız etmediğimiz adamın kulağına şarkıyı mırıldanırdık. O da “Haa sen şunu diyosun…” diye şarkının devamını mırıldanır, biz de “Hah o işte o!” diye heyecanlanır kasedimizi alır eve giderdik. O günün teknolojisi en çekingen insanı bile zorla sosyalleştirirdi.   

İstiklal Caddesi’ndeki müzik market ve kitapçı sayısının, dönerci sayısından fazla olduğu yıllardan bahsediyorum… Şimdi tutup da size “Aaah ah o günler ne de güzeldi, hey gidi hey, levi’s 501’siz kimse sokağa çıkmazdı!” diye nostalji seviciliği yapacak halim yok ama “Aaah ah o günler ne de güzeldi dostlar”. O zamanlar kasetçide, kitapçıda çalışmak havalı işlerdi. Şimdiki, hem kitabevi hem müzik market hem kırtasiye hem oyuncakçı hem de kafeterya satış mümessilleri gibi bilgisayar başında durup “Yazarı kim demiştiniz?” deyip, arama kısmına Douglas’ın sadece “do” sunu yazıp karşısına çıkan bilgiye göre “yok” ya da “var” demekten daha fazla bir şeyler gibiydi. Her kitabı eliyle koymuş gibi bulan (ki zaten onları raflara büyük ihtimalle eliyle kendileri koyardı) gerektiğinde kitap tavsiye edebilen, edebiyat eleştirisi yapacak kadar konuya hakim insanlardı. Müzik reyonunda çalışanlarsa en detone insanın en alakasız mırıldanmasından bile aradığı şarkıyı bulabilecek kadar işinde yetkin, adeta bugünün ayaklı ve duygulu shazamlarıydı.

Ben de hep böyle bir yerin müzik reyonunda çalışmak isterdim. O iş sadece insanların ismini bilmediği şarkıları bulmaktan ibaretmiş, sanki hiç depo sayımı yapmıyorlarmış, ağzına kadar kaset dolu kolileri taşıyıp raflara yerleştirmiyorlarmış, mesai bellerini bükmüyormuş gibi gelirdi bana. “Ses bulmacası” çözmek gibi ne güzel iş derdim. Bugün bile hısımlarım, arkadaşlarım arayıp “Ya Anıl şöyle bir şarkı vardı ya hani” deyip mırıldandıklarında eğer o şarkıyı ben de biliyorsam dünyalar benim olur dostlar! Beni mutlu etmek istiyorsanız yapacağınız şey belli; önce aklınıza bir şarkı takın (illa bir albümde yer alan bir şarkı olmasına gerek yok, 20 sene önce izlediğiniz bir çizgi filmin jenerik müziği ya da 30 senelik bir reklam filminin müziği de olabilir) sonra onu bana sorun, biraz mırıldanın “Bu neyin müziğiydi ya?” deyin. Ben de şayet biliyorsam hemen gerisini getireyim, hatta o şarkıyla ilgili gereksiz saçma sapan bilgileri de peşi sıra ekleyeyim, sonra yüzümüzde salak bir gülümsemeyle bakışalım ve konu kapansın.

Şimdi böyle yazdığımda benim hayatta yapmaktan mutlu olduğum şeyleri bugün teknolojinin hazır bir şekilde önümüze koyduğunu görüyorum. Artık kimseye muhtaç olmadan radyoda duyduğunuz şarkının ismini telefon programlarıyla şıp diye bulabiliyoruz, o şarkı hakkındaki her türlü gerekli, gereksiz doğru, yanlış bilgiyi de yine internet sayesinde anında öğrenebiliyoruz. Yani en basitinden artık bana ve benim gibi adamlara gerek kalmadı. Bu teknoloji, benim gibi insanların mutluluğunu, yıllardır yaptığı (saçma sapan da olsa) birikimini elinden aldı. Eskiden ne güzel, biraz bilgimizin olduğu bir konuda hiç bilgisi olmayan birini kıstırırsak ahkâm kesebiliyor, artistlik yapabiliyorduk. Doğru yanlış olması önemli değildi, eğer biraz ikna edici konuşabiliyorsak hemen karşıdakini inandırabiliyorduk. İşkembeden sallama özgürlüğümüz vardı. Şimdi sıkıysa salla! Bırak az bildiğin konuyu, uzman olduğun konu hakkında konuşurken bile diken üstündesin. Çünkü artık herkes elinde kütüphaneyle geziyor. En ufak bir yanlışında sen daha arkanı dönmeden elindeki akıllı telefonu gözüne sokarak “Yoooo öyle değilmiş” diye pişkin pişkin laf yetiştiriyor. 10 yaşında velet bile artık 10 saniyeliğine her şeyin uzmanı! 

Böyle tiplerle muhabbet de edilmiyor dostlar! Bir düşünün arkadaşınızla oturmuşsunuz, laflıyorsunuz ama onun arkasında filmlerdeki gibi merdivenli dev bir kitaplık var. Siz bir şey söylüyorsunuz, o bir anda pat diye ayağa kalkıyor bir sincap gibi fıtı fıtı fıtı fıtı diye kitaplığa tırmanıyor sonra bir kitapla yanınıza geliyor, ilgili sayfayı size gösterip “Doğrusu buymuş, senin söylediğin değilmiş” diyor. Siz biraz bozuluyorsunuz. Ama arkadaşınız sonuçta, muhabbete devam ediyorsunuz. Sonra sohbetin başka bir yerinde tekrar kalkıp koşarak kütüphanenin alt katındaki ses ve video arşivi kısmına gidiyor. Bir televizyon, video oynatıcı ve VHS kasetle geri dönüyor. Size bir şeyler gösterip az önce söylediğiniz başka bir bilgiyi düzeltmeye çalışıyor. Kısacası muhabbetin içine ediyor. Böyle iletişim mi olur ya? Belki anlattığım şey fantastik gelmiş olabilir ama bugün yaşadığımız şey tam da bu! Şimdiki muhabbetin 90’lara uyarlanmış hali. Hiç bir farkı yok. Böyle manyakça bir ilişkinin içinde hangi insanoğlu yer almak ister dostlar! Benim önerim şu; kimse muhabbet sırasında akıllı telefon kullanmasın. Varsa karşıdakinin anlattıklarında kafanıza yatmayan bir şey o sırada ikna olmuş gibi yapın eve gidince nereye bakıyorsanız bakarsınız. Adamı hasta etmeyin!

Yazı buralara nasıl geldi tam anlamadım ama ben size özetle eskiden yapmak istediğim işlerden bahsediyordum galiba. Yıllar önce kıskandığım bir başka meslek de düğünlerde elinde davetlilerin zoraki çekilmiş fotoğraflarıyla gezerek fotoğraftaki kişinin kim olduğunu bulup ona fotoğrafını satmaya çalışan adamın mesleğiydi. Bir dedektif gibi, keskin bakışlarla, karanlıkta, dans eden insanların arasında, göz yakan ışık ve kulak yakan seslerin içinde ciddiyetini hiç bozmadan gezerdi. Fotoğraflardaki insanların iki saat içinde yaşadıkları inanılmaz değişimin canlı tanığı olurdu (zaten tanık dediğin canlı olur, canlı değilse delildir) Bu işi yapanlar sanki hep kendi kendilerine şöyle düşünüyorlarmış gibi gelirdi; “Gecenin başında masalarında sakin sakin oturup paçanga böreğine yer kalsın diye ordövr tabağına dokunmayan fotoğraftaki bu nezih çift, acaba şu anda pistte kendinden geçmiş şekilde roman oynayan çift mi? Adamın kafasına geçirdiği kravat bu fotoğraftakiyle aynı… Hımmm ama kadının saç şekli biraz değişmiş sanki… Adamın kareli ceketi nerede peki? Beline sokuşturmuş olmalı… Evet tahmin ettiğim gibi belinde… Kesinlikle bunlar onlar.” 

Ben bu işi yapıyor olsaydım insanları gafil avlardım. Fotoğraftaki kişiyle dans eden adamın aynı kişi olduğu kanısına vardığımda adam tam kapalı gözlerle dizlerinin üstüne çökmüş hayali çamaşır yıkama figürüne girmişken fotoğrafını bir anda eline tutuştururdum. Neye uğradığını anlamadan fotoğrafı kakalardım. Çünkü kimse, bütün gözler üzerindeyken cimri ya da fakir biri gibi görünmek istemez. Bu meslekle ilgili bir de film projem vardı; düğün fotoğraflarını almamak için fotoğrafı her çekildiğinde tuvalete gidip kılık değiştiren bir adam ve onu 20 yıldır her düğünde takip edip yakalamaya çalışan bir düğün fotoğrafçısının hikâyesi. Başrollerde de Tom Hanks ve Leonardo DiCaprio’yu düşünüyordum. Leo’yu kolbastı yaparken görmek için bile milyonlarca insanın sinema salonlarına koşacağına emindim.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.