Metin Fidan’dan bir öykü: Yağ filtresi

Otomobil demek daha hoşuma gidiyor. Araba kelimesi biraz çocuksu, öküz arabalarına da araba deniyor sonuçta.


46
10 Paylaşım, 46 Beğeni

   Otomobilimin tekerlerini de yıkadıktan sonra, elimdeki fırçayı ağaca dayadım. Işıldayan kaportayı, pırıl pırıl olmuş jantları ve lastikleri gururla seyrettim. Arka koltuktaki bisküvi kırıntılarını şarjlı süpürgeyle temizlemiş, motorun eksilen yağını da tamamlamıştım. Şimdilik bir eksiği, hatası yoktu. Çok güzel bir otomobildi! Nedense, gene de içimde buruk bir sevinç vardı sevgili okurlar.

   Çünkü benim gibi, az kazanan züğürt bir adamın aslında otomobili filan olmaması lazım. Yattığı yerde para harcıyordu bu meret! Bahçeden dışarı çıkarmak istersem, bir süre sonra benzin almam gerekecek, bu zaten en temel ve en acı gerçek. Fakat dediğim gibi, bir metre bile hareket ettirmeseniz, hattâ hiç çalıştırmasanız da korkunç masrafı var. Yılda iki defa vergisi, trafik sigortası ücreti, muayene parası… Ne saçma işmiş bu, bahçede duran araba için para ödemem ben derseniz, bildiğim kadarıyla aracın trafikten kaldırılması, yani kaydının silinmesi bunun tek çözümü. Vazgeçtim yav, arabamı özledim deyip tekrar kayıt ettirmek isterseniz, alınacak ruhsat, plaka vb. bir yığın ücreti hatırlatalım. Herneyse, en önemli masraf kapısını sona sakladım: Tamir ve yedek parça masrafı! 

   İşte asıl buna katlanamıyordum, gücüm yetmiyordu. Kuş kadar maaşımın yarısını götürdüğü oluyordu. Sadede gelirsek, benim gibi güç belâ ve şehirde yaşayan bir adamın, bir otomobilinin olması, lüksten başka birşey değildi! Herhalde otomobil kullanmayı çok seviyordum. Bu makinelere karşı tuhaf bir saygım vardı. Dikkat ettiyseniz, onlara basit bir şekilde araba bile demiyorum. Otomobil demek daha hoşuma gidiyor. Araba kelimesi biraz çocuksu, öküz arabalarına da araba deniyor sonuçta. Otomobil kelimesinde daha soylu, daha gizemli birşey var sanki. 

   Otomobilimden vazgeçmemek, ama cüzdanımı da koruyup ayın sonunu getirebilmek için, herşeyiyle ben ilgileniyordum. İlk başta bu olay çok hoşuma gitmişti! Makinelerle ilgilenmek, onların içine kafamı sokmak, altına yatmak, cıvatalarını filan sıkmak, erkeksi bir uğraştı. Hem spor yapmaya da benziyordu. Ayrıca fazladan bir hobi sahibi olmuştum. 

   Gün gelip de bıkıncaya kadar neler yapmadım ki. Lastiklerini her zaman kendim söküp taktım. Yağını, aküsünü tek başıma değiştirdim. Çürüyen bagaj döşemesini atıp, komple yeni ince halı döşedim. Vites topuzu kenarındaki plastik bölümde bir-iki sigara yanığı vardı; oradaki büyük parçayı söktüm, sprey boya ve zımpara yardımıyla, fabrikadan çıkmış kadar olmasa da gıcır gıcır yaptım. Radyo-Cd çalarını ve dört hoparlörünü, elektrik bilgim az olduğundan internetteki videolara bakarak, oyuklarına kendim taktım. 

   Bir keresinde hiç üşenmedim, arabanın bütün koltuklarını söktüm, üçüncü kattaki dairemin balkonuna çıkardım! Bahçede yapamazdım bu işi, çünkü çabuk kurumaları gerekiyordu. En iyi güneş alan yer balkonumdu. Otomobilimi de acil durumlar için koltuksuz bırakmak istemediğimden, sırayla, bir gün arka koltuğu, ardından ön yolcu koltuğunu ve son olarak sürücü koltuğunu çıkardım yukarıya. Onları güzelce sabunladım, fırçaladım, kuruyunca yerlerine taktım. Kendim bile berberde saçımı yıkatmayıp, evde yıkıyorken, oto-kuaför denilen bir yere otomobilimi bırakmayarak ne büyük kâr ettiğimi tahmin edersiniz artık. 

   Yedek parça lazım olduğunda, otoparça satan dükkanların bulunduğu semtlerde ve otosanayi sitelerinde dolanıyordum. Ben istemez miydim, deli divane gibi etrafta dolaşmayayım, parçanın orjinalini alıp kurtulayım. Ama mümkünatı yok. Bazen kaliteli yan-sanayi ürünlere de bütçem yetmiyordu, onların bile daha ucuz ve uyduruklarını satın alabiliyordum. Bir de, adına ‘çıkma’ denilen, hurda bir arabadan sökülmüş ama hâlâ iş gören parçalar vardır. Hurdacılarda satılırlar ve sıkı pazarlık etmek gerekir. Sol kapının çürüyen lastik fitilini ve kırılan arka farı, bu şekilde halletmiştim. Hurdacı, o kadar kendinden emin konuşmuştu ki, hiç pazarlık edememiş, adamın ilk söylediği fiyata almıştım. Gene de sıfırından çok ucuza gelmişti.

   Yalnızca bir keresinde otomobilime orjinal parça alabildim ve çocuklar gibi sevindim! Silecekler için ön cama su sıkan, küçük fıskiye parçasıydı bu. Ucunda minik delikler olan, bit kadar bir plastik! Parçacı, yeminler etmiş, orjinal marka olduğunu söylemişti. Üzerindeki küçük kelimeleri evde büyüteçle okuyup, otomobilin kitabına bakarak kontrol ettiğimde de sahiden öyle olduğunu görünce, mutluluktan gözlerim dolmuştu. Tuhaf bir duyguydu! Orjinal diye arzuladığınız şey, basit ve kötü bir bir eşya, hattâ kötü bir insan olsa bile, bütünün gerçek bir parçası olduğundan kesinlikle onu istiyordunuz gene. 

   Bu arada, otomobilim ilk başlarda yüzde doksanbeş orjinaldi. Eskiyen veya bozulan parçaları yan-sanayi parçalarla değiştirdikçe, bu oran yıllar içinde düştü! Neredeyse bir tek motor ve koltuklar orjinal kalmıştı. 

   İmkansızlıklar sebebiyle, zamanla daha karmaşık şeyleri de kendim yapmaya başlamıştım. Örneğin Kore malı bir fren hidrolik yağı deposunu, yerine kendim taktım. Anahtarla sıkarken biraz kenarını ezip büzsem de, sonra Japon yapıştırıcıyla yapıştırdım. Az birşey damlatıyordu ama, olsun. En az 100 lira kâr etmiştim parça ve işçilik parasından! Lafın burasında şunu eklemem gerekiyor: Beni on parmağında on marifet, çok becerikli birisi sanmayın sevgili okurlar. Alâkası yok. Daha çok deli kuvvetiydi bu! İmkansızlığın verdiği inatçılık gücü sayesinde yapıyordum bunları. 

   Hikayemize konu olan o gün, daha zor bir işe kalkışmak üzereydim. Arabanın yağını kolayca değiştirdiğimi söylemiştim. Aradan fazla zaman geçmiş ise yağ filtresini de değiştirmek gerekir. Gene parçacıları saatlerce dolaşmış, kaliteli bir yan-sanayi filtre bulmuştum. Gününü ayarlamıştım ve otomobilin altına yatıp değiştirecektim. 

   Tamiratın beni korkutan tarafı, silindir bir gazoz kutusu şeklindeki bu filtrenin, aracın altında, çok karmaşık bir yerde bulunmasıydı. Önce arabayı bahçenin ortasına, en uygun biçimde park ettim. İkinci kattaki ihtiyar kadın, gene itiraz etti buna. Bahçenin akşamüstü ona lazım olduğunu söyledi. 

   Hem bir bahçe, hem de bir arabalık garaj yeri olabilen bu boşluk, binanın ortak alanıydı. Ama daha çok bu kadın kullanıyordu. Akşama kadar burada, çardağın altına koyduğu plastik sandalyelerde oturup kilolarca bezelye ayıklıyor, ya da komşu binalarda oturan yaşlı kadın arkadaşlarını çağırıyor, hava kararana dek konuşuyorlardı. Geceleri otomobili içeri park edebilsem de, gündüzleri böyle sorun çıkıyordu. O sinir bozucu plastik beyaz sandalyelerini ve kocaman beyaz masasını, bilerek bir kenara çekmiyor, arabayı park edeceğim alanın ortasında bırakıyordu. Ben de keçi gibi inat edip, büyük kapıdan içeriye otomobilimi sokuyor, masanın dibine kadar sürüyor, hattâ tamponla sandalyeleri biraz ittiriyordum. 

   Gene de komşumdu sonuçta. “Ev alma, komşu al” demişler! Çok severim bu sözü. Kavga çıkarmadım. Akşam üzeri olmadan işimin biteceğini belirttim. Söylenmeyi bıraktı, sakinleşti. 

   Kirlenmiş motor yağını bir leğene boşalttıktan sonra, ordan küçük bir bidona aktardım, bidonu bir kenara koydum. Bagajdan krikoyu çıkartıp, arabayı yerden yükselttim. Bu ofis kalemtıraşı gibi ufacık aletin, ikibuçuk tonluk aracı nasıl havaya kaldırdığını anlamıyorum? Japon, yapıyor işte! Allahtan krikom orjinaldi. Daha sonra beton zemine kartonu serdim ve otomobilin altına yattım. 

   İlk onbeş dakikam, altımdaki kartonu kıçımla oynatıp, zeminde yer değiştirerek, yağ filtresinin arabanın neresinde olduğunu bulmaya çalışmakla geçti. İnternet videolarına dikkatle bakmıştım, fakat buraya uzanınca kafam gene karışmıştı. Bir sürü acayip boru ve kablo vardı, ayrıca kurumuş çamurdan ve pislikten hiçbirşey net gözükmüyordu. Neyse ki el yordamıyla da olsa nihayet buldum. 

   Tabii, önce eski filtreyi oradan çıkarmak gerekiyordu. Fakat elim iyi uzanamıyordu o kısıma. Boruların arasında, çok zor bir yerdeydi. Uzansam bile, nasıl sıkıp gevşetecektim? Bir iki kere denedim, hayatımdan soğudum o anda. Bir milim kıpardatmak mümkün değildi! 

   Arabanın altından sürünerek dışarıya çıktım. Alçak bahçe duvarının arkasında, yaşlı kadının oğlunu gördüm. Anası gibi tuhaf, sinir bozucu bir tipti. Bir ticari minibüsü vardı. Aracını, kıçı yolda kalacak şekilde, uyduruk bir biçimde kaldırıma park etmiş, anasını ziyarete gidiyordu. Bahçeye girdiğinde, “Kolay gelsin?” dedi. O her zamanki gizli sırıtışıyla, bir soru biçiminde söylemişti bunu. Eh, ben de anlattım. Biraz da kendimi acındırarak anlattım. Çünkü yağ filtresini yerinden gevşetebilmem için, yağ filtresi anahtarı denen bir alete ihtiyacım vardı. Bunu da, aşağıdaki köprüyü geçince sıralanan tamirhanelerde bulabilirdim. Oraya kadar iki dakikada beni götürüp getirebileceğini düşünmüştüm. Hattâ bu maksadımı belli eden bir cümle bile kurdum: “Araba krikoda duruyor şimdi, başından fazla uzaklaşmam riskli. Yoksa yürüyerek de gidip alabilirim de…” 

   Artık teklif etmesini bekliyordum. Bön bön suratıma baktı. Önüne döndü, binanın kapısından içeriye girdi… 

   Ben de evime çıkıp mola verdim biraz. Dünden kalan yarım tencere makarnayı yedim, yarım şişe çilek aromalı içecek içtim. Üzerimdeki yağlı eşofman altını ve atleti değiştirmeden dışarıya çıktım, aşağıdaki tamirhanelere yürüdüm. 

   On dakikada gidip geleceğim için temizlenmeye gerek görmemiştim. Hem sokakta böyle bir sürü, üstü başı kirli dolaşan alçıcı, boyacı çalışanı görüyorduk, utanacağım birşey yoktu. Gene de emin konuşmamalıyız. Herkes nereden bilecek, yağ filtresini kendisi değiştirmek için az önce otomobilinin altına yatan, tutumlu bir adam olduğumu. Belki de sürekli böyle yağlar, kirler içinde gezen, pis bir insan olamaz mıydım? Keşke arka cebime bir pense soksaydım diye geçti aklımdan. 

   Tanıdık tamirhanenin önüne geldiğimde, Hüseyin usta, bir otomobilin motorundan kafasını kaldırdı, gülümseyerek yüzüme baktı. Arkasındakiler de beni gördü, “Hoşgeldin!” dediler. Adamların hepsi, bana bir çeşit saygı duyuyordu. Ama bu, karikatür denen şeyler çizdiğim o tuhaf mesleğim, veya ilginç kitaplarla dolaşıp onların hepsini okumam, ya da bazen yaptığım garip konuşmalar sebebiyle değil, beni biraz manyak sandıkları için gösterdikleri bir saygıydı. 

   Çünkü arabamı kendim tamir etmeye çalışmam, onlara her defasında garip geliyordu. Bana yakıştıramıyorlardı, benim gibi sanatçı bir tipin bunları yapmaması gerekir diye düşünüyorlardı belki. Öte yandan, beni cimri birisi olarak görmediklerini ise kesinlikle biliyorum. Evet, oto tamir işçilik ücretleri azbuz birşey değildi. Fakat gerçek bir deli gibi, herşeyi kendim tamir etmeye de çalışmıyordum. Örneğin, kaporta boya yapamazdım asla! Otomobilimi bu iş için onlara getirmiştim kaç defa. Ayrıca, Aksaray’daki bir oto parçacıdan aldığım İtalyan malı triger kayışı setini, gene onlar değiştirmişti. Sente ayarı diye birşey yapılan, uzmanlık gerektiren hassas bir onarımdı. Ben sadece, kaba işçilik, deli gücü, gariban hırsı gerektiren tamiratları yapıyor, ve bunlar için gerekirse kendilerinden malzeme ödünç alıyordum.

   Yine beni kırmadılar, yağ filtresi anahtarını hemen verdiler. Hattâ Kemâlattin usta, nasıl yapacağımı bile gösterdi. Teşekkür ettim, uçar gibi oradan ayrıldım. Akşam üzeri bahçede, huysuz komşumun yaşlı mahalle kadınları konferansı vardı. Bir an önce bitirmeliydim şu işi.

   Bahçeye geçip, otomobilimin altına yattım. Hüseyin ustanın verdiği özel anahtarı kullanınca, filtre anında gevşedi yerinden. İki tur çevirdim, ve çıktı! Bu mutlulukla, suratıma şırıl şırıl damlayan motor yağını umursamadım bile. Ayrıca ben neden bundan gurur payı çıkartıyorsam? Çünkü, “Alet işler, el övünür” demişler! Herşeyi bu özel alet yapmıştı. Ancak, aletleri de insanlar icat ettiğine göre, ben de insanlığın bir mensubu olarak, uzak bir pay çıkartabilirdim kendime yine. 

   Bu neşeli halimle yeni filtreyi yerine takarken, garip birşey oldu arkadaşlar!? 

   Karnımın üzerinde küçük bir baskı hisssettim. Kalınca bir boru üzerime değiyordu. Başka bir metalik parça da burnumun dibine yaklaşmıştı. Alçak bir Japon otomobili olduğu için, arabanın altına girerken dar olacağını biliyordum. Üstelik biraz iri yapılı ve göbekli bir insandım sonuçta. Öte yandan, kriko da bir el krikosuydu, otomobili bununla daha fazla yükseltmek riskliydi. Herneyse, zar zor uzanmıştım aracın altına, ama bu hiç de acayip gelmemişti bana. Çünkü, kapalı ve dar bir alanda kalma, yani klostrofobi gibi, şahsen aptalca bulduğum korkulara da sahip olmadığımdan, dert etmemiştim bu sıkışıklığı. 

   Fakat şu anki durum çok farklıydı. Bir kapalı veya dar alan meselesi değildi. Araba, basbayağı üzerime değiyordu! Önce bir miyavlama, ardından ön kaputun üzerinde bir çarpma ve gümleme sesi duydum. Araba sanki bir milim daha alçaldı. Kedi bile ağırlık yaratmıştı üzerimde! Ezilecek miydim ben yoksa? 

   Mantıklı davranıp bir an önce çıkmalıydım oradan. Tabii ki mantıklı davranmadım. “Başladığım işi bitirmek” şeklindeki bir kural ile, bu mantığı yıktım. Önce, ne olursa olsun yeni yağ filtresini yerine takmaya, sonra dışarı sürünmeye karar verdim! Ama bu fantezim gerçekleşemedi. Çünkü kolumu çevirme pozisyonunda tutabileceğim bir alan bile kalmamıştı. Basbayağı sıkışmıştım artık. 

   Tekrar ediyorum, klostrofobi gibi sıkıcı özelliklerim yoktur. Boğulmaktan değil, ezilmekten endişeleniyordum. “E be adam, ikisi arasında ne fark var!?” derseniz, ben de derim ki, “Madem öleceğim, net bir şekilde öleyim öyleyse. İki tonluk araç üzerime düştü diye gebereyim. Klostro bilmem ne fobisi yüzünden psikolojik olarak boğulmak da neymiş.” 

   Öte yandan kendime kızıyor, o bir tencere ketçaplı makarnayı yemeseydim keşke diye düşünüyordum. Yanında da deve gibi neredeyse bir şişe meyvesuyu içmiş, mevcut göbeği biraz daha şişirmiştim. Derin nefes alıp karnımı içime çektim, böylece biraz kıpırdanır gibi oldum. “İmdat” diye bağırıp yardım istemek, şimdilik son seçenekti. Daha o seçeneğe kadar zamanım vardı. Şansımı zorlayacaktım! Belki o şeytan gülüşlü herif şimdi anasının evinden çıkar, durumumu görür ve krikoya uzanıp kaldırırdı. 

   Herhalde az önceki kedi olacak, o girdi arabanın altına. Bir köpek olsaydı, “Oğlum git, yardım getir,” derdim, belki halimden anlardı. Kedi sokuldu, yağlı kolumu yalamak istedi. Hayatımın son dakikalarında bari bir kedi seveyim diye elimi gıdısına uzattığımda ise, mendebur hayvan aniden saldırdı. Bir otomobilin altında ezilmek üzereyken aptal bir kedi tarafından cırmıklanmak ne fena bir duyguydu. Bu arada, sıkışıklığım sabitti sevgili okurlar! Ne artıyor, ne azalıyordu. O yüzden moralim iyiydi. 

   Yanımda aniden güneş ışığını kapatan birşey oldu; otomobilin kenarında bir çift çıplak bacak gördüm: Bileğin üzerine kadar yeşil yün çoraplı, mavi damarlı yaşlı kadın bacakları. Üzerlerindeki vücudu taşımakta zorlandıklarından, yanıbaşımda titreyip duruyordular. 

   Bacakların sahibi:

   “Mevhibe hanım, neredesin!?” deyip duruyordu. Yaşlı komşumun çete arkadaşlarından bir tanesiydi. Olağan akşamüstü ziyaretine gelmişti.

   “Mevhibe hanıım! Ayol, toplanmayacak mıydık? Aa, bu araba ne arıyor burada?” 

   Eliyle dokunduğu koca otomobili, yeni fark etmişti! 

   İhtiyar kadından yardım istemeyi düşünmüyordum. Yardım edemezdi herhalde, yanlış anlardı lafımı da. Krikoyu kaldırabilecek durumu yoktu hem. O sırada, başka birisine birşeyler dediğini duydum:

   “Sen ne yapıyorsun bakayım orada? Damlatma adamın arabasına. Nemrut birşey zaten. Bak gelir şimdi, döver seni. İn oradan.” 

   İhtiyar kadın lafını bitirdi, uzaklaştı. Daha sonra, yere atlama sesi duydum. Ardından, bir çift tombul bacak gördüm. O atlama sesinden sonra, karnımdaki baskı birdenbire azalmış, araba biraz yükselmişti. Hemen sürünerek dışarıya çıktım! 

   Bahçede, tam karşımda, ağzı burnu dondurma bulaşığı içinde, on yaşlarında, şişman bir çocuk duruyordu. Elinde de bir tane, yarısı yenmiş, şu karışık renkli, buzlu dondurmalardan vardı. 

   İlk başta birşey anlamadım. Krikoyu kullanıp, arabanın önünü yere indirdim. Elimdeki eski yağ filtresini, bahçedeki çöp kutusuna gidip attım. Çocuk hâlâ dikiliyordu orda.

   “Kimin oğlusun sen? Nerede oturuyorsun?” dedim.

   Eliyle saçmasapan bir yönü işaret etti. Anlamadım.

   “Ne yapıyorsun burada?”

   “Dondurmamı yiyordum arabanın üzerinde oturup,” dedi. “Ama merak etmeyin. Hiç damlatmadım amca.”

   O anda jeton düştü bende. Fırlayıp veledin üzerine atıldım, yakasından tuttum. 

   “Evladım, başka oturacak yer bulamadın mı!? Şurdaki  duvara otursaydın ya!”

   Bir süre sonra sinirim geçti, çocuğu bari yararlı bir işte kullanmayı düşündüm:

   “Aşağıdaki benzinciyi biliyorsun değil mi? Al şu ufak bidonu. Git oraya teslim et. Kirli, artık motor yağı bu! Öylece tuvalete, toprağa filan dökülemez yani. Bu tür merkezlere bırakmak lazım. Ayrıca, o buzlu dondurmalardan da çok yeme. Yiyeceksen, meyveli, sağlıklı birşey ye bari!”

   “Sadece iki tane yedim amca,” dedi. Bidonu aldı, robot gibi yürüyerek gitti şişman çocuk. Arkasından şaşkınca bir ona, bir de dönüp otomobile baktım. 

   Motora yeni, temiz yağ doldurdum. Etraftaki yağlı gazete sayfalarını toplarken, yaşlı komşum ve aynı yaşlardaki iki arkadaşını, ağaçların arasında gördüm.

   Nazik ama soğuk bir şekilde, “Arabanızı alacak mısınız dışarıya?” dedi kadın. “Arkadaşlarımla bahçede oturacağız, işiniz bittiyse.”

   “İşiniz” lafını, küçümseyerek tonlamıştı. Arabamın altında herhalde eğlendiğimi filan sanıyordu. Az önce ne acayip bir tehlike atlattığımdan haberi yoktu! Otomobilime bindim, çalıştırdım. Bahçeden yavaşça çıkartarak, yolun kenarına çektim.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

46
10 Paylaşım, 46 Beğeni

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı