Metin Fidan’dan öykü: Jüpiter Kaç Lira?


   Seyyar satıcılık yapan bir mahalle arkadaşım vardı, adı Sezgin. Yağmurda şemsiye satardı, futbol maçı günleri çekirdek; yazın sinek kovucu, normal günlerde oyuncak filan sattı kaldırımdaki küçük tezgahında. Bir keresinde pil sattığını gördüm. Orta boy, radyo pili. Traş malzemeleri sattı, patates soyacağı sattı. 

   Bu satışları tabii, diğer seyyar satıcılar gibi, zabıtaya yakalanmadan yapmaya çalışıyordu. Kendisini o günlerde, uzun bir süre ortalıkta göremedim. Yıllardır zabıtalardan kaçarak sokak satıcılığı yapan Sezgin’e ne olmuştu dersiniz sevgili okurlar? 

   Zabıta olmuştu! Artık arkadaş tavsiyesi mi, torpil mi, yoksa bir sınav mı yapılmıştı bilmiyorum, Sezgin, üzerine zabıta memuru kıyafetini geçirmiş, çarşı girişindeki belediye kulübesinde sigarasını çayını içiyordu. Beni gördü, tokalaştık öpüştük. Artık bu işi yapacağını, maaşının ve diğer imkanlarının çok daha iyi olduğunu söyledi. Üniforma da üzerine yakışmıştı açıkçası! Sezgin’in ayrıca, kalın bir ses tonu vardı. Yıllarca bağırarak sokak satıcılığı yapmaktan gelen, ömür boyu sigara içmekle de çatallaşmış, gür ve tuhaf bir ses. Şimdi artık isterse, bu kalın ve ürkütücü sesini seyyar satıcıları korkutmak için kullanabilirdi. 

   Sezgin’in henüz zabıta memuru olmadığı, seyyar satıcılık yaptığı günlerden, ikimizin yaşadığı ilginç bir iş ortaklığını sizlere anlatacağım. 

   Yürüyüş yapmak ve gezinmek için sahile inmiştim. Tülbent örtü, ışıklı topaç, ne bulursa satan Sezgin’in, o akşam yanında garip bir cisim vardı. Akşam saatlerinde pek satış yapmazdı Sezgin. Ayrıca biraz telaşlı görünüyordu. Durumu çok merak ederek yanına yaklaştım. Önünde duran şey, üçayağıyla beraber uzun bir teleskoptu. 

   Bu kocaman şeyi satacak hali yoktu elbette. Sordum, anlattı. Topkapı Sarayı ile Gülhane parkı civarında yıllarca turistlere, ücretli olarak teleskopla Ay’ı izlettiren ihtiyar bir adam varmış. Sezgin’in, Beyazıt’ta toptan fiyata ucuz tişört aldığı bir adamın ağbisi çıkmış bu ihtiyar. Yaşlı adam ölünce, teleskop ellerinde kalmış. Kimse gerçek değerini bilmediği veya vermediği için satamamışlar. İhtiyarın kardeşi, tişört deposunda bir köşedeki tozlanmış teleskopu farkeden Sezgin’e bakmış, onun neredeyse her işi yaptığını da bildiğinden: “Al, götür!” demiş, “İki dakikası üç liraya, tepedeki ayı seyrettir millete. Bana da arada üçbeş kuruş verirsin.” 

   Sezgin, ilk başta nazlanmış. Sonra, bu işin ancak hava kararınca yapılabileceğini duyunca, gündüz sokakta kendi işimi, akşam da parkta bu ek işi yaparım diye hesaplayıp, kabul etmiş. Ölen teleskopçunun kardeşi, merceklerden ve temizlik fırçalarından oluşan başka malzemeleri de tutuşturmuş eline. Sezgin, böylece teleskobu sırtlamış, aşağıya inip Sirkeci’den vapura binmiş. 

   Tişörtçü, aletle nasıl bakılacağını da kabaca, birazcık anlatmış. Ama bilmediği ve anlamadığı birçok önemli şeyi de söyleyememiş olmalı. Çünkü Sezgin, ona meydanda rastladığımda oldukça çaresiz görünüyordu. 

   “Ayakları kurdum neyse, ama teleskopu tam oturtamadım,” dedi, “Birşey görünmüyor hiç.” Sonra heyecanlanarak bana baktı:

   “Sen bunlardan anlamıyor muydun? Eski evindeki balkondan, Karacaahmet mezarlığındaki ağaçlara bakardın! Sende de vardı böyle bir alet.” 

   “O, dürbündü,” dedim. “Bu ise, anlaşılan oldukça güçlü bir teleskop. Daha yüksek bir yakınlaştırma gücü var.” 

   Teleskobun vidalarından birini sıkıntıyla kurcalayarak: 

   “Daha siftah yapamadım!” dedi, “İnsanlara hiçbir şey gösteremedim.” 

   Gökyüzüne baktım. 

   “Gösteremezsin tabii,” dedim. “Neyi göstericen? Ay, yok ki ortada! Daha doğmamış.” 

   “Hadi yaa?!” dedi, çok şaşırdı. “Ben bununla bakınca Ay neredeyse ortaya çıkıyor hemen sanıyordum. Aptalca ama öyle zannediyor işte bilmeyince insan.” 

   “O dediğin durum, uzak gezegenler veya yıldızlar için geçerli belki. Ay’ı, biliyorsun zaten, çıplak gözle de görebiliyoruz. Ama şu an daha çıkmamış, yani doğmamış. Ayın da evreleri filan var, dolunay, yeni ay gibi. Bir de doğuş ve batış saatleri oluyor, aynen Güneş gibi! Bu saatler de mevsimine göre değişiyordu galiba, emin değilim. Bence yarın, iki-üç saat daha geç gelmelisin, Sezginciğim.” 

   Sezgin, üzgün bir ifadeyle yüzüme baktı:

   “Yarın memlekete gidiyorum, bir haftalığına,” dedi. “Sen, bayağı çok şey biliyorsun ama! Şu aletin başına geçip, baktırsana insanlara! Ha? Hem pratik yapmış oluruz, sonra bana öğretirsin bunları; hem de üç beş kuruş harçlığını çıkarırsın. Hadi, yap bir kıyak kardeşine! Seviyorsun da sen, uzaklardaki mezarlık ağaçlarına, gökyüzüne filan bakmayı, değil mi!?” 

   “Yani. Seviyorum da. İşin satıcılık kısmını beceremem herhalde.” 

   “Becer, becerme yahu, bunun ne ilgisi var. Önemli olan bir siftah yapmamız ve işin inceliklerini tecrübe etmemiz. İstersen hiç kazanma! Zaten yakıtı makıtı olan, ya da pil filan isteyen bir alet değil bu, değil mi?” 

   “Değil,” dedim, gülümseyerek. Ertesi sabah, Harem’den bir otobüse binerek memleketi Amasya’ya gitti Sezgin. Teleskobu, akşamdan bana bırakmıştı. Ben de hiç vakit kaybetmeden, ertesi akşam sahildeki parka indim. 

   Ay, tepede, bembeyaz porselen bir tabak gibi parıldıyordu! 

   Güzel iş olacaktı inşallah. Birdenbire ticaret iştahım kabarmıştı, sevgili okurlar! Çocukluğumda sattığım su’dan sonra, ilk kez ciddi bir iş daha yapacaktım. Evde bir kartona yazı bile hazırlamıştım: Kırmızı keçeli kalemle, “İki dakika Ay gözlemi: 3 lira” yazıyordu. Pahalı mıydı, ucuz muydu bilmiyorum, bunu Sezgin’le konuşmamıştık. Zaten para önemli değil demişti kendisi. İlgiye göre fiyatı düşürür veya artırırdım. 

   Üçayağı kurdum. Ücret tabelasını da bu bacaklara astım. İki büyük demir parçadan oluşan aleti monte ettim. Üç tane de mercek vardı elimde. Üç farklı yakınlaştırma yapıyordu bunlar. Bir aparat daha vardı, ama ne olduğunu bilmiyorum, onu kurcalamayıp kutuya geri koydum ve ilk müşteriyi beklemeye başladım. 

   Parkta dolaşan insanlar, teleskopu farkederek yakınından geçiyor, fakat daha fazla ilgi göstermiyorlardı. Burada en ilginç olan şey şuydu: Teleskobu gören herkes, önce “İki dakika Ay gözlemi 3 lira” yazısına bakıyordu. Sonra, bu yazının dürtmesiyle otomatikman kafasını kaldırıp, gökyüzündeki Ay’a bakıyordu insanlar. Sanki o anda, “Acaba üç liraya Ay’a baksam mı, değer mi bu paraya? Nasılsa çıplak gözle rahatça, beleşe görüyorum şu an” der gibiydiler! 

   Diğer tuhaf şey ise, bakmaktan, bir sebeple çekinenler bile vardı. Yanıma hafifçe yaklaşan ama sonra kaçan bazı insanların yüzlerindeki endişeden anladım bunu! Çünkü, çok hassas ve karmaşık bir alet gibi gözüküyordu. Bütün ayarları kendisinin yapacağını sanıyordu herhalde millet. İnsanlar korkmasınlar, bakmasının kolay olduğunu düşünsünler diye, önce ben baktım defalarca. Gayet de güzel gösteriyordu! Onbeş dakika sonra, bakmaktan sıkılmıştım. 

   Teleskobun ayarını düzelttim ve doğruldum. O sırada babasıyla beraber bir çocuk yaklaştı. Çocuk, “Bakıcam! Bakıcam!” diye tutturmuştu babasına. Kocaman harflerle yazdığım yazıyı inadına görmeyen adam: 

   “Kaç lira?” diye sordu.

    Ücretini söyledim. Teleskopun ayaklarını biraz indirdim, tekrar ayar yapıp, Ay’ı odakladım: 

    “Dokunmadan bak,” dedim çocuğa, “Yoksa ayarı bozulur.” 

   Çocuk eğildi. Küt diye alnını çarptı okülere, yani teleskobun bakma yerine! Bütün ayarlar, hepsi gitti.

   “Göremedim Ay may!” dedi, velet bir de. 

   “Kafanı çarptın çünkü. Çok hassastır bu cihazlar.” Ayarı eski haline getirdim. Çocuk, gene göremiyordu. Çünkü, bir gözünü kapayamıyordu! 

   Gözünü kapamasını söyledim. Baktım yapamıyor beceriksiz, bir elimle ben kapadım boştaki gözünü! Gene bakamadı.

   “Çizgi gibi şeyler var,” dedi, “Tüyler ve kıllar görüyorum!” 

   “Onlar kaşların,” dedim. 

   Babası kızdı, “Çekil, ben bakayım bari!” dedi oğluna. Dikkatli bir adamdı, işi çözmüştü. Azıcık dokununca ayarın bozulduğunu anlamış, bakarken ellerini arkasında kavuşturmuştu. Ayı da çok beğenmişti.

   “Vay arkadaş! Tabak gibi yusyuvarlak! Bembeyaz, pırıl pırıl,” deyip duruyordu, “Aha, bir çukur gördüm! Neydi bu? Ne deniyordu!?” 

   “Krater,” dedim. 

   Bu adama ilk başta gıcık olmuştum, fakat heyecanlı tavırlarının faydası dokunmuştu. Onun bu keyfini ve coşkulu Ay seyrini görerek, teleskoba yaklaşanlar oldu. Adamın ardından, birkaç kişi daha baktı sırayla. 

   Kağıda yazarken bile, iki dakikayı az sanmıştım ben, kazıkçılık yapmayayım diye düşünmüştüm. Fakat çok kişi, daha bir dakika geçmeden Ay’a bakmaya doyuyor, belki de sıkılıyor, parasını ödeyip gidiyordu. Gerçi, iki dakikadan fazla bakılacak birşey de pek yoktu. Üzerinde üç dört tane çukurun bulunduğu, bembeyaz bir yüzey! Ne yazık ki bu konuda yapabileceğim birşey yoktu; Ay’ın dolunay evresiydi bu. Gölgeli, yani yarım ay hali olsaydı, kraterler filan daha hoş görünür, daha etkileyici görüntüler oluşabilirdi. 

   Karısıyla gezen huysuz bir yaşlı adam ise, ayın başka birşeyini beğenmedi: 

   “Çok uzak!” dedi, “İyi görünmüyor.” 

   “Yirmibeş kez yaklaştırıyor,” dedim, müşterime. “Bir mercek daha var, isterseniz onu takayım? 50 kat daha yakına getiriyor. Ama yakınlık artınca görüntüdeki parlaklık azalıyor, bulanıklaşıyor.”

   Adamın karısı: “Ay! Hiçbir şey anlamadım!” dedi.

   “Daha basit nasıl anlatabilirim? Bakın, hanımefendi…”

   Kocası araya girdi, “Ona anlatma,” dedi, “Bana söyle. Ben bakıcam!”

   “Ayı, iki kat daha büyütebilirim. Ama parlaklığı da yarıya iner. Durum bu.” 

   “Hem parlak hem büyük olmaz mı? 10 lira veririm!” demesin mi manyak.

   “Yapabileceğim birşey yok. Optik sistem ve mercekler böyle çalışıyor.”

   “İyi, tak bakalım şu elli katlıyı.”

   Merceği değiştirdim. İhtiyar bunak, Ay’a böylece daha yakından baktı. 

   “O-hoo, çamur gibi oldu! Eskisini tak oğlum,” dedi. 

   Merceği tekrar değiştirdim! Arkada birikenler vardı. Neredeyse küçük bir kuyruk oluşmuştu. Bir yandan da hoşuma gitmişti bu iş telaşı. 

   Huysuz herif, karısına el etti: “Gel, sen de bak!” dedi. Karısı, “Ay istemem!” dedi. Paramı ödeyip uzaklaştılar. 

   Sırada, iki genç sevgili vardı. Bunlar, belli ki yakınlaşacak, rahatça koklaşacak bir ev bulamayan çiftlerdi. Gazoz içerlerken, yürürlerken, sandalyede oturup sarılırlarken, kulaklıkla müzik dinlerlerken olduğu gibi, bu işi de beraber yapmak istiyorlardı! Teleskobun küçük bakacak borusu üzerine, beraberce eğildiler. 

   Sonra bunun olmayacağını anladılar tabii. Önce kız baktı, ardından erkek arkadaşı. Ben de aşklarına hürmette bulunup, tek kişi parası aldım. Onlar gittikten sonra, küçük bir kız yaklaştı teleskopa. Bu kız, önceki velede göre daha zeki bir çocuğa benziyordu. Ancak o da güzelce bakarken, birdenbire:

   “Ay yanıyo, anne!” diye bağırdı. 

   Bekleşenler, mırıldanarak kafalarını kaldırdılar, Ay’a baktılar. Kızın annesi de meraklandı, “Dur, ben de göreyim kızım!” dedi. Araya girip, “Hanımefendi müsade edin,” dedim, “Ayarı gene gitmiş olmalı.” 

   Öyle olmuştu. Ben kalabalığa laf yetiştirirken, kız iyice bozmuştu ayarı. “Yanıyor,” dediği şey, Sarayburnu’ndan yaklaşmakta olan bir vapurun bacasından tüten dumandı. 

   Ay’ı bir kez daha, güzelce odakladım. Kızın anası da baktı sonra, ücreti ödeyip uzaklaştılar. 

   İşler gayet iyi gidiyordu sevgili okurlar! Utanmasam, cebime buruş buruş tıkıştırdığım paraları çıkarıp sayacaktım. Ticaretin en keyifli yanı da bu değil miydi? Her satıştan sonra gelen mutluluk ve güven!.. Kıpır kıpırdım, daha fazla birşeyler yapmayı arzuluyordum! İnsanları, Ay’a, yıldızlara bakmaya çağırmak istiyordum. Keçeli kalemle yazılmış bir fiyat tabelası yetmiyordu. Ama nasıl bir satış cümlesiyle seslenebilirdim ki? Aklıma hiçbirşey gelmedi!

   İkisi de otuzlu yaşlarda bir adam ve kadın geçiyordu yanımdan. Kadın, kağıt helva yiyordu. Koluna girdiği adam, elini cebine uzattı: 

   “Bak istersen?” dedi. 

   “Ay bakamam ben,” dedi, kadın. 

   “Bak, bak!” 

   “Ayy, yapamam valla. Bakamam ki hiç.” 

   İnsanları anlamak çok zordu. Böylesine müthiş bir gözlemi yapmaya utanıyor, çekiniyorlardı! Onbinlerce yıl önce, geceleri mağaralarının önünde çıplak gözle Ay’a dehşetle bakıp şaşırırlarken, işte şimdi karşılarında teleskop denilen müthiş bir icat vardı. Galileo, şu aleti görse zevkten dört köşe olurdu! Adam, zamanında, bundan bin beter, su bardağı gibi uyduruk bir teleskopla Jüpiter gezegenini ve tam dört tane uydusunu keşfetmişti! Bizim insanımız, ne yazık ki bilimsel gözlem merakından henüz çok uzaktaydı. 

   Ama hepsi öyle değildi. Utangaç ev kadınlarının, çoluk çocuğun ve işin gırgırındaki meraklı gençlerin ardından, içimdeki bilimsel zevki paylaşacak birisi yaklaştı teleskopa.

   Şık giyimli bu adam, düzgünce selam verdi, ve direkt konuya girdi: 

   “Satürn gezegenine bakmak istiyorum! Mümkün mü acaba?” 

   Öylece durup kaldım. Yanlış ve aptalca birşey söylemek istemiyordum. Daha önce Satürn gezegenine bakmamıştım bir teleskopla. Bununla bakılır mıydı, görülür müydü, onu da bilmiyordum.

   “Yakınlaştırma gücü nedir?” diye sordu, ütülü pantolonlu ve bastonlu adam. 

   “Normalde 25 kere,” dedim, “İki mercek daha var, onları takınca yakınlaşma artıyor ama bu sefer bulanıklaşıyor… Ayrıca, şu anda Satürn duruyor mu gökyüzünde, bilmiyorum. Sonra paranız yanmasın.” 

   “Yok yok, bakamam zaten,” dedi, şık giyimli centilmen adam, gülümseyerek. “Hiçbir şey seçemiyorum, gözlerim iyi görmüyor. Sadece sohbet etmek maksatlı sordum. Çünkü, çok harika bir iş yapıyorsunuz! Bravo size, tebrikler!”

   Çok utandığımdan, abuk subuk karşılıklar verdim:

   “Aslında benim işim değil. Bir arkadaşın yerine bakıyorum. Amasya’ya gitti o! Beyazıt’tan almış bu teleskobu! Tişörtçü.” 

   Satürn, Jüpiter gibi ilginç kelimeleri duyan, her şeye maydanoz meraklı tipler etrafımızı sarmıştı. Bir tanesi:

   “Jüpiter kaç para?!” diye sordu.

   “Aynı para canım. Ama şu anda Jüpiter var mı tepede, bilmiyoruz.” 

   “Satürn!” diye düzeltti, bastonlu adam, “Satürn, şimdi yukarıdaysa bile, çok ufak ve soluk gözükür. Güçlü bir teleskopla, o da şanslıysanız, etrafındaki halkasını ve Titan isimli uydusunu nokta halinde görebilirsiniz.” 

   Genç bir tip, arkadaşını dürttü: 

   “Bırak, oğlum. Ufacık noktalar için para mı harcanır akşam akşam! Gel şu büfeden birşeyler alalım, kayalıklara oturup içelim.” 

   Astronomi sevdalısı adam, arkalarından baktı: 

   “Özellikle gençlerin, bilime böyle yaklaşmaları içimi acıtıyor,” dedi. “Evet, gezegen neredeyse küçük bir misket gibi gözlenebiliyor ama, onların varlığını işaret eden bu titrek görüntü, kainâta ve yaradılışa sevdalı biri için, müthiş bir seyirdir! Sonra, iki uzaya da, mikrokozmos’a da, makrokozmos’a da ilgi duyacaksın ayrıca!”

   Uzaklaşmayıp yanımızda duran, ağzı açık bizi dinleyen bir genç: 

   “Onlar ne ağbi?” diye sordu, adama.

   “Mikrokozmos, yani yakın uzay, hattâ içimizdeki uzay! Mikroskopla bakıp inceliyorsun bu diyarı. Makrokozmos, dış uzay, o da aha bu! Teleskopla bakıyorsun uzaklara.” 

   Adam ve delikanlı konuşurlarken, ben birkaç satış daha yaptım. İki genç kız, kikirdeyerek, sırayla Ay’a baktılar. Orada ne gördüklerini bilmiyorum, ama Ay hoşlarına gitmişti. 

   Astronomi tutkunu yaşlı adam, yanındaki gence uzayla ilgili birşeyler anlatarak, onunla beraber uzaklaşmıştı. Ben de artık işe alışmıştım, teleskobun ayarı bozulduğunda veya Ay hareketli olduğu için görüntüden çıktığında, beş saniyede tekrar odaklıyor, müşterilerimle rahat ve samimi konuşuyor, hattâ keyfim yerinde olduğundan onlara bazı bilgiler bile veriyordum. 

   Hüzünlü ifadeli, sessiz bir genç adam yaklaştı. Peşin on lira verdi, üç kere ardarda bakacağını söyledi. Bir yandan da sigarasını tüttürüyordu. Arada kafasını teleskoptan kaldırıp, sigarasından derin bir nefes çekiyor, düşüncelere dalıyor, sonra hüzünlü gözlerle eğilerek tekrar bakıyordu. Dünyamızın yüzbinlerce kilometre ötedeki uydusunu, küçük bir borudan izlerken, içki içer gibi efkârlanıyordu! Belki de aklı başka bir yerdeydi, kafasını böyle dağıtmaya karar vermişti. Ay’a en güzel bakan bu adam, o akşam son müşterim oldu, sevgili okurlar. 

   İşler bu kadar iyi giderken bir aksilik çıkacağı belliydi çünkü. Çocukken bardakla su satış işimde de gene böyle olmuştu. Hüzünlü genç, Ay gözlemini bitirip uzaklaştığı anda, iki tane üniformalı adam dikildi tepeme. 

   Zabıta memuruydular! Zabıtaların bu saatlerde denetim yaptığını bilmiyordum. 

   “İznin var mı?” dedi, bıyıklı ve yaşı daha büyük olan. 

   Olmadığını söyledim, gerek var mı diye sordum. 

   “Babanın parkı mı burası? Var tabii. Sök, sök! İsmail, topla şunu, götür kamyonete! Belediyeden bir satış belgesi, veya her ne yapıyorsan işte, valilikten bir etkinlik, gösteri izni filan alman lazım.” 

   İsmail dediği genç zabıta, teleskopu tuttu, ama nasıl sökeceğini bilmiyordu. Bir ucundan da ben tuttum. 

   “Öyle olmaz! Hassastır, kırılır.”

   İsmail, “Biliyoz yav hassas olduğunu,” dedi. Çekiştirdi gene. 

   O sırada bir kadın: 

   “Ayol bıraksanıza adamı!” diye seslendi, “Ne güzel ayı, güneşi izlettiriyo işte insanlara! Ne zararı var size?”

   “İzletmesin demiyoz! Herşeyin bir kanunu, kuralı var. Gelsin, izin alsın belediyeden.” 

   Başka insanlar da toplaştı. Gözlüklü bir adam, elini kaldırdı:

   “Yaa, bırakın Allaşkına! Tüfekle balon patlattıran tiplere izin mizin sormuyorsunuz ama. Yeter ki bir insan bilimle teknojiyle ilgili bir hizmet sunmaya kalksın!” 

   İsmail isimli zabıta, sahiden tuhaf bir gençti. Neşeli bir ses tonu vardı ve işini robot gibi garip bir ciddiyetle yapıyordu.

   “O tüfekçilere de izin vermiyoz ki ağbi. Vallahi!” dedi. Teleskobu çekti kendine. 

   Eh, yapacak birşey yoktu sayın okurlar. İstediği kadar destekçim bulunsun, sonuçta karşımdaki devletti. Gene de mal canın yongasıdır demişler, üstelik benim malım da değil, emanet! O yüzden, bir ucundan tuttuğu çorap tezgahını sürükleyerek zabıtadan kurtulmaya çalışan seyyar satıcılar gibi, ben de teleskobu tutmuş çekiştiriyordum… Birkaç dakika sonra mantığım işe el koydu, bu dramatik oyunu daha fazla sürdüremedim. Hassas alet olduğundan, sökmelerine izin verdim. Mercekleri elime aldım. İsmail, teleskopu omuzladı, zabıta kamyonetine götürdü… 

   Memleketten dönen Sezgin’e, kazandığım paraları ve kurtardığım mercekleri uzattım. 

   “İşte böyle. Aldılar teleskobu. Hasanpaşa’daki zabıta deposuna götürmüşler. Oradan, bir kağıtla geri alabilirmişim sonra, böyle söylediler. Kusura bakma!” 

   Sezgin, hiç üzülmedi bu duruma: 

   “Alırım ben onu ordan, merak etme!” dedi. “Dursun hattâ şimdi orada, daha iyi. Eve götürmek istemiyorum, gavur ölüsü gibi ağır o şeyi. Sen, İsmail dedin değil mi, zabıtalardan tekinin adını? Böyle, çizgi film gibi, komik bir konuşması var?” 

   Sezgin, o zabıta memurunu tanıdığını, çok yakın arkadaşı olduğunu anlattı. Meselenin hiç dert edilecek bir tarafı olmadığını söyledi. Hattâ cebime biraz da para koydu. 

   Birkaç gün sonra teleskobu zabıta deposundan çıkardı. Kendisine verdiğim bilgiler, müşteri profili ve çeşitli püf noktalarıyla, iki akşam teleskopçuluk yaptı parkta. Sonra sıkıldı, “Ay’da, Jüpiter’de iş yok” dedi, Sezgin. Tahtakale’den aldığı, soba borusuna takılan çamaşır askılıklarından satmaya başladı.

Öykü, Metin Fidan’ın Kara Karga Yayınları’ndan çıkan “Jüpiter Kaç Lira?” kitabından alınmıştır.

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı