Deliler


Sabahın yedisinde Kadıköy’ün göbeğinde bu kadar hararetli ne anlatıyordu acaba? Cümlelerini seçemeyecek kadar uzaktan geçiyordum ama gerek beden dili, gerekse ses tonunun yükselip alçalan çizgisi çok önemli bir konu hakkında konuştuğu izlenimi yaratıyordu. Anlatırken hem karşısındakine kızgın hem de ondan çekiniyor gibiydi. Eliyle karşıdakinin kasıklarına “mumuuck” diyecekmiş gibi hamle yaparken bir anda babasından tokat yiyecek bir çocukmuşçasına kafasını çevirip geriye kaçıyordu. Elindeki sigarayı anlattığı konunun şiddetine göre usta bir silahşor gibi sallıyor, karşıdakine tehdit oluşturacak mesafelerde geziniyordu. Bütün bunlar olurken karşısındaki hiç kıpırdamadan duruyor, ne anlatılırsa anlatsın suratında samimiyetsiz gülümsemesi ve donuk bakışlarıyla öylece bekliyordu. Adamın anlattıkları bir anteninden girip diğer anteninden çıkıyordu… 

Adamcağızın derdini paylaştığı belki de cevap vermediği için sinirlendiği kişi yeşil tişörtü, lacivert pantolonu ve sarı antenleriyle Turkcell’in maskotu Selocan’dan başkası değildi. Bu nedenle cevap vermemesi herkes için hayırlı bir gelişmeydi. Büyük ihtimalle çalışanlar, iş tanımlarında “iki metrelik sarı böcek nakliyatı” ibaresi olmadığından artık modası geçmiş bu yıpranmış ve hantal maskotu mesai bitiminde mağazanın içine taşıma zahmetinde bulunmuyorlar, O da gözden düşmüş eski bir reklam yıldızı olarak kuruma yeni müşteriler kazandırma vazifesini ifa etmenin yanında gündüzleri çocuklara oyun arkadaşı, geceleri ise ayyaşlara, evsizlere dert ortağı oluyordu. Delilerse bu hizmetlerden günün her saati yararlanabilmekteydi. 

Daha önce de kendisiyle konuşulan nesneler görmüştüm. Hatta daha geçen hafta bir tanesini bizzat azarladım. Kendisine sunduğum 10 Türk Lirası’nı “girdiğiniz para geri verilmiştir” demesine rağmen yere fırlatan akbil makinesine (“girdiğiniz para yere fırlatılmıştır” dese arkasından o metalik sesiyle “ha ha ha ha pis fakir” diye gülse ya…) “Sen üzerinde Atatürk’ün resmi olan Türk Lirası’nı yere atamazsın ulan!” deyip emekli ve sinirli bir Sözcü okuyucusu gibi atarlandım. Metrobüsten inip toplu ulaşım kartını para iade makinesine dokundurduğu sırada “ver lan paramı! (30 kuruş)” diyen, bankamatikle küfürlü konuşan, laftan anlamayan bilgisayar klavyesini tokatlayan insanlar da gördüm. Ancak hepsi bir çıkar ilişkisinin sonucu meydana gelmiş monologlardı. İşim düşmese ne muhatap olacağım Allahın jeton makinesiyle? Kola makinesinden kola almayacak olduğu halde gidip “naber lan?” diye kolunu atanı ya da karşıdan karşıya geçmeyecek birinin trafik lambasına sigara tutup “yak bi tane” dediğini hiç görmedim. Selocan’la delinin ilişkisi bu anlattıklarım gibi değildi. Onlar birbirlerine çıkarsız, saf bir sevgiyle bağlılardı. Belki de adamcağızın dertleşecek kimsesi olmadığı için Selocan’la konuşuyordu. Belki hepimizden daha süper hatta süper ötesi bir insandı. Bunları hızlı bir şekilde düşünüp hemen delinin yanına gittim. “Bütün insanlık adına senden çok özür dilerim. Bizi n’olur affet koca yürekli adam” diyerek yaşlı gözlerle sarıldım deliye…Yok be! ne sarılacağım Allahın delisine! Hemen adımlarımı hızlandırıp yoluma devam ettim. Arada da arkama baktım geliyor mu diye. Eski zamanlarda delilerle yaşadığım nahoş durumlar, beni deli görünce hızla ortamdan uzaklaşan biri haline getirmişti. Deliliğin salt konuşmayla tedavi edilebilecek bir rahatsızlık olduğunu sanan Derya Köroğlu, benim delilerle yaşadığım tecrübeleri yaşasaydı “delilerden sen anlarsın konuş onlarla…” yerine “sen delileri bilmezsin kaç onlardan…”diye değiştirirdi şarkısının sözlerini.

Delilik denilince ilk akla gelen nesne huniyse, ilk akla gelen özellik de kendi “kendine konuşmak”tır. Aslında kendi kendine konuşmak sesli düşünmeyi beraberinde getirdiğinden çok sağlıklı bir eylemdir. Herkesin ara sıra kendi kendine konuşması gerekir. Çoğu kez çözümünü bulamadığımız sorunlarımızı bir başkasına anlatırken cevabının dudaklarımızdan döküldüğüne tanık olmuşuzdur. Ancak hâlâ toplum içinde sesli düşünen birini gördüğümüzde “aaa deliye bak!” tepkisinden ileriye gidemiyoruz. Çok şükür teknolojik gelişmeler sayesinde bunun da çözümü bulundu. Mesela kulağınızda bozuk bile olsa bir kulaklık varsa kendi kendinize yapacağınız her konuşma toplum tarafından hoş görülecek hatta bu kompozisyonun karton bir kahve bardağıyla tamamlanması ve konuşmanın artan şiddeti sizi toplumda saygı duyulan, statü sahibi bir insan haline getirecektir. Hele şu sanal gerçeklik biraz daha yayılsın, çalışmayan 3d gözlüklerimizi takıp kimsenin rahatsız edici bakışlarına maruz kalmadan sokak ortasında boşluğa uçan tekme atarak lirik dans yapabileceğiz. Kısacası “teknoloji deliliği meşrulaştıracak”.

O gün havanın çok sıcak olduğunu hatırlıyorum ama mesai saatinde Kartal E5 yolunda ne işim olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum. Çok gürültü, çok trafik ve çok insanın arasında iş yerine ulaşmak için yönümü tayin etmeye çalışıyordum. İnsan gitmek istemediği bir yere gitmek için uğraşmak zorunda kalıyorsa bu sistem bitmiş demektir. Hayır zaten o işi yapmak istemiyorum neden bir de yapmak istemediğim bir işi yapmak için başka yapmak istemediğim şeyler yapıyorum? Tam da bu çaresizlik anımda yakaladı beni. “Nasılsın yaa?” dedi çok içten bir gülümsemeyle. El sıkıştık. Öpüştük. “Neler yapıyorsun hiç sesin çıkmıyor?” dedi. “İyidir abi sen n’apıyosun?” dedim. O kadar içten davranıyordu ki kesin uzun zamandır görmediğim bir akrabamdır ya da tanıdığım bir insandır, hiçbiri değilse babamın bir arkadaşıdır da çocukluğumu biliyordur diye düşündüm. Kırk derece sıcağa rağmen ceket giymişti. Ceketinin cebinden çıkardığı mendiliyle alnının terini silip bir şeyler anlatmaya başladı. Altmış yaşlarında, saçlarının çoğu dökülmüş, kalanlar beyazlamış ve dağınık, sevimli, tonton, Bilbo Baggins gibi bir adamdı. Sonra fark ettim. Adam deliydi. Ve beni öpmüştü. Hani derler ya “seni deli mi öptü?” diye. İşte beni öptü. “Gel karşıya gidelim” dedi. “Yok abi sağol “dedim. Yürümeye çalıştım. Elimi bırakmıyordu. Ben elimi kurtarmaya çalıştıkça penguen gibi peşimden geliyordu. Çok da sevimliydi. Bi gülme tuttu beni. O zaten hep gülüyordu. Dedim acaba gitsem mi şununla karşıya? Benim anladığım “karşı”ysa eğer güzel bir yerdi. (Anadolu yakasında olduğumuz için karşı o an için Avrupa yakasıydı. Ama şu da bir gerçek karşı tabiri her zaman Anadolu yakasına yakışır) İstiklal’den yardırırız, Tünel’de öğlen birası içeriz, Yüksek Kaldırım’dan aşağıya gitarlara baka baka ineriz sonra ben eve kaçarım diye bir an düşündüm. Mesaili çalışma hayatından daha yaşanası bir hayat vadediyordu. En azından benim planladığımdan daha iyi bir öğleden sonrası planıydı. Elimi kurtardım. “Sağ ol abi, kolay gelsin” dedim. Arkamdan bakıp “Ama ben sana ne güzel şıhlardan, evliyalardan bahsedecektim daha” dedi. Gülümsedim. Hızla uzaklaştım. Benim hayalimdeki alkollü, Taksimli hayale pek uymuyordu ama yine de mevcut planımdan daha iyi bir plan olduğu kesindi. Yolda Alice Harikalar Diyarında filminden bir repliği anımsadım; “dünyadaki en iyi insanlar genelde delidir.” diyordu Alice, Şapkacı’ya. Siz yine de tedbiri elden bırakmayın derim, Alice’in ipiyle tavşan deliğine inilmez.

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı