Jölenin içinde Deep Purple konseri


Cep telefonumda Fluke’un Zion parçasını açtım. Tam kulaklığımı takıp karikatür esprileri bulmak için çalışmaya başlayacaktım ki… “Bıktım her sene Bodrum’da tatil yapmaktan. Bu sene değişik bir yere gidelim. Yurtdışına mesela” diyerek tatil planı konuşması başlattı eşim. Eşimin ailesi Bodrum’da yaşıyordu. Biz de hem ziyaret hem de ekonomik tatil olsun diye her yaz oraya gidiyorduk. Kulaklığı masaya bırakıp müziği durdurdum.

“Gidelim amk. Seyşeller’e gidelim, ordan da Bora Bora’ya geçeriz… Nereye gidiyoruz? Hangi parayla?” diye beynimde kurduğum cümle ağzımdan şöyle çıktı: 

“İyi olur valla. Hem çocuklar için de değişiklik olur.”

Kısa bir Gugıl’lamadan sonra en ucuz tatil paketini Yunanistan’ın Sifnos adasında bulduk. 

******

Değişik bir yere gidelim“ diye geldiğimiz yer esnafın Yunanca konuşması dışında Bodrum’un bire bir kopyasıydı. Kahvaltıdan sonra çocukların havuz keyfi, akşama doğru plaj faslı ve akşam yemeğinden sonra oranın çarşısında yürüyüşten oluşan tatilimiz olanca standartlığıyla devam ediyordu. 

Dördüncü günün akşamı çocuklar çarşı yürüyüşünde yorulmuş erken yatmıştı. Eşim de televizyonda Yunanca yarışma programı seyrediyordu.

“Ben bi bira içmeye bara iniyorum geliyo musun?” dedim.
“Yok valla… Yatıcam birazdan. Çocuklar yordu beni”
“Tamam. Ben de bir bira içip gelirim hemen”

Aşağısı çok kalabalık değildi. Bir çift gece havuzda yüzmenin keyfini çıkarıyordu. Dört-beş kişilik bir grup da şezlonglarda oturmuş bira içiyordu. Masalardan birinde tek başına içkisini içen adamın yanından geçip barda bir tabureye oturdum. Yunan müziği eşliğinde havuzda öpüşmeye başlayan çifti seyrederek biramı yudumlarken arkamdan biri Türkçe “Kutu için geldin, di mi?” diye sorunca ister istemez ona doğru döndüm. Bu masada tek başına takılan adamdı. Bir merhaba bile demeden direkt soru sorduğu için ben de “Kutu mu? Ne kutusu?” dedim sadece. İçkisini alıp izin istemeden bara yanımdaki tabureye oturdu. “Kimse bu dandik otele tatil için gelmez, kesin kutu için geldin” 

Yabancı ülkelerde karşılaştığı Türkler tarafından dolandırılan Türklerin hikayelerini duyduğum için temkinli davranmaya karar verdim. Bir taraftan da şu “Kutu” meselesini merak etmeye başlamıştım. Ses tonumu çok ilgilenmiyormuş gibi ayarlayıp adamın yüzüne bakmadan “Ne kutusuymuş bu?” deyip biramı içmeye devam ettim.

“Kutu diyoruz ama aslında bir havuz. Yunanlılar ona ‘Bilinçaltı havuzu’ diyor… İçinde vücut sıcaklığında jölemsi bir sıvı var. Jölenin yoğunluğu insan vücudunun yoğunluğuna eşit olduğu için yerçekimi yokmuş gibi hissettiriyor. Hiç ışık geçirmeyen bir gözlük, dışardan gelecek her türlü sesi engelleyen bir kulak tıkacı ve nefes almanı sağlayan bir düzeneği takıp havuza giriyorsun… Dışarıdan hiç bir uyaran olmadığı için beyin işlevini sürdürebilmesi için mecburen bilinçaltının kapılarını açıyor ve istediğin her şeyi duymaya, görmeye, dokunmaya başlıyorsun… İstediğin rüyayı görmek gibi. Rüyadan tek farkı zamanla unutulmuyor, gerçek bir deneyim gibi hafızaya kaydediyor beyin.“

“Dolandırıcılık için çok tuhaf bir hikaye” diye geçirdim içimden. İlgilenmiyormuş rolü yapmayı bırakıp adama döndüm. 

“Sen denedin mi hiç?
“Yedi senedir her yaz sırf bunun için geliyorum buraya.”
“Nerde bu kutu?”
“Denemeye karar verdin demek. Mystikos Kolpos’ta yani Gizli Koy’da… Burdan motosikletle 15 dakika mesafede…”
“Olabilir… Kaça patlıyacak bu bana? Ona göre…”
“Bir seansı 300 euro.”
“300 euro mu? Kaç dakika sürüyor ki bir seans?”
“Seansın tamamı 12 dakika sürüyor, ama son bir dakikasında oluyor her şey. 11 dakikası beynin bilinçaltı kapılarını açmaya ikna olmasıyla geçiyor.”
“Bir dakika için 300 euro çok fazlaymış. Sağol almiyim ben.”
“Yalnız o bir dakika dışardakiler için bir dakika… İçerdeki için yaklaşık üç saat gibi geliyor. Çıktığında yaşadığın şeylerden yorgun düşüyorsun… İnan bana ilk seferinde fazla bile gelecek o bir dakika” diyerek tabureden indi ve cep telefonuyla birini arayıp Yunanca konuşmaya başladı. Demek ki yedi senedir gide gele öğrenmiş Yunancayı. 

Konuşmayı bitirip yanıma döndüğünde “Yarın sabah 7:30 seansına gelecek olan kişi iptal etmiş. Onun yerine seni alabileceklerini söylediler. Bunun dışında en yakın boşluk iki hafta sonra…”

“Hah! Tam internet alışverişi taktiği… Stoktaki son kalan ürünümüz, şimdi almazsan bi daha bulamazsın. Tatilimiz üç gün sonra bitiyor bu tek şansım yani.”
“Merak etme. Yanında para getirmene gerek yok. Ödemeyi verdikleri iban numarasına istediğin zaman yatırıyorsun. Deneyimden memnun kalmazsan yatırmayabilirsin de…”
“Vaay… O kadar güveniyorlar kendilerine demek…”
“İnan bana şimdiye kadar parayı yatırmayan olmadı.”

Macerayı Seven Adam olarak sıkıcı geçen tatilime bir hareket olur düşüncesiyle “Tamam yarın 7:30’a yazdır beni” dedim. Hemen telefon açıp ayarlamayı yaptı. “Çarşının girişinde motosiklet kiralayan bir dükkan var. Yarın sabah tam yedide orada buluşuyoruz. Toplam 16 kişi motosiklet kiralayıp kutunun olduğu koya gideceğiz”

“Ok. Yedide motosikletçide görüşürüz.”

Odaya döndüğümde eşim çoktan uyumuştu. Çocuklar sabah ondan önce uyanmazdı. Hesaplarıma göre en geç dokuz gibi otele dönmüş olurdum. Bir kağıda “Sabah biraz fotoğraf çekmeye çıkacam, kahvaltıya yetişirim” notu yazıp televizyona bantladım.

*******

Sabah yedide 16 motosiklet Mystikos Kolpos’a doğru yola çıktık. Çok uzak değilmiş. Yediyi çeyrek geçe koya varmıştık. Küçük bir koydu. Ahşap bir kulübe, kumsaldaki kayaya bağlanmış iki adet zodyak bottan başka bi şey yoktu. Ortada kutu falan görünmüyordu. Kulübenin arkasındaki ağaçlıktan iki adam çıktı ve herkesi ağaçlık alana çağırdı. Adam boyundaki çalılıkları geçince yeşillik alanda kutuyu gördük. Kutuyu ağaçlarla kamufle etmişler. O an anladım ki, bu gizli yapılan bir şeymiş. Kutu yaklaşık iki metre yüksekliğinde ve iki kişilik yatak genişliğinde metalden bir havuz gibi duruyordu. Metal duvarlarındaki paslanmış bölümler pek güvenli bir şey değilmiş izlenimi vermesine karşın bu kimsenin umurunda değildi…

Hiç vakit kaybetmeden ilk müşteri kutu için hazırlanmaya başladı. Ben ikinciydim. İkinci olmama sevindim. En azından neler döndüğünü görürüm, kıllı bi durum sezersem vazgeçerim diye düşünüyordum. Kutuya girecek olan elemana soyunmasını söylediler. Bir görevli küpe ve şortu da çıkarması gerektiğini söyledi. Tamamen çıplak kalan adam kalabalıktan hiç çekinmemişti. Sıra bana geldiğinde n’apıcam diye gerilmeye başladım. Hayatımda hiç kalabalık önünde anadan üryan soyunmamıştım. Ben bunları düşünürken adama gözlük, kulak tıkacı ve nefes almasını sağlayacak hortumlu düzenek takılmış iki kişinin yardımıyla havuza sokuluyordu.

Adam tamamen jölemsi sıvının içinde kaybolunca görevlilerden biri kronometreyi çalıştırdı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Havuzun içini görebilmemiz için yapılan ahşap platforma çıkmış gözlerimizi hiç dalgalanmayan mor renkli jölemsi sıvıya kitlemiştik. Dedikleri gibi 11 dakika sonra sıvı hafif dalgalanmaya başladı. Demek ki kapıları açılmıştı elemanın. Dalgalanma tam bir dakika boyunca artarak devam etti ve durdu. İki görevli adamı havuzdan çıkarıp hemen yandaki duşa soktular. Eleman kriz geçiriyor gibiydi. Görevlilerin elinden kurtulup koşmak istiyordu sanki. Bunu zorla tayzikli duşa sokup jöleden temizlediler ve serbest bıraktılar. 

Serbest kalan adam yüksek sesle kahkahalar atarak bize doğru koşmaya başladı. Tam o anda hepimizin gözü adamın erekte olmuş penisine kitlendi. Platforma sıçrayıp erekte penisiyle herkese sarılmaya başladı. Bu gruptaki kadınların hoşuna gitmişti ama ben babafingoyu kaldırmış çıplak bir adama sarılmak istemiyordum. Tam bana sarılmak üzereyken görevlilerden biri kolumdan çekerek “It is your turn Mr. Faruk” diyerek beni kenara çekti.

Sıra bekleyen kalabalık ile kutunun arasındaki çimenlik alanda soyunmaya başladım. Önce parmak arası terliklerimi çıkarıp ayağımla biraz kenara ittim. Tişörtümü de çıkarttıktan sonra duraksadım. Çünkü şortumu çıkartırken izleyen kalabalığa arkam mı dönük olsun, önüm mü diye karar vermeye çalışıyordum. Ben bunları hesaplarken görevlilerden biri "Harş" diye şortumu aşağı çekti. Hemen ellerimle önümü arkamı kapatmaya çalıştım. Kalabalıktan kahkaha sesleri gelince kulaklarımda ve yanaklarımda bir sıcaklık hissettim. Bu sıcaklık 17 yaşımda kızlarla konuşurken duyduğum sıcaklıkla aynıydı. Yıllar sonra utancımdan kulaklarım ve yüzüm kızarmıştı demek ki.

Görevlilerle beraber kutunun yan tarafındaki ahşap merdivenden ufak platforma çıkarken ben hâlâ ellerimle kıçımı başımı kapatmaya çalışıyordum. Önce ışık geçirmeyen gözlüğü taktılar. Peşinden ses geçirmeyen kulak tıkaçlarını. Ne bir şey duyuyor ne de görebiliyordum, üstelik çırılçıplaktım. Kendimi çok savunmasız hissettim. Ağzımı ve burnumu kaplayan soluma aparatını da takıp kollarımdan tutarak yavaşça mor jölenin içine soktular beni.

Jölenin sıcaklığı vücut sıcaklığımla aynı olduğu için jöleyi hissetmiyordum. Karanlık ve yerçekimsiz bir ortamda havada asılı duruyor gibiydim. Vücudum yoktu sanki. Heyecandan kalp atışım hızlanmış olmalıydı çünkü tek duyduğum şey damarlarımda hızla akan kanın sesiydi. Bir süre sonra onu da duymaz oldum. Tam bir “Hiçlik” duygusu bütün benliğimi kapladı. Böyle bir şeyi daha önce deneyimlememiştim. O anda kutudan çıkartsalar sırf o “Hiçlik” deneyimi için bile 300 euroyu yatırırdım. Hiçlik beni esir almış herhangi bir şey düşünmeme izin vermiyordu. Çaresizce durumu kabullenip kendimi hiçliğe bıraktım. Uzunca bir süre böyle geçti.

Sonra çok uzaklardan tanıdık bir müzik sesi duymaya başladım. Ses gittikçe yaklaşıyor ve netleşiyordu. Müzik netleştikçe gece yerden gökyüzüne tutulan spot ışıkları görmeye başladım. Işıklar çoğaldı ve görüntü tamamen netleşti. Bir konserdeydim ve sahneye çok yakın bir konumdaydım. Etrafım Japonlarla çevriliydi. Büyük bir saygıyla müziği dinleyen Japonları izlemeyi bırakıp sahneye baktığımda çalan grubun Deep Purple olduğunu gördüm…

Grubun 15-17 Ağustos tarihleri arasında Japonya’nın Osaka ve Tokyo kentlerinde verdikleri konserin kayıtlarından oluşan ve 1972’de “Made in Japan” adıyla yayınlanan albüm bence Deep Purple’ın en iyi albümüdür.

Yıllarca “keşke daha önce doğmuş olsaydım da o konserlerden birine gidebilseydim” diye düşünmüştüm. Hayalim gerçekleşmişti. Osaka’daki konserdeydim. Konser iki buçuk saat sürüyordu. Kutuda geçirdiğim bir dakikanın yaklaşık üç saate denk geldiğini söylemişlerdi. Bu da bütün konseri seyretmeme yeterdi.

Ian Gillian’ın çığlık şovunu, Ritchie Blackmoore’un olağanüstü gitar sololarını, John Lord’un sahne zeminine yaylarla sabitlediği klavyesini solo atarken eğip bükmesini ve yorulmak bilmeyen Ian Piece’ın davul performansını canlı canlı izliyordum. Ritchie kaptırmış solo atarken hemen önümdeki Japonun cebinden bir “Altıpatlar“ çıkarıp kafasına dayadığını gördüm. (Rock camiasında dilden dile dolaşan bir efsanedir bu. Japonya konserinde bir seyirci gaza gelip tabancayla intihar eder. “Albümü dikkatli dinlerseniz silah sesini duyabilirsiniz” diyenler var.)

Tetiği çekmesine fırsat bırakmadan bileğinden kavrayıp namluyu gökyüzüne çevirdim. Tam o anda tetiği çekti ve kurşun gökyüzünde kayboldu. Altıpatların sesi müzikten duyulmamıştı. Silahı elinden aldım, kalan mermileri topuzdan çıkarttım ve daha sonra çöp kutusuna atmak üzere silahı cebime koydum. Bu arada bir kaç saniye önce intihar etmek üzere olan Japon hiç bir şey olmamış gibi kendini müziğe kaptırmış sağa sola sallanmaya devam ediyordu.

Bir el omuzuma dokundu. Arkama döndüm. Biri silahla ilgili bir şey söyleyecek sandım. Japon bir kız elindeki kalınca sarılmış sigarayı uzattı gülümseyerek. “Sonra istediğin kişiye uzat” dedi. Bunu Japonca söylemişti ve ben anlamıştım. “Olur. Sağol” dedim. Japonca tabii ki. Bir fırt çekip yanımdaki Japona uzattım sigarayı. Konser boyunca sağdan soldan bir kaç kere daha o kalın sigaralardan geldi.

Seyirciler Deep Purple’ın sahneden inmesine ancak üçüncü “Bis”ten sonra izin verdi. Grup sahneden ayrıldıktan sonra beni çok şaşırtan bir şey oldu. Seyirciler sanki önceden defalarca prova yapmışlar gibi hiç izdiham yaratmadan ve kimsenin yönlendirmesi olmadan tek sıra halinde salonu terk etmeye başladılar. On dakikada boşaldı salon.

Salondan çıktığımda canlı seyrettiğim en iyi konserler sıralaması değişmişti. Artık Blues Brothers’ın Açıkhava konseri ikinciliğe, Metallica’nın İnönü stadyumu konseri üçüncülüğe düşmüştü.

Osaka sokaklarında gezerken cebimdeki silahın ağırlığı çöp kutusu bulmam gerektiğini hatırlattı. Otobüs durağının yanındaki çöp kutusuna yaklaşıp kimsenin bakmadığından emin olduğum bir anda silahı çöpe atarken arkamdan biri “Sarımsak yemeğe gidiyorum. Bana katılmak ister misin?” diye sordu. Bu konserde bana ilk kalın sigarayı uzatan kızdı. 

“Bu harika olur. Teşekkür ederim” dedim.

Hemen hemen her sokakta Japonların “Sarımsak Evi” dedikleri küçük lokantalar vardı. Bu lokantalarda haşlamasından kızartmasına, turşusundan tatlısına onlarca çeşit yemek sadece sarımsaktan yapılıyordu. 

Bulunduğumuz caddenin köşesinde bir tane sarımsak evi vardı. Şansımıza iki kişilik boş bir masa bulup oturduk ve siparişlerimizi verdik. Ben sarımsak kızartması ile sarımsak tatlısı söyledim. Yui de karışık tabak sipariş etti.

Yui bir reklam ajansında grafiker olarak çalışıyormuş. Yemeğimizi yerken reklam dünyası ve Rock müzik üzerine sohbet ettik. Hava güzeldi. Karnımızı doyurduktan sonra sohbetimize yürüyüş yaparak devam ettik.  Bir aparmanın önünde durduk. 

“Dairem şu binanın en üst katında. Dairemi görmek ister misin?”

Yui cevap vermemi beklemeden kollarımdan kavrayıp beni havaya kaldırdı. Ayaklarım yerden kesilince Yui’nin kolları uzamaya başladı. Uzayan kollarıyla beni en üst kattaki dairesine kadar kaldırdı.

“İşte dairem!” diye bağırdı aşağıdan. “Nasıl? Beğendin mi?”

Daireye baktığımda salonda ağaçlar ve çimenler gördüm. Çimenlik alanda bir metre yüksekliğinde ahşap bir platformda 10-15 kişi vardı. Dalga sesini duymamla Yui ve Osaka yok oldu.  Gerçek hayata dönmüştüm… Kollarımdan tutan görevliler jöleden temizlenmem için beni tayzikli duşun altına soktular. Duştan çıktığımda kıçımı başımı kapatmadan yürüyüp kalabalığın önünde giyindim. Şimdi bazılarınız merak etmiştir kutudan çıktığımda erekte miydim diye…

Neyse… Bir kaç kişinin daha kutuya girmesini seyrettikten sonra “Eşim ve çocuklarımla kahvaltıya yetişmem lazım” diyerek müsaade istedim. Görevlilerden biri üzerinde iban numarası bulunan bir kartı uzatırken “Yolu hatırlıyorsunuz değil mi? Toprak yolu bitirin, asfalta çıkınca sağa doğru düz gidin. Asfaltın sonu çarşıya çıkıyor.”

Motoru çalıştırdım. ‘Tamamdır. Teşekkürler” deyip otele doğru yola çıktım.

Odama döndüğümde çocuklar hala uyuyordu. Eşim uyanmış koltukta cep telefonundan sağlıklı beslenme videoları izliyordu. “Günaydın” dedim. Gözünü telefondan ayırmadan “Günaydın. Nasıl geçti fotoğraf çekimlerin?

“Fotoğraflık bi şey bulamadım. İlerde bir antik tiyatro var. Ondan Bodrum’da da var. Beyaz evler, mavi kapılar, takıcılar falan her şey aynı… Bir tane bile fotoğraf çekmedim.”

“Saatlerce n’aptın peki?”

“Motosiklet kiralayıp  gezdim.”


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube and Vimeo Embeds
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı