Türk efsanelerinden Yeni Kıta’ya ejderha: “Mega kertenkele”nin izinde

Ahmet Kara araştırdı ve yazdı... Karşınızda bir ejderha sözlüğü ve bazı soruların cevapları: Ejderhalar neden ateş çıkarır ve neden altını çok severler?..


“…Bu sırada Kazan, ışıkların olduğu yere yaklaşınca tepe gibi bir cismi yatar gördü, meşe gibi kokan bir cismi eser gördü. Yedi yer evreni bir ejderhaya rast geldi. Yedi yerde meşale gibi yanan o ejderhanın gözleriymiş. Yedi yerde koyu koyu tütüp çıkan o ejderhanın ağzının salyasıymış. Meşe gibi kokan o ejderhanın yalıymış. Ejderhayı gören Kazan’ın yüreği doldu, taştı, güm güm attı, Kazan’ın aklı başından gitti.

“Kazan, ejderha ile dövüşmeye niyetlendi. Tam bu sırada dönüp, arkasına baktı. Lala Kılbaş’ı arkası sıra hazır gördü. Lalası ile konuşup, onun fikrini sordu: ‘Canım Lala, bu tepe gibi yatan ejderhayı görür müsün? Bu ejderhanın üstüne varalım mı, yoksa yan taraftan sessizce savuşup, kaçalım mı? Bu konudaki fikrin, en iyisi nedir?”

“Lala düşündü ki: “Kazan dedikleri er yiğittir, mert yiğittir. Ejderhanın üstüne gitme desem, belki bana kızıp, öfkelenir ve gazap eder.” 

“Lala dedi: “Beyim, karşı yatan Kara Dağ’ın gözbebeği sensin, taşkın akan suların durgunu sensin, yılkının aygırı sensin, deve sürüsünün buğuru sensin, koyunların koçu sensin, erenlerin serdarı sensin, yiğitlerin koçağı sensin. Ejderha dediklerinin aslı bir yılandır. O yılanın üstüne gitmelisin” dedi.”

Yukarıdaki alıntı, Dede Korkut efsanelerinin 13. hikâyesi olarak “Salur Kazan’ın Yedi Başlı Ejderhayı Öldürmesi” başlığıyla Prof. Dr. Metin Ekici tarafından tanımlanmış ve Milli Folklor Dergisi’nin 2019 yılı 122. sayısında yayınlanmıştır. Hikâyenin devamını merak edenler internette küçük bir araştırmayla bu dergiye ulaşıp bu makaleyi ve hikâyeyi okuyabilirler. 

Benim bu yazıdaki amacım, birçok kültürde yer alan “ejderha” efsanesinin kökenini incelemektir. Bizim dilimizdeki ilk örneklerin biri, yukarıda bir bölümünü paylaştığım 10 ila 11. yüzyıllarda ortaya çıktığı öne sürülen Dede Korkut hikâyeleridir. Peki ejderhanın kelime olarak kökeni nedir?

Ejderha, Farsça “ajidahak” kelimesinden gelmektedir. Orta Farsça’da (Pehlevice veya Partça) “aji” yılan, “dahak”, kral demektir. Böylece “aji-dahak”, yılan-kral, yani “yılanların kralı” anlamına gelmektedir.

Ejderhaya ayrı bir önem veren Çin kültüründe de benzer bir anlam görürüz. Çincede yazı karakterleri o cismin resminden türetilmiş ve zamanla o şeklin basit sembolleri haline gelmiştir. Aşağıda birkaç kelimenin Çince karşılıkları görülmektedir.

Çince ejderha, “long” diye okunan “龙”karakteri ile gösterilir. Bu karakter, ejderhayı sembolize eden aşağıdaki formlardan türetilmiştir. İlk ejderha karakterleri bir yılanı andırmaktadır ve başında Çince “kral, soylu” manasına gelen “王”şekli vardır. Yani ejderha kelimesi “yılanların kralını” sembolize etmektedir. Aşağıda Çince ejderha karakterinin ilk halleri ve son hali ile altında örnek ejderha kabartma heykelleri görülmekte.

Ejderha; İngilizce, Fransızca ve İspanyolca’da dragon, İtalyanca’da drago ve Almanca’da drachen demektir ve bu kelimelerin kökeni Yunanca “yılan” anlamına gelen “drakon”(δράκων)’dur.

Meksika ve Orta Amerika’da yaşamış Aztek medeniyetinin de ejderhaya benzeyen Quetzalcoatl adında bir Tanrı’sı vardır ve Quetzalcoatl da “tüylü yılan” manasına gelmektedir.

Muşuşu, antik Mezopotamya mitolojisinde ve özellikle Sümer kültüründe yer alan, kartalın pençelerine benzeyen arka ayakları, aslan gibi ince ön bacakları, uzun boynu ve kuyruğu, boynuzlu kafası, yılan benzeri dili olan pullu bir ejderhadır. Muşuşu’nun anlamı “kızgın, ateşli, kırmızı yılan” demektir.

 Artık ejderha’nın kelime kökeni olarak yılandan geldiğini söyleyebiliriz sanırım. Fakat bugün ejderha dendiğinde aklımızda bildiğimiz yılanlardan farklı, büyük ve boynuzlu bir kafaya, iri tırnaklı pençelere ve uzun kuyruğa sahip bazen kanatları olup uçabilen hatta ağzından alevler saçan, altın ve mücevher seven bir yaratık anlaşılmaktadır. 

Tarih öncesi dönemlerde yaşasaydınız ve bugünkü anatomi, paleontoloji ve genel kültür bilgilerinden uzak olsaydınız, aşağıdaki gibi uzun bir omurganın taşlaşmış halini, yani fosilini görseydiniz bunun ne olduğunu düşünürdünüz? Ve bulduğunuz bu uzun omurganın yanında büyük ve boynuzlu bir kafatasını, iri pençe ve uzun kuyruk iskeletlerini yani dinozor (korkunç kertenkele) fosillerini bir arada görseydiniz bu canlıyı nasıl tanımlardınız? 

Günümüzden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış insanlar da buna benzer dinozor fosillerini bulduklarında onları kendi bilgi ve hayal güçlerine göre tanımlamışlardır. Milyonlarca yıl önce yaşamış canlılara ait bu taşlaşmış ve deforme olmuş kafatasını, büyük ve uzun omurga kemiklerini, iri tırnaklı pençelerini ve uzun kuyruğunu kendi hayal güçlerine ve yaşadıkları dönemin kültürüne ve estetik anlayışına göre yeniden yaratmışlardır. Aşağıda, fosilleri ilk defa 1824 yılında Güney İngiltere’de keşfedilen ve günümüzden yaklaşık 166 milyon yıl önce yaşadığı ölçülen Megalosaurus (Mega Kertenkele) tasvirlerinin zaman içinde geçirdiği değişim görülmekte.

Yukarıda da görüldüğü gibi bir düşünce, bir nesne veya bir kemik, onu inceleyen insanların o andaki hayal güçlerine, bilgilerine ve amaçlarına göre çok farklı şekillerde yorumlanabilir. Aynı durumlar veya nesneler farklı zamanlarda farklı insanlarca çok farklı şekilde anlaşılıp anlatılabilir. Eski medeniyetlerce bulunan dinozor fosilleri de, uzun omurgası nedeniyle temelinde yılana benzetilse de farklı kültürlerde farklı betimlemelerle yılan gibi uzun, aslan pençeli, boynuzlu ve bazen kanatlı bir yaratık yani ejderha olarak yerini almıştır.

Gelelim ejderhanın altınla ilişkisine… “Smaug, Orta Dünya’da var olan son “büyük” ejderha olarak kabul edilen Üçüncü Çağ’da yaşamış bir ateş ejderhasıydı. 2770’de, Smaug, kuzeydeki dağlardan geldi; altın, değerli taşlar, gümüş, inciler, zümrüt, safir ve pırlanta, çok yönlü kristalleri ve ünlü Arkentaşı’nı içeren Erebor cüce krallığı tarafından toplanan en büyük servet onun ilgisini çekti. Smaug iki yüzyıl boyunca Yalnız Dağ’a tek başına hükmetti. Günlerini dağda, kıskanç bir şekilde koruduğu büyük hazine birikintisinin üstünde yatarak geçirdi. 2941 yılında, Yalnız Dağ’ın varisi Thorin Meşekalkan liderliğindeki on iki cüce ve hobbit Bilbo Baggins’den oluşan on dört kişilik bir kafile gizli bir kapıdan Smaug’un dağ inine girmek ve eski hazineyi ondan geri almak üzere cesur bir girişimde bulundu.” Tırnak içinde belirttiğim bu alıntı J. R. R. Tolkien’in fantastik Orta Dünya evreninden bir ejderha ile ilgili tasvirlerdir.

19. yüzyılın ortalarında, binlerce altın arayıcısı, Kuzey Amerika’da zenginleşmek umuduyla batıya akın ediyordu. Dağlarda ve o dağlardan kaynak bularak nehirler boyunca taşınan taşlarda altın vardı. Birkaç başarılı ve teknik imkânlara sahip madenci, kazılarını derinleştirerek geniş maden ocakları açıp altın kaynağı içeren kaya formasyonlarını belirleyebildi. Ve bu formasyonlarda daha önce görülmemiş birçok fosili de keşfettiler. Rocky Dağları bölgesi fosilce zengin birçok ocak içerdiğinden, bu altına hücum aynı zamanda birçok dinozor fosilinin bulunmasına yol açtı. Bu fosil zengini maden ocaklarının keşfedenler bilimsel bir nedenle değil yine maddi kazanç için bu fosilleri bulmaya ve satmaya devam ettiler. Amerikan paleontolojisinin erken tarihi incelenirken, altın avcıları ile Vahşi Batı’nın fosil avcıları arasındaki birçok ilişki olduğu görülmektedir. Paleontolojinin erken tarihinin madencilik tarihiyle ilişkili olduğu kesindir, çünkü fosillerin sıklıkla ortaya çıktığı yerler, bol kazı yapılan yani madencilik yapılan yerlerdir.

Benzer şekilde kartal kafalı, aslan pençeli ve yılan kuyruklu olarak tasvir edilen Griffon’un (İngilizce Griffin) da, günümüzden 75 ila 72 milyon yıl önce yaşamış Protoceratops veya ona yakın cinslerdeki dinozor fosillerinden imgeleştiği düşünülmektedir. Halkbilimci ve bilim tarihçisi Adrienne Mayor’a göre Yunanlıların bu efsanevi yaratıkları İskitlerden öğrenmişlerdir. Yunanlıların İskitlerle ilk temasa geçtikleri tarih olan MÖ 675 sonrasında yoğun biçimde bu efsanevi yaratıktan bahsedildiğini, bunun sebebinin de İskitlerden bol Protoceratops fosili bulunan Moğolistan, Çin ve Kazakistan’da, özellikle Tanrı ve Altay dağlarında altın madenciliği yapıldığını ve bu değerli madenlerle bu canlılara ait fosillerin ilişkilendirildiği efsaneleri öğrendikleri öne sürülmektedir.

Siz de eski zamanlarda yaşayan bir madenci olsaydınız ve çalıştığınız -daha doğrusu zorla, köle olarak çalıştırıldığınız- madenlerde altın ve diğer değerli madenlerle beraber, bu fosillere rastlasaydınız siz de bu kemik fosilleri ile değerli madenler arasında bir ilişki olduğuna ve onların birlikte bulunmasına sebep olarak gösterilen efsane ve hikâyelere inanabilirdiniz. Eski zamanlarda madenlerde çalışan, o madenleri işletenler de bu ilişkiden yola çıkarak ejderha kemikleri yani dinozor fosili ile değerli madenler arasında bir ilişki kurmuş ve bunu çeşitli efsanelerle süsleyip anlatmış olabilirler. Bu anlatılan hikaye ve efsaneler o zamanki en yaygın iletişim ve kültür paylaşımı olmasının yanı sıra aynı zamanda, içinde dinozor fosillerinin bulunduğu jeolojik formasyon ile değerli madenler bulunan formasyon arasındaki ilişkiyi gösteren teknik bir bilgidir. Eğer daha önce dinozor fosili gördüğünüz bir altın madeninde çalıştıysanız, benzer fosiller bulunan başka bir yeri kazdığınızda da altın bulacağınızı tahmin edebilirsiniz.

Bir de ejderhalar ile ilgili ve bizim bugünkü bilgilerimize göre dinozorlarda olmasını beklemediğimiz, ağızdan alev püskürtme efsanesine göz atalım. Tarihte ağızdan alev püskürten yaratık efsanesi Homeros’un İlyada şiirinde ve daha sonra diğer antik Yunan şairlerin eserlerinde yer alan Kimera (İngilizce Chimera) ile başlamaktadır. Griffon gibi Kimera da birkaç hayvan özelliğini bir bedende toplamıştır. MÖ 750 ila 650 yıllarında yaşadığı bilinen Hesiodos’un Tanrıların doğuşunu anlatan Theogonia eserine göre Kimera’nın annesi yarısı yılan yarısı kadın olan Ehidna’ydı (İngilizce Echidna) ve Kimera; aslan vücudunda keçi ve yılan başlarına da sahip olan ve alev püskürten bir yaratık olarak tasvir edilmektedir. Zamanla bu efsane de diğer yaratık ve ejderhalar ile ilgili ilham kaynağı olmuş ve iki efsane birleşmiş olabilir. Ayrıca madenlerde ateş yakılması veya gaz çıkışı sonucu görülen alev ve patlamalar da bu efsaneye yol açmış olabilir. Örneğin Kimera efsanesi, Antalya’da Olympos’a yakın Çıralı köyü Chimaera Dağı’nda bulunan ve metamorfik kayalardan kaynak bulan metan gazı sebebiyle alev alan Yanartaş ile birleştirilmiştir.

Sonuç olarak; ejderhanın izini aradığımızda karşımıza çıkanlar bu efsanenin, dinozor fosilleri ve bunlarla ilgili efsaneler ile ilgili olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca ben de Çin kültüründe de olduğu gibi ejderhanın güç ve iyi şans sembolü olduğuna inanıyorum. Eğer siz de bir ejderha kemiği yani dinozor fosili bulursanız bunu doğrudan veya ejderha kemiği tozu olarak satabilir ayrıca bu fosilin bulunduğu yerin civarını araştırarak altın ve diğer değerli madenlere rastlayabilir ve dolayısıyla para kazanıp güç ve iyi şans elde edebilirsiniz.

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir