Lütfi Acun yazdı: 1965 senesinde Türk filmi izlemek

Babaannem de yanında oturan bir kadınla tartışmaktaydı. Filmin başrol oyuncusu olan denizci subayı için “Ben onu tanıyorum. Bunun adı Kenan değil Erol” diyordu.


Türk sinemasının ‘Altın Çağını’ yaşadığı 1960’lı, 1970’li yıllar… Orasını burasını, içini dışını, sağını solunu değiştirip altını üstüne getirerek bir senaryodan, el bebek gül bebek beş ayrı senaryo doğurtulan yıllar… Senede üç yüze yakın film çekilmekte… Ecnebi film oynatan sinemalar dahi “yerli malı, yurdun malı” havasına girmişler… Çünkü Türk Filmi seyirci rekorları kırmakta…

Sadece Kadıköy’ün merkezinde, Opera, Süreyya, Süreyya Cep, Kadıköy, Yurt, Hale, Reks, As, Efes, Feza, Özen gibi kışlık sinemalar ve bir o kadar yazlık sinemalar bulunmakta… Tamamı da dolup taşmakta.

Bizim sokağın kadınları toplumun aynası durumundalar. Evlerin cumbalarından kafalarını karşılıklı uzatmış, o haftanın filmini konuşmakta, hangi filme gidecekleri konusunda bilgi alışverişi yapmaktalar. Filmin beğenilmesi için ölçüt belli: Çok ağlamak. Hele o film hakkında “Bi’ ağladık, bi’ ağladık” şeklinde bir bilgi almışlarsa, artık o film ölmeden önce görülmesi mutlak olan 10 yerden biri pozisyonuna geçer. İşte o zaman askerde şafak sayan erler gibi olurlar ‘Salı, Çarşamba, Perşembe’ diye gün sayar, Pazar günü saat 11 matinesini iple çekerler.

Haftanın başında gidilecek film belli oldu. “HIÇKIRIK.” Yani tercih nedeni olarak adı bile yeterdi. Madam Arus bilet kuyruğuna girmek için sabah erkenden yola çıktı. Kural öyleydi. Her hafta sırasıyla biri bilet kuyruğuna giriyordu. Çünkü Pazar sabahları 11 matinesine girmek için, kuyruk Opera sinemasından başlıyor, şimdiki Boğa heykelinin olduğu yere kadar uzanıyordu. Bizim mahalleden, kadınlar ve çocuklar şeklinde el ele çıktık yola… Bizim sokağın kadrosu Çin Ordusu gibiydi. Sanırım bir tek Güner abla eksikti. Nedense gelememişti.

Sinemaya girdik. Koltuklara oturduk. Sanki bilet alırken “Ağlama Garantisi” de verilmişti. Çantadan birer-ikişer bez mendiller çıkarıldı. Tek mendili olanlara diğerleri ilave mendil takviyesi yaptı. Çünkü gelen ihbarlar ‘salya sümük ağlama’ tehlikesini işaret ediyordu. Neyse efendim, ışıklar söndü ve film başladı. Beyazperdeye yansıyan ilk görüntü şuydu! Yaşlı bir kadın köşede Kuran okuyor. Küçük bir çocuk, hasta annesinin başında ağlıyor. Çocuk “Anneciğim” diyor, anne ise “Oğlum” demeye kalmıyor, kadıncağız oracıkta rahmetli oluyor! Dakika bir, gol bir… Madam Arus, kapakları açılmış baraj gibi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan annemi dürtüyor.

“Ben sana, film çok güzelmiş dememiş miydim?”

Filmin konusu basit, lakin bizimkiler çok ciddi. Baş kadın oyuncu verem oluyor. Annem “Vallahi ben hasta olduğunu anlamıştım, yüzü sapsarı olmuştu” diyor. Madam Raşel “Geçen haftaki filmde de kesik kesik öksürüyordu, ben de anlamıştım” diye teşhise bir doktor edasıyla ekleme yapıyor. İşte o an anlıyorum ki, bizimkiler filmi seyretmiyor, filmin adeta içindeler ve filmi yaşıyorlar. Madam Raşel’in “Kız iştahsız. Film başladı başlayalı daha ağzına bir lokma sokmadı” sözüne itiraz ettim ve “Herkesin gözü önünde yemek yenmez. Parası olan var, olmayan var” dedim. 

Sen misin o lafı diyen. “Görgü kurallarını öğretmek sana mı kalmış bacaksız” dediler ve boyumdan büyük laf ettim diye şaplağı yedim. Oysa ki okulda öğrenmiştim bu lafı… Arka sıradan yaşlı bir teyze annemin omzuna dokunuyor.

“Arkadaşınız geçen hafta bu kızı seyretmiş. Hiç bir şeyi yoktu, sapasağlamdı demişti, ama kız hastaaa ”

Annem çok bilmiş ya!

“İnce hastalık bu! Ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz komşum. Bir hafta önce iyisindir ama bir hafta sonra… Düşmandan bile uzak olsun…”
“Recaizade Sokağından di mi?”
“Hayır! İzzetin sokağından”

Babaannem de yanında oturan bir kadınla tartışmaktaydı. Filmin başrol oyuncusu olan denizci subayı için “Ben onu tanıyorum. Bunun adı Kenan değil Erol” diyordu. Annem babaannemi dürterek uyardı. Meğer o oyuncunun geçen filmdeki adı Erol imiş ve babaannem orada kalmış. Film ilerledikçe kızın durumu kötüye gidiyor. Onu seven denizci subayı delikanlı geliyor. Lakin kız onun yanında öksürürken ağzından kan geliyor. Bizimkilerden de salyalar, sümükler akıyor. Sinema ağlama duvarına dönüyor. Arka sıralardan aynı teyze hem ağlıyor hem de yanındakilere annemi övüyor.

“İzzettinli komşum anlamıştı yeminle.”

Madam Eleni “Kim o şom ağızlı” diye bozuk atıyor. Mendil elinden düşmeden ilave ediyor.

“Öldürmeyen Allah öldürmez. Dua edin!”

Maalesef dualar da işe yaramıyor ve dünyalar güzeli kızımız her fani gibi ölüyor. Annem bunu kabul edemiyor.

“Allah ölümün de hayırlısını nasip etsin” diyor.
“Amin”ile “Amen” sözleri birbirine karışıyor ve film bitiyor.

Sinemadan dışarı çıkıyoruz. “Allah’ım kurtuldum” diyorum, ”Bana böyle bir kasveti bir daha yaşatma Rabbim.” Dayak yemiş gibiyim. Ciğerim acıyor. Nasıl acımasın henüz çocuğum. Ölen anne figürü, acı, kan, öksürük, hastalık kavramları bana o kadar uzak ki… Hele annemi hüngür hüngür ağlarken görmek yok mu?

“Bir daha sinema mı? Tövbe “ diyorum.

O sırada “Fatma” diye bir ses duyuyoruz. Bir de ne görelim Güner abla gelmiş. Hani sabah matineye gelememişti ya! İlk işi filmi sormak oldu.

“Nasıl güzel miydi?”
“Güzel de laf mı kız? Bi’ ağladık, bi’ ağladık ki sorma!”

Bunu duyan Güner abla hemen kolumdan tuttu. Sonra anneme döndü ve beni işaret etti.

“Bu delikanlıyı yanıma alıyorum Fatma” dedi. ”Bana eşlik etsin.”

Neee? Olamaz! Bu filmi bir daha seyretmek mi? Anneme yalvarır gözlerle baktım.

“Hayır anne hayır!” Güner abla kafama bi tane şaplak patlattı.

“Yürü lan!” dedi. “Seni delikanlı yerine koyduk, daha ne istiyorsun?”

Anneme baktım o eve doğru yürümeye başlamış bile. Güner abladan bi şaplak daha…

“Bak hala direniyor. Yürrü!”

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir