Yılmaz Aslantürk’lü anılar

Derken efendim Otisabi karakteri oluşuverdi. Başımdan Geçti Bunlar başlığı altında, öğrenci evlerinde geçen hikâyeleri anlatmaya başladı.


İç ses: Oğlum lan… Behzat, Yılmaz ile ilgili anılarını yazsana deyip duruyor, epey zaman da oldu. Behzat'a yazıcam, yazıcam deyip duruyorum ama yazmıyorum.
Dış ses: Biliyorum, yazmayışına asıl sebep, bilgisayarının olmaması değil… Adam ters, bir patavatsızlık yaparım diye tırsıyorsun.
İç ses: Hahaaa! Adam ters, Ters Dergi de ters… Burdan yürüyüp yazıyı kotarırım. (Kotarmak, Tekin Aral abi bu lafı çok kullanırdı, bak rahmet istedi.)
Dış ses: Rahmet olsun. Hadi anlatmaya başla. Hem bu yazış yöntemini Faruken Bayraktare yapmıştı, şimdiden söyleyeyim de sonra laf olmasın.
İç ses: Doğru valla şimdi aklıma geldi, evet yapmıştı. Ben öyle dümdüz yazmaya geçiyorum, sen aradan çekil.
Dış ses: Tamam.

Şimdi biz bu Yılmaz'la 82'de mi, 83'de mi ne, Bursa Hakimiyet gazetesinde karşılaştık. Gazetede karikatür çiziyorduk. Karşılaştık diyorum ama o benim gazeteye gitmediğim bir zamanda gelmiş, önce Serdar Gilkal ile tanışmışlar. Ben sonradan tanıştım. Serdar ile bizim evler Mudanya'da olduğundan Serdar hemen gelip bana Yılmaz'dan bahsetmişti. Üçümüzün de lise bitmiş, karikatür çizme hevesi bizi bir araya getirmişti. Yaşıttık; hatta ben ondan sadece bir gün büyüktüm. Bunu Kadıköy'deki aynı evde kalırken öğrenmiştim. Evde kalmaya başladığı ilk zamanlarda aynı gün doğumluyuz diye söylemişti. Meğer evde kalabilmek için, sempatiklik olsun diye dümenden öyle demiş. Bir gün bu, az zaman değil tabii…

Yukarıda "üçümüz" dedim ama Leven Elpen ile Levent Gerçek de hazırladığımız sayfada karikatür çiziyordu. İki Levent'in de çok güzel çizgisi vardı. Gerçek olan Levent bizimle çok kalmadı, başka gazeteye geçti. Yılmaz gazetede düzenli maaş almaya geçmediğimiz zamanlarda, sırtına "tabela yazılır" yazısı asarak Bursa'daki iş yerlerini dolaşır, ekmek çıkarmaya çalışırmış. Bir gün Levent Gerçek'in babasının iş yerine de uğramış. Adamcağız Yılmaz'ın bu çabasını çok taktir etmiş ve akşam evde Levent'e güzel bir fırça kayarak, isim vermeden Yılmaz'ı övmüş. Levent tabii o tabelacı çocuğa illet olmuş. Sonradan Yılmaz ile Levent beraber reklam ajansı kurduklarında Yılmaz'ın o tabelacı çocuk olduğunu öğrenmiş. Muş, miş diye yazıyorum, çünkü bunları Levent anlattı.

Bursa'da gazete eki olarak Çuvaldız adlı mizah dergisi çıkarıyorduk. Yılmaz derginin logosunu gayet güzel hazırlamıştı. Yalnız üniversiteyi okumaya İstanbul'a gittiği için ancak hafta sonları dergi için çalışabiliyordu. İstanbul'dan gelirken de Erim Bayrı'dan, Aptülkadir Elçioğlu'ndan karikatürler getiriyordu. Biz de isimlerini o zamanlar Gırgır'ın arka sayfasından bildiğimiz bu insanlarla gıyaben de olsa, Yılmaz sayesinde arkadaş olmuştuk. Gecikmeli olarak ikisi ile sonradan tanıştım. Erim ile yakın arkadaş oldum. Aptül ile zaten Gırgır'da beraber çalıştık. Erim anlatmıştı; okula ilk başladığında derse geç gelmiş, derse geç geldiğinden başka yanında kağıt kalemi de yokmuş. Haliyle yanına oturduğu Yılmaz'dan önce kağıt, sonra kalem istemiş. Yılmaz bu durur mu, yapıştırmış cevabı; “Aaa iyi yere dükkan açtık.” Erim “Eyvah nereye düştüm ben böyle”diyerek korkmuş Yılmaz'dan. Tabii sonradan Yılmaz'ın samimiyet nişanesi olarak böyle konuştuğunu idrak etmiş. Dedik ya başta, adam ters diye, samimiyeti bile ters…

Yılmaz ile Serdar Gikal gazetede benden fazla görüşüyorlardı. Kendi dünyalarında nasıl ortak bir atmosfer oluşturdularsa, çok saçma ama çok güzel kelime oyunları yapıyorlardı. Hatta bilinmedik bir dilde ortak şiir yazıyorlar, ben dahil diğer insanların garip bakışlarına maruz kalıyorlardı. Mesela şiirlerinden şöyle bir mısra hatırlıyorum; Etim hörkerken, timinin hipleri… Meali “Çoban ateşin başında oturuyor” gibi bir şeydi. Serdar Gilkal'a da rahmetler olsun…

Bursa'daki günlerimizden birinde Yılmaz bizi İstanbul'a götürmek için program yaptı. Mudanya'dan Bursa'ya gitmekte bile zorlanan benim için bu olmayacak bir şeydi ama gitmek de istiyordum. Ayarlanan gün, Yalova-Kartal-Kadıköy aktarmalı olarak İstanbul'a gittik. Yalnız bana çok garip gelen bir durum vardı: Yalova'da otobüsten inince vapura koşturuyor, vapurdan inince dolmuşa koşturuyorduk. Amaç bir an önce bineceğimiz vasıtada yer kapmaktı. E diğer insanların canı yok mu, yükü olanlara, koşamayanlara yazık değil mi? Meğer bu koşturma, diğerlerini ekarte etme, şehirde yaşayabilmek için gerekli bir şeymiş. Bir çeşit şehir geleneği yani. Yumurtaya önce varmak için koşturan spermler gibi işte… Sonradan Yol filmini seyrettiğimde de böyle minübüse koşturma sahnelerini görmüştüm. Filmin o koşturma sahneleri Mudanya'da çekilmişti ama normalde Mudanya'da kimse koşturmazdı. Araç dolduysa bir sonrakini beklerdik. Neyse, Yılmaz sayesinde İstanbul'un yolunu öğrendim ya, artık kendi kendime ara sıra İstanbul'a gidebiliyordum.

Yılmaz'ın okula girdiği ilk sene Adnan Lavkan bunların bir dersine girmiş. Yılmaz anlatmıştı, "Bir şey yapın" demiş adam, "Bir şey yapın size ait olsun… Aspirin gibi, Red Kit gibi marka olsun…" Yılmaz adamdan çok etkilenmiş, "Kocaman parmakları vardı, masaya iki elinin parmaklarını birbirine kenetleyip, gözünü bize dikerek konuştu. Benim hayalimdeki tek şey onun dediğini gerçekleştirebilmek" demişti Yılmaz.

Yılmaz MSÜ'de okurken pandomim ile de ilgilenmeye başlamıştı. Bursa'dayken de Bursa Devlet Tiyatrosu'nda çalıştığını biliyordum. Bursa'daki tiyatro çevresinden arkadaşı olan Erkan Can, Fatih Ürek bizim açtığımız karikatür sergisine gelmişler, anı defterine bir şeyler yazmışlardı. Elimde belgeler var, belgesiz konuşmam efendim. Aha aşağılara bir yere iliştirdim o yazıları. Neyse pandomim diyorduk… Yılmaz pandomimci arkadaşları ile o zamanlar Cenk Koray'ın sunduğu Tele Pazar programına çıkıyor, haliyle sözsüz olarak bir mesleği canlandırıyorlardı. Program, seyircilerden “Şimdi bu pandomimci hangi mesleği canlandırdı.” sorusuna cevap yollamaları üzerineydi. Yılmaz izleyicilerden gelen mektupları, bize aklında kaldığı kadarıyla anlatırdı. Mesela bir tanesi şöyle; ” O mandobincinin yaptığı, Sümerbank tezgahtarı taklidi.”

Benim de İstanbul'a gelip okumaya başladığım zamanlarda Kadıköy'ün göbeğinde ev bulmuştum. Yılmaz da evde kalmaya başladı. Yılmaz'ı ev sahibiyle tanıştırmaya gitmiştik. Ev sahibimiz çok ilginç, koltuğa değil de, koltuğun kolçağına tüner gibi oturan bir amcaydı. Hani Otisabi'deki Nejat Amca tipi var ya, tam o… Yılmaz o aralar askerken gelmiş, kendine yeni bir şekil vermek için abartılı favori bırakmıştı. Ev sahibimiz Yılmaz'ı görür görmez bağırarak, “Ar yu Meksikeyn, yuhahahaha” deyiverdi. Tabii biz de onun kahkahasını bastıracak kadar kahkahayı patlatıverdik. Yılmaz'ın titizliği sayesinde ev pırıl pırıl oluvermişti. Bir defasında eve hırsız girdi. Hırsız evden sadece Yılmaz'ın kocaman teybini alıp gitmişti. Oysa içeriki odada, o ara bizimle kalan kalan karikatürcü Kemal Can'ın çok pahalı fotoğraf makinesi vardı. Belki hırsız kanaatkardı, belki acelesi vardı bilmiyorum, sadece Yılmaz'ın teybini alıp gitmişti işte… Şunu da ilave edeyim, hırsız biraz da benim dalgınlığım yüzünden eve girmişti. Bu yüzden Yılmaz'a bir teyp borcum var. Gerçi şimdi ucuzlamıştır, alıveririm.

Gırgır'ın el değiştirmesi durumunun olduğu günlerde bizim ev karargâh gibi olmuştu. Sürekli buluşmalar, toplantılar yapılıyordu. Bir akşam yine toplantı yapılacağı haberi geldi. Eve gelenlere ikramda bulunalım diye Yılmaz güzel güzel yemekler yapmış, tatlı olarak da şekerpare hazırlamıştı. Yemek yenmedi, hemen mevzuya geçildi, yeni dergi tartışmaları başladı. Ortam nasıl olduysa birden gerildi. Herkes sinirli, patlamaya hazır… Yükselen ses tonları, imalı laflar, daha önce yaşanılmış olaylar… Yılmaz şekerpareleri herkese ikram etti, her alan alırken teşekkür etti, yenildi… Yani tartışmaya kısa bir mola verilmiş oldu. Sonra tekrar hararetli tartışmalar kaldığı yerden devam etti, öfkeli sesler tekrar yükseldi. Servet Gürbüz tartışmaları dinlerken, dişinin arasına kaçmış şekerparedeki fındık parçacığını kah ağzını büzerek, kah tırnağı ile çıkarmaya çalıştı.

Hıbır'cıların ayrılması ile Gırgır'a o dönem çok fazla gelip giden olmuştu. Bu dönemde Yılmaz da Gırgır'a geldi. Esprileri çıkmaya başladı. Sabahlama gecelerinde eğlenceli bir hava oluşturuyordu. Ağzı ile fotoğraf makinesinin sesini birebir çıkartıyor, biz de sanki o gerçekten fotoğraf çekiyormuş gibi ona poz veriyorduk. Gırgır el değiştirince Yılmaz, Avni Dergisi kadrosu içinde yer almıştı.

"Çıkmaya devam eden Gırgır ile bir bağımız yoktur" ilanında onun da adı vardı. Sonra o Pişmiş Kelle dergisini tercih etti. Derginin sayfa sekreterliği ile birlikte, arada kısa kelime oyunu esprilerden oluşan yazılar yazıyordu. Yazdıklarına vinyet olarak da kendini çiziyordu. Yazdıklarından aklımda kalanlar; Japon Prensi Kamişasu yürüdü mü, Taşimasu ile değirmen dönmez, seksman yağı, çamsa kızı çoban armağanı gibi o dönem çok tutulan şeylerdi. Yine o dönem çok popüler olan Dustin Hoffman'ın oynadığı Yağmur Adam filmi vizyondaydı. Film otistik birini anlatıyordu. Yılmaz'ın belki otistiklik derecesinde değilse de kelimelerle oynama, şarkı sözlerini tersten söyleyebilme marifeti vardı. Yılmaz'ın o filmdeki karaktere tip olarak benzerliğinden dolayı Engin Ergönültaş ona Otis diye hitap ediyordu. Çok temiz, tertipli, düzenli biri olduğunu vurgulamak için de Yılmaz'a ithafen otitis şeklinde nidası da olmuş idi. Derken efendim Otisabi karakteri oluşuverdi. Başımdan Geçti Bunlar başlığı altında, öğrenci evlerinde geçen hikâyeleri anlatmaya başladı. Elbette o hikayelerin oluşmasında Engin Ergönültaş'ın yönlendirmesi olmuştu. Tabii bu kadar yıldır Otisabi hikayeleri üretmesi başlıbaşına marifet. Bir keresinde bana, hikâyeyi bitirdiğim anda konusunu unutuyorum demişti. Bence bu kadar yıldır hikâyeleri sürdürmesi bu sayede mümkün oluyor.

Oğlumun doğduğu zamanlardı; Yılmaz, bizi ziyarete geldi. Mudanya'yı görünce, “Tabii buraları bırakıp gelir mi Sait Oktay İstanbul'a?" demişti. Sonradan o daha iyisini yapıp Datça'ya yerleşti. Ben henüz kendisini ziyarete gidemedim. Ziyaretine giden arkadaşlar, “Oğlum, Yılmaz pamuk gibi olmuş, o eski Yılmaz'dan eser kalmamış. Kedi besliyor lan.” diyorlar.

Yukarıda dedim ya, Kemal Can da bizde kalıyordu diye; hah beni Kemal ile Yılmaz tanıştırmıştı. Onun sayesinde Kemal Can'ı da tanıdım. Kemal bizi ailesiyle kaldığı evine yemeğe götürürdü. Kemal'in ailesi bu davetleri Kemal'in tüm arkadaşları için yaparmış. Böylesine sevecen, çok güzel insanlar… Yılmaz'a olan teyp borcumdan başka, beni onlarla tanıştırdığı için de teşekkür borcum var. Anaa! Borç listesi kabarıyor, yazıyı bitireyim en iyisi…

İyi günler size…

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı