Gorki yazdı: Tolstoy’dan kadınlar üzerine sinir bozucu bir “kahve muhabbeti”

Görüşleri çağının ötesinde birçok yazar, konu kadınlar olduğunda, en sinir bozucu klişeleri üzerine bürünür. Onlardan biri de Tolstoy'du. Gorki bundan nefret ederdi*


Tolstoy kadınlar konusunda seve seve bir hayli konuşuyor, bir Fransız romancısı gibi tıpkı, ama her zaman bir Rus köylüsünün kabalığıyla. Önceleri pek hoşlanmazdım bu huyundan. Bugün Badem Parkı’nda Anton Çehov’a sordu «Çok zamparalık yaptın mı gençliğinde?»

Arıton Pavloviç, şaşkın bir gülümsemeyle, küçük sakalını çekerek anlaşılmaz bir şey mırıldandı. Leo Nikolayeviç denize bakarak:

«Ben durmak, dinlenmek bilmezdim…» dedi.

Bunu pişman bir sesle, tümcesinin sonuna da kaba bir köylü sözcüğü ekleyerek söyledi. Bu sözcüğü ne büyük bir yalınlıkla kullandığı ilk olarak dikkatimi çekti, daha uygun düşecek bir sözcük bilmiyordu sanki. Yontulmamış dudaklarından dökülen bütün bu tür sözcükler, bir yalınlık, doğallık taşıyor, o askerce kabalıktan, bayağılıktan uzaklaşıyordu. Kendisiyle ilk karşılaşmamı anımsıyorum. Alışılmış açıdan görülürse, bütün söyledikleri kabasaba bir söz kalabalığıydı ancak. Şaşakalmıştım, biraz da alınmıştım üstelik. Başka türlü bir dilden anlamayacağımı düşünüyor sanmıştım. Şimdi anlıyorum: Budalaca bir şeydi alınmak.

Selvilerin gölgesinde taş bir sekiye oturmuş, zayıf, ufak tefek, ağarmış görünüyordu, ama gene de, bir ispinozun ötüşünü ıslıkla yansılayarak eğlenirken, biraz yorgun düşmüş bir Sabaoth’u (Tevrat’ta adı geçen İbrani savaş tanrısı) andırıyordu. Kuş, sık yaprakların kuytu karanlığında ötüyordu: o da yukarılara bakıyor, keskin küçük gözlerini kısarak, bir çocuğunki gibi büzülmüş dudaklarıyla, beceriksizce yansılıyordu.

«Ne çılgın bir küçük yaratık. Amma da öfkeli. Ne kuşudur bu?» 

İspinozdan, bu kuşun özelliği olan kıskançlığından söz ettim ona.

«Bütün bir yaşam boyunca tek türkü» dedi, «ama gene de kıskanç. İnsanoğlunun ise yüreğinde binlerce türkü var, gene de hoş görülmüyor kıskançlığı; haksızlık değil mi bu?» Tatlı tatlı, kendi kendine sorular sorar gibi konuşuyordu. «Bir erkeğin bir kadına, o kadının, kendisiyle ilgili olarak bilmesi gereken şeylerden daha fazlasını söylediği anlar vardır. Erkek söyler, sonra da unutur, ama kadın unutmaz. Kıskançlık, insanın ruhunu küçük düşürme korkusundan, hor görülme, gülünç olma korkusundan doğar belki de. Bir erkeği …inden tutan kadın değil, ruhunun …inden tutan kadın tehlikelidir».

Bu, sözleriyle «Kröyçer Sonat» (Lev Tolstoy’un 1889 yılında yayımlanan romanı) arasındaki çelişmeyi gösterdiğimde, apansız bir gülümsemenin parıltısı, sakalları arasından ışıyıverdi, sonra ekledi «Ama ben ispinoz değilim.»

***

«İnsan depremlerden, salgınlardan, hastalık yıkımlarından, bütün ruhsal bunalımlardan kurtuluyor, ama kurtulamadığı gelmiş geçmiş en korkunç tragedya, yatak odası tragedyası olmuştur, gelecekte de böyle olacak» dedi. Bunu söyler söylemez, utkuyla gülümsedi: zaman zaman, son derece çetin bir şeyin üstesinden gelmiş, ya da üzerinden uzun süredir kendisini hırpalayan keskin acının yükü birden kaldırılıvermiş bir insanın rahatlamış, yayvan gülümsemesi beliriyor yüzünde. Her düşünce bir kene gibi yapışıyor ruhuna; ya hemen koparıp atıyor bu keneyi, ya da kanının emilmesine göz yumuyor, sonra emdiği kanla iyice şişen kene, kendiliğinden düşüveriyor.

Çoğunlukla Tanrı’dan, köylülerden, kadınlardan söz açıyor, edebiyata pek seyrek değiniyor, binde bir, sanki edebiyat yabancısı olduğu bir şey. Kadınlara amansız bir düşmanlık besliyor bence, onları cezalandırmaktan hoşlanıyor. Ancak, bir Kittie, bir Nataşa Rostov gibiler, sınırlı olmayan yaratıklar için davranışı değişiyor. Alabileceği bütün tadları almayı başaramamış bir erkeğin düşmanlığı bu, ya da ruhun «gövdenin aşağılık dürtülerine» karşı düşmanlığı. Ama gene de düşmanlık işte, soğuk bir şey, Anna Karenin’deki gibi. 

*Tolstoy’dan anılar, Maxim Gorki, Çev: Akşit Göktürk

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir