Durumu olanların okuması gereken bir Van Gogh anlatısı: Yıldızlara giden trenin yolculuğu

Kendini adamakla ve hiç anlaşılmamakla geçen bir hayat... Kardeşi Theo'ya yazdığı mektupların* ışığında Van Gogh'u "yıldızlara giden tren"in kapısına kadar uğurladık


Vincent Van Gogh tutkuluydu. Hayatına giren önemsediği her şeye tutkuyla bağlıydı. Kardeşi Theo’ya, Aşkı Kee’ye, arkadaşı Gauguin’e, gençliğinde tanrıya, sonra doğaya ve resme. Şöyle diyordu Theo’ya yazdığı mektuplardan birinde:

“Tutkulu, coşkulu, duygularına çabuk kapılan bir insanım ben. Ufak tefek, ya da büyük delilikler, saçmalıklar yapabilecek bir tabiatım var; yaptıklarımdan az ya da çok pişman oluyorum daha sonra. Kimi kez, sabırla beklemek daha yerinde olacakken, aklıma geleni anında yapıyor ya da söylüyorum”.

Tutkuyla bağlı olduğu resimde, onca çabasına rağmen hiçbir zaman çizim becerisini istediği seviyeye ulaştıramadı. Kendini iyi bir ressamdan daha çok, farklı bakan bir göz olarak gördü. Bir şeye baktığında dünyanın geri kalanından kendini soyutlayıp sanki yüz yılardır o nesneyle yalnız ve baş başa yaşamış gibi onun içinde gizlenmiş duyguları tuvale yansıtmak için çabaladı. Bu anlama ve yansıtma tutkusu, nesneleri kimsenin göremediği kadar özüne yakın görebilmesini sağladı. 

Beyaz yakadan papaz yakaya…

Vincent’in ilk tutkusu tanrıya karşıydı. Henüz yirmi yaşındayken, kendisinden dört yaş küçük kardeşi Theo’ya yazdığı mektubunda, “Dünya yüzündeki yazgımızın, Tanrı’nın hükümranlığındaki zavallı yoksullardan biri olarak Tanrı’ya hizmet edebilmek olması için dua edelim” diyordu. 

Resim alım satımı yapan Gaupil ve Ortakları Şirketi’nin Lahey’deki galerisinde düzgün bir işi vardı. Ailesine karşı büyük bir saygı besliyordu ve tek istediği iyi bir Hristiyan olmaktıİçindeki tanrıya hizmet etmek tutkusu nedeniyle işinde sorunlar yaşadı. Sonunda 1876 yılının başlarında işine son verildi. Aynı yıl öğretmenlik yapmak için Londra’ya gitti ama bir yıl bile sürmeyen eğitimcilik kariyerinin ardından, Amsterdam’da bir kitapçıda işe başladı. Amacı üniversite giriş sınavlarına hazırlanmak ve teoloji bölümüne gitmekti. Bu hızlı düşüş döneminde Theo’ya şunları yazdı: 

“Başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar, ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: Sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? Hak ettiğimiz karşılık nerede? Tüm uğraşmalarımızın meyvesi nedir? Anlıyorsun ya!”.

Tanrının izinden kömür madenlerine…

Vincent tutkuluydu. Bir işe yoğunlaştığında, geri kalan her şey onun için silinip gidiyordu. Bir yola girdiğinde nefesi tükenene kadar koşuyor, tükendiğindeyse büyük bir bunalımın içine düşüyordu. Hayatının 1877-80 yılları arasındaki dönemini böylesine büyük bir tutkuyla Tanrı’ya hizmet ederek geçirdi: 

“Ah, yaşamımı Tanrı’ya ve onun öğretisine hizmete tümüyle adamanın yolunu bir gösteren olsa! Durmadan bunun için dua ediyorum ve büyük bir alçak gönüllülükle inanıyorum ki dualarım bir gün işitilecek”. 

Bu satırları Theo’ya yazdıktan sonra Belçika’ya giderek kömür madenlerinde işçilere ve hastalara gönüllü olarak vaizlik yaptı. Ertesi yıl Belçika’da gerçek bir vaiz olarak işe başladı. Van Gogh o günlerde hayatı boyunca tutkulu bir Hristiyan olarak yaşayacağını düşünüyordu. Elbette öyle olmadı ama o günlerde kaleme aldığı bir kehaneti ilki kadar yanlış sayılmazdı. Vaizlik işini üç yıl sürdürebilirse bambaşka birine dönüşeceğini düşünüyordu. 

“Tanrı kısmet ederse ve yaşamımı bağışlarsa, otuz yaşıma vardığımda hazır olabilirim sanıyorum, kendime özgü eğitimim ve deneyimlerimle işimi daha büyük bir ustalıkla başarır, şimdikinden çok daha olgun bir kişi olarak çalışırım”.

İlişki durumu: Karışık

Van Gogh otuz yaşına geldiğinde gerçekten de üç yıl öncekinden çok daha farklı bir insandı. Ama ilerleyişi tanrının yolunda değil, o yoldan çıkıp gitmek yönünde olmuştu. Bulunduğundu kiliseden tamamen koptu çünkü 1880 Belçika’sı 2000’ler Türkiye’sinden çok da farklı değildi: 

“Vaizlerin de aynı sanatçılar gibi olduklarını söylemeliyim sana. Bir yanda eski akademik ekol var, çoğu kez tiksindirici, zorba, her türlü iğrençliğin bir araya geldiği bir yer; her türlü ön yargıyı, köhne toplum değerlerini çelikten bir zırh gibi üstlerine geçirmiş adamlar. Bu adamlar işin başında oldular mı mevkileri de ona göre dağıtıyorlar, geliştirdikleri bürokratik bir sistem sayesinde kendi gözdelerine iyi yerler vermek, başkalarını dışarda tutmak hesabına düşüyorlar, Belli olan şu ki, bu konulardaki körlüklerinin günün birinde açık görüşlülüğe dönüşebilme ihtimali hiç yok.”.

Ve o günden sonra tanrıyla ilişki durumu hep “karışık” olarak kaldı. Kimi zaman bir ateist gibi hissetti kendisini, kimi zamansa tanrıyı kimsenin görmediği bir yerde bulduğunu düşündü. Tekrar kömür madenlerine gitti ama bu kez vaaz vermek için değil, işçilerin resimlerini çizmek için…

Tanrının perdesi kalktığında

O yıllarda sık sık ailesinin eleştirileriyle yüzleşmek zorunda kaldı. Neredeyse beş yıldır düzgün bir işi yoktu. Hiçbir yerde tutunamıyor, kimseyle anlaşamıyor buna rağmen sürekli etrafındaki insanları suçluyordu. Özetle tam bir hayırsız evlada dönüşmüştü. Tanrının kutsal perdesi üzerinden kalktığında ortaya çıkan şey işsiz, tutunamamış, sefil bir adamdı. 

Hayatının geri kalan sekiz yılı boyunca tek gelir kaynağı olacak Theo’dan, ilk kez 1880 yılında para almaya başladı. Vincent’in eski, bildiği yol bitmişti. Yeni bir yol bulmak için bir devrime ihtiyacı vardı: 

“Nasıl oldu bilmiyorum ama elimde olmadan, ailenin baş edilemez, kuşku uyandırıcı bir kişisi durumuna geldim, en azından güvenilemeyecek biri. Bu halde kime ne yararım dokunabilir? Her şeyden çok bu nedenle, yapabileceğim en iyi, en akla yakın şey bir yerlere gitmek, uygun bir uzaklıkta bulunmak hepinizden, böylece varlığımı unutabilirsiniz. Tüy dökme vakti kuşlar için neyse, biz insanlar için de düşkünlük ve mutsuzluk dönemleri aynı zor zamanlar. Böylesi bir tüy dökme döneminde ömrü billah kalabilir kişi, ya da atlatır, yenilenmiş olarak yaşama döner. Ama ne olursa olsun, başkalarının gözü önünde yapılamaz bu, çünkü hiç de eğlenceli değil”.

“Ben düşerken yıldızlardan uçurumlara”

Bir yıl süren bu arayışın sonunda Vincent, içindeki boşluğu bu kez dünyevi bir aşkla doldurmak istedi. Kocası ölen amcasının kızı Kee’ye büyük bir aşkla bağlandı. Ailesindeki herkes bu ilişkiye karşıydı ve Kee’nin de ona karşı özel bir ilgisi yoktu. Ama o bunu anlamamak için uzun süre direndi. Kendini bir anlatabilse, içindekileri dökmenin bir yolunu bulabilse Kee’nin onu seveceğine şüphesi yoktu. Şöyle diyordu:

“Kararım şu: Onu o kadar uzun süre seveceğim ki, sonunda o da beni sevecek”.

O dönem Van Gogh’un asıl tutkusu Kee’ydi. Ama bir yandan da resim, hayatında giderek önemli bir yer tutmaya başlamıştı, bir süre kendi kendine resimle uğraştıktan sonra Belçikalı Ressam Anton Mauve’den ders almaya başlamıştı. Theo’ya resmin onda yarattığı heyecanı şu şekilde anlatıyordu:

“Düşünsene kaç yıldır bir çeşit sahte konumda didinip sürüklenip duruyorum. Şimdi ise, birden bire, gerçekten aydınlatan bir şafak söküyor”

Vincent’in geri dönüşü olmayan o yola girişi işte böyle başladı.

O yıllarda Kee’nin kalbindeki buzların erimiş olabileceği umuduyla ailesiyle yaşadığı eve gitti ve öz amcası olan Kee’nin babasını karşısına alıp şöyle dedi: 

“Kee bir melek olsaydı benim için çok yüce olurdu ve bir meleğe aşık olmayı uzun süre göze alamazdım. Şeytanın biri olsaydı onunla hiçbir zaman ilişki kuramazdım. Oysa şu durumda onu gerçek bir kadın olarak görüyorum. Bir kadının tutkuları, iyi ya da kötü ruhsal tepkileriyle.. Ve onu çok seviyorum. Dediklerim doğru, bundan dolayı mutluyum. Kee meleğe ya da şeytana dönüşünceye kadar benim de tavrım ve elimizdeki sorun değişmeyecek.” 

Kee o gün Vincent’i görmeye gelmedi, amcası ise adeta onu kibarca evden kovdu. Vincent derin bir depresyon ve melankolinin içine düştü. Hayatına devam etmek istiyordu, aklına saplanıp kalan Kee düşüncesinden kurtulmalıydı. Ve bunun için günümüzde bile hala güncelliğini kaybetmemiş en basit yolu seçmeye karar verdi: “Birini bulmak”. 

Sıradan bir kadının dostça dünyası

Gerçek aşkın, sanat aşkını öldürdüğüne inanmaya başlamıştı. O nedenle aradığı tek şey çalışmalarında güçlük çıkarmayıp gündelik hayatında onun isteklerini karşılayabilecek bir kadındı. Bulması ise çok sürmedi:

“Şu işe bak ki, hiç de fazla aramam gerekmedi. Buldum bir kadın. Güzel değil, genç değil, hiçbir dikkat çekici özelliği de yok ama belki de nasıl bir şey olduğunu merak edersin. Oldukça uzun boylu, iri yapılı biriydi; elleri Kee’ninki gibi yumuşak hanım elleri değil, çok çalışan birinin elleriydi; kaba-saba, ya da adi olmadığı gibi, çok kadınsı bir yanı vardı.”

Vincent’in sevgilisi Clasina Maria Hoornik (Sien), bir işçi ve fahişeydi. Uzun süren kilise yaşantısının sonunda hayatın bu basit ve sert yanı Vincent’ı etkiledi. Yeni dünyasını şu şekilde tanımlıyordu: 

“Sabahları uyandığında kendini yapayalnız bulacağına, günün ilk loş ışığında yanında senin gibi bir insan görünce, dünya sanki daha güzel, daha dostlukla doluymuş gibi geliyor. Din adamlarının aşık olduğu o ak badanalı kilise duvarlarının, dinsel güncelerin bulunduğu dünyadan çok daha dostça bir dünya”.

Gerçek bir tutunamayan…

1882 yılında Sien ile birlikte yaşamaya başladılar. Sien hamileyken terk edilmiş ve sefalet içinde çaresiz kalmış bir kadındı. Yakın çevresindeki herkes bu ilişkiye şiddetle karşıydı. Oysa o, sevgilisinin “düşkün” bir kadın olmasında onurlu bir yan buluyordu:

“Her an yüreğimi çarptıran bir başka kadını elbette unutmamıştım, ama uzaktaydı, beni görmeyi kabul etmiyordu. Bu kadınsa, sokaklarda dolaşıyordu, hastaydı, gebeydi, kış günü açtı. Başka türlü yapamazdım. Mauve, Theo, Tersteeg; ekmeğim sizin elinizde, bana yüz mü çevireceksiniz? Her şeyi söyledim artık. Şimdi de bana söylenecekleri bekliyorum.”

O sıralar hayatındaki insanlarla ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Theo’nun da çalıştığı Goupil Ortakları’nın Lahey’deki temsilcisi olan Tersteeg’e satması için resimlerini gösterdiğinde, “Suluboya resim yapmayı başaramamanın acısını duymamak için uyuşturucu madde kullanır gibi çiziyorsun bunları” cevabını almış ve çok öfkelenmişti.

Vincent bu hakareti kabul etti ama kendini savunmak yerine yaptıklarının resimde oluşturmaya çalıştığı kimliğin bir parçası olduğunu söyledi: 

“Şimdiden ve her zaman için anlaması gereken şu ki, ben işimi çok ciddiye alıyorum ve kendi kişiliğimi yansıtmayan bir şeyler üretemem. Tersteeg’in yerin dibine batırdığı en son desenlerimde kişiliğim özellikle görünmeye başladı”. 

Taşlanan bir peygamber gibi hissediyordu kendisini. Ne kadar rezil olursa o kadar iyiydi adeta. Resim hocası Mauve’yle yaşadıkları da Tersteeg’le yaşadığı sorunla benzeşiyordu

“Gelip çalışmalarımı görmesini, oturup konuşmamızı rica etmiştim. Düpedüz reddetti: ‘Kesinlikle sizi görmeye gelemem. O iş bitti sizin is bir karakteriniz var’, dedi. Mauve, ‘ben sanatçıyım’ dememden alınmış. Ben bu sözü geri almam, çünkü bu sözcüğün benim için taşıdığı anlam şuydu: hiç durmadan arıyorum, mükemmele erişemiyorum”.

“Bana inan küçük kardeşim”

Vincent yalnızlaştıkça resme sarıldı, resme sarıldıkça giderek bir yalnızlığın içinde boğulmaya başladı. İçinde taşıdığı iyiye, güzele olan tutkuyu ve dünyanın onun gözünden nasıl göründüğünü bir türlü anlatamıyordu. Ama bir gün anlayacaklarına inanıyordu:

“Çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben: bir hiç, ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam. Toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası, alçağın alçağı biri. Pekâlâ, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim”.

Son iki yıldır bir kuruş para kazanmamıştı. Sefalet içinde yaşıyor ama bundan kurtulmak için resimden başka bir şey yapmıyordu. O dönem Theo’ya yazdığı neredeyse her mektubunun altına “bana inan” yazıyordu, “bana inan kardeşim”… Çünkü ona inanacak başka kimsesi yoktu.

İlk para ve yağlı boya

O dönem hayatında güzel şeyler de oldu Vincent’in. 1982 Yılında Goupin Sanat Galerisi’nin ortağı olan amcası C. M. Van Gogh, on iki küçük çini mürekkep ısmarladı ve parasını ödedi. Bu Vincent’in resimden kazandığı ilk paraydı ve onu oldukça mutlu etmişti. O güne kadar kendisini yağlı boya kullanacak seviyede hissetmiyordu ve yağlı boya tablonun yüksek maliyeti kirasını dahi ödemekte zorlanan Vincent için büyük bir yüktü. Ama artık bir miktar parası vardı ve doğanın ona anlattıklarını başka türlü kâğıda aktarmasına imkân yoktu:

“Sonunda, doğada bana çarpıcı gelen şeylerin kendi çalışmamda bir yansımasını görmeye başlıyorum… Şimdi açık denizlere çıkmış gibi hissediyorum kendimi, yağlıboyaya elimde olan tüm güçle devam etmek zorundayım”.

Ölümün kehaneti ve ilk görev

Vaktinin sınırlı olduğunu ve resme geç başlamanın onu yavaşlattığını o günlerde fark etti. Biraz da paniğe kapılmaya benzer bir duyguyla sınırlı zamanında büyük bir eser yaratmak için herkesten çok çalışması gerektiğine karar verdi. Ruhunun ve bedenin yapabilecekleriyle ilgili kesin bir bilgisi vardı. Öyle ki otuz yaşındayken önünde ne kadar ömrü kaldığını neredeyse tam olarak biliyordu: 

“Vücudum daha bir süre dayanacak, diyelim ki aşağı yukarı bu süre altı ile on yıl arası olacak… Bildiğim tek şey var; birkaç yıl içinde, bir yapıt oluşturabilecek çoklukta işi yapıp bitirmem gerek.”

1883 yılına gelindiğinde artık hayatında resim dışında hiçbir şey yoktu: 

“Kabullenilmesi gereken olgu şu: Resim çalışmalarım dışında her şeye kapalı olmaya kesin kararlıyım… İnsanın ruhunda görev ile sevginin çarpışması kadar acı verici bir şey yok, hele ikisi de en yüce anlamda varsa… İkisi arasında görevimi seçtiğimi söylediğimde her şeyi anlıyorsun, değil mi?”

Karmaşık duygularla sevdiği Sien’i de biraz Theo’nun baskısıyla ama en çok da görevi uğruna terk etmeye karar verdi. İlerlemesi için sevdiği kadını ardında bırakmalıydı! Ama onu özlemeye devam edecekti:

“Theo, fundalıkların orada, kucağında ya da memesinde bir bebe olan, onun gibi bir kadın gördüğümde gözlerime yaşlar doluyor. Onu anımsıyorum, onun zayıflığını; kadının üstünün başının dağınıklığı da benzerliği artırıyor”.

“İlerde değerli olacaksam, şimdi de değerliyim”

1884 yılında yaşadığı kenti değiştirerek Nuenen’e geçti. Orada komşusu Margot Begemann ile bir ilişkisi oldu ama kadın intihar girişiminde bulunduktan sonra bu ilişki de yürümedi. Vincent o yılın sonlarına doğru Theo’yla bazı sorunlar yaşadı ancak aynı yıl kardeşinden resimlerine karşılık düzenli olarak maaş almaya da başladı. Artık aldıkları borç değildi. Theo’ya resimlerini “satıyordu”. 

Otuz yaşını aşmış bir işsiz olmak, küçük kardeşinden para almak ve buna rağmen sefalet içinde yaşamak yıpratıyordu Vincent’i. Model tutmak ve malzeme almak için para bulamadığı zamanlarda çalışmaları aksıyordu. Ama yine de inatla, ona para kazandıracak tek şeyin resim olduğuna ve bir gün mutlaka keşfedileceğine tutkuyla inanmaya devam etti:

“Ta başından beri sürdürdüğüm görüşlerden vazgeçmeyeceğim. İşte bu yüzden, kendi payında diyorum ki: Eğer şimdi değersizsem ilerde de değersiz olacağım, ama ilerde değerli olacaksam, şimdi de değerliyim. Çünkü mısır mısırdır, her ne kadar kentliler ilk bakışta onu ot sansalar da. Her neyse, ne olursa olsun, insanlar yaptıklarımı ve bunları yapış biçimimi ister onaylasınlar ister onaylamasınlar, ben, doğa bana sırrını açıncaya değin onunla boğuşmaktan başka bir yol bilmiyorum kendim için”.

İnsanın doğasını keşfederken

Uzun süre küçük kentlerde ve köyde yaşadıktan sonra 1886 yılında Antwerp’e taşındı ve akademiye girdi. Kent yaşamı onun resminde başka bir kapıyı açacaktı. Doğada gördüklerinin aynını insanda da görüyordu ve onların en derindeki duygularını renkleri ve desenleriyle açığa çıkarmaya çabalıyordu. Üç kuruşluk balolara gidip sarhoş oluyor ve insanları, özelikle de kadınları izliyordu. 

Ama elbette yaşamı boyunca ona eşlik eden sefalet o günlerde de yakasını asla bırakmadı. Öyle ki bu dönemde 4-5 gün süren oruçlar tutarak kendini açlığa alıştırmaya çalıştı, resim yaptığı sürece sorun yoktu. Ama ya sonra?..

“Model aramaya çıkıyorum ve para bitinceye değin sürdürüyorum bunu. Bu arada yiyecek adına kursağıma giren tek şey, yanında kaldığım ailenin sabahları verdiği kahvaltı ile akşam yemeği olarak bir fincan kahve ile ekmek… Resim yapabildiğim sürece yetiyor da artıyor bu. Ama modeller gidince kendimi oldukça bitkin hissediyorum”.

Paris yolculuğu

Yıl 1886’ydı ve intiharına 4 yıl kalmıştı. O ara kentte akademiye devam ediyordu ama onların kuralcı, kendisininse uzlaşmaz tavrı nedeniyle akademidekilerle hiçbir zaman anlaşamadı. Ayrılmaya karar verdi ama şehir hayatını sevmişti ve şimdi şansını başka bir şehirde, Paris’te denemek istiyordu. Hatta belki bir iş bulabilir diğer Parisli ressamlar gibi olabilirdi. Alelacele bir kararla bir an önce Paris’e gidebilmek için Theo’ya adeta yalvarıyordu: 

“Şimdi, şu sıralarda, kendimi çok zayıf hissediyorum, hatta, aşırı çalışmanın tepkisi olacak, zayıftan da beter, besbeterim. Bu son derece olağan bir şey. Sorun, daha iyi beslenmek, vs. olduğuna göre, burada tüm paramı modellere harcayacağım da kesin olduğuna göre, bütün olaylar yeni baştan aynen tekrarlanacak… Bu ise hiç iyi olmayacak sanırım. Dolayısıyla n’olur daha önce gelmeme izin ver. Hatta hemen geleyim diyorum”.

Vincent Paris’te hemen hemen iki yıl (1886 Mart’ından 1888 Şubat’ına kadar) kaldı ama orada Theo ile birlikte oturduğu için bu dönemde kardeşine pek az mektup yazmıştı. Bu yüzden de Vincent’in yaşamının en az bilinen dönemi bu dönem oldu.

Ölümün onu yıldızlara götüreceğini düşünüyordu

Paris’te işler hiç de umduğu gitmedi. Düzgün bir iş bulamadı, yaptığı işlerinse parasını alamadı. Resimleri hiçbir eleştirmende beklediği heyecanı yaratmadı. Paris günlerinin sonuna geldiği aşikardı. Şansını şehir hayatında da denedikten sonra sıradan biri gibi yaşamanın onun için imkansız olduğunu iyiden iyiye kavramıştı. O bir uyumsuzdu ve resimde istediği yere gelebilmek için de öyle kalmak zorundaydı. Sıradan insan yaşamına dair istekleri giderek yok oluyordu: Sanat sevgisi bütün önceliklerini elinden almıştı artık. Artık hayatında gerçek bir sevgiye yer yoktu:

“Kimi kez şu boktan ressamlığıma kin tutacak gibi oluyorum. Richepin bir yerlerde şöyle demiş: ‘Sanat sevgisi gerçek sevgiyi ortadan kaldırır’ Bence bu son derece doğru, öte yandan gerçek aşk da insanı sanattan nefret ettiriyor”.

O dönem Arles’e geri döndü ve Gouguin’le tanıştı. Sıkı dost oldular ve aynı evde yaşayarak sanata adanmış bir hayat kurdular. Vincent’in ölümle ilgili düşünceleri o günlerde değişmeye başladı. İçine sığmakta zorlandığı dünyanın kapılarını açmasına yarayacak bir araç olarak görüyordu ölümü:

“Yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. Neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da Fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın? Bizi Tarascon ya da Rouen’a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür… Yaşlılık yüzünden sessizce ölmek oraya yürüyerek gitmek gibi bir şey”

Kestiği yalnızca kulağı değildi

Vincent ne aradığını bulmuştu ama o günlerde tutkuyla bağlandığı dostu Gouguin hala bir arayış içerisindeydi. Bu nedenle birliktelikleri çok sürmeyecek, Gouguin tüm yalnızlıktan kurtulma ve anlaşılma ümitlerini kendisine bağlamış olan Vincent’i terk etmek isteyecekti. Gouguin’in onu terk ederek Arles’ten ayrılmaya karar vermesinden kısa bir süre sonra kardeşi Theo’nun nişanlandığı haberini aldı. Theo’nun da onu terk edeceğini düşünmüş olmalı ki bu haberden birkaç hafta kadar sonra ilk atağını geçirdi. 

1988 yılının Aralık ayında, Vincent kulak memesini kesip bir beze sardı, üstü başı kan revan içerisindeyken bir fahişenin kapısını çaldı ve elindeki kulak parçasını ona verdi. Kadın bayıldı, polis işin içine girdi ve olaylar büyüdü. Vincent insanları tedirgin etmeye başlamıştı. 

Onu yaralı olarak bırakan Gouguin, Paris’e gitti. Vincent iki hafta hastanede yattıktan sonra taburcu edildi. Ama o günden sonra onun için hiçbir şey eskisi olmadı. Hayatının krizlerle geçen son iki yılında, büyük acılar içinde bir vebalı gibi toplumla ilişkisi giderek kesildi, dışlandı. Bu yıllar aynı zamanda Van Gogh’un en önemli eserlerini verdiği dönem oldu. 

Ruhunu sarmalayan zehir

1989 yılına akıl hastanesinde girdi Vincent, Ocak ayının başında taburcu edildi. Yeniden resme odaklanmaya çalıştı ama Şubat’ta ikinci krizini geçirdi. İki hafta kadar süren bu krizi, ay sonuna doğru bir üçüncüsü izledi. Artık insanlar hastalığı sırasında bilincini yitiren Vincent’ten korkar hale gelmişti. Hastaneden salıverilmemesi için dilekçe yazarak imza toplayan Arles halkının baskısı yüzünden Nisan’ın sonlarına dek hastanede kaldı. Theo, o ay içerisinde evlendi ve Vincent, Saint-Remy’deki Saint-Paul-de-Mausole akıl hastanesine girmeyi kabul etti.

Hastalığının geçici bir durum olmadığını kabullenmişti artık, hayatının bazı dönemlerinde çıldıracak, akıl hastanesine kapatılacak ve çalışamayacaktı. Hasta olmadığı zamanları iyi değerlendirmek için planlar yapıyordu sadece, iyileşmek için değil. 

“Burada sağlığımı soran herkese her zaman söylediğim gibi, hastalıktan ölmekle onlarla eşit duruma geleceğim, çünkü ben öldüğümde hastalığım da ölecek. Ancak, beni tümüyle akıllı ya da akıllanmış saymak doğru değil. Burada, hasta olan kişiler bana gerçeği anlattılar, insan yaşlı da olsa genç de, her an aklını kaçırdığı anlar olabilir”. 

Bu mektubun hemen ardından bir kriz daha geçirdi. Herkesin kendisini zehirlemeye çalıştığı sanrısıyla yeniden hastaneye kaldırıldı ama bu kez daha çabuk toparlandı. O sıralar Vincent’ten iyiden iyiye tedirgin olan kasaba ahalisi yüzünden atölyesinden kovuldu ama hayal kurmaktan o günlerde dahi vazgeçmiş değildi. İnsanların onu anladığı, ona değer verdiği bir dünyanın hayali zaman zaman aklında canlanıyordu, ama artık o adam olamayacağının da ayrımına varmıştı: 

“Başarılı olmak için, sürekli refaha kavuşmak için benimkinden değişik bir tabiata sahip olmak gerek, isteseydim ve peşine düşseydim -ama istemedim ve peşine düşmedim- belki de yapabileceğim şeyleri hiçbir zaman yapmayacağım”.

Vincent’in son direnişi

“Açık havaya çıkmayalı neredeyse iki ay oldu. Zamanla burada çalışma yeteneğimi yitireceğim”.

Son kez hastaneden çıkmak istiyordu artık. Yeniden eskisi gibi olamayacağının ve ölümün bir kapı aralığından ona baktığının farkındaydı ama kalan kısa zamanını çalışarak geçirmek istiyordu. O yıl Paris’te önemli bir dergide resimleri hakkında övgüler içeren bir yazı yayınlandı. Bu gelişmenin hayatı boyunca itilip horlanmış biri için büyük bir sevinç ve yaşama bağlanma kaynağı olması beklenirken, Vincent bu değerlendirmeyi yetersiz buldu. 

O dönem Theo’nun bir çocuğu oldu, Mart ayında, bir tablosu 400 Frank’a satıldı. Hayatta güzel şeyler de oluyordu ancak Vincent o kadar uzun süre yalnızca kendisini ve doğayı dinlemiş, o kadar uzun süre resimden başka bir şey düşünmemişti ki belki birkaç yıl öncesine kadar onu çok mutlu edebilecek olaylar karşısında son derece tepkisiz kalıyordu. Vincent bu gelişmelerin hemen ardından inzivaya çekilmeye karar verdi.

İnzivanın ardından birkaç ay işler iyi gitti, yeni yapacağı tabloları planlıyor, onlar için çalışmalarını sürdürüyordu ama 1890 yılının Temmuz ayına geldiğinde içine düştüğü karamsarlık iyiden iyiye hissediliyordu:

“Başarısız olduğumu hissediyorum ve başarı olasılığı da gittikçe azalıyor, hiç de mutlu bir gelecek görmüyorum… Genel olarak şöyle böyle neşeli olmaya çalışıyorum ama hayatımın kökleri tehdit altında ve adımlarım da sendeliyor”

Keder sonsuza dek sürecek…

Bu mektuptan kısa bir süre sonra, 1890 yılının 27 Temmuz akşamı, saat dokuz civarında midesini tutarak son yetmiş gününü geçirdiği Auberge Ravoux isimli pansiyona geldi. Söylediğine göre resim yapmak için gittiği mısır tarlasında altıpatlarla kendisini vurmuş, bayılmış, uyandığında yarım bıraktığı işi tamamlamak istemiş ama silahı bulamamıştı. 

Ertesi gün olayı soruşturmak için gelen iki polise şöyle dedi: “Vücut benim vücudum ve ona istediğimi yapmaya özgürüm. Kimseyi suçlamayın, sadece intihar etmek istedim”. Theo ise kız kardeşi Lies’e yazdığı mektubunda Vincent’ın ölümünden önceki duygularını şöyle anlatıyordu: “Kendisi ölmek istedi. Yatağının ucuna ilişip onun daha iyi olmasına çalışacağımızı ve bu acıdan kurtulacağımızı söylediğimde ‘Keder sonsuza kadar sürecek’ dedi”. Doktoru ona kurtulacağını söylediğindeyse,“O zaman yeni baştan yapmam gerekecek” demişti. Henüz hayattaydı ama tüm umutları çoktan ölmüştü.

İntihar ettiğinde üzerinde bulunan Theo’ya yazdığı mektubun son satırlarında şöyle diyordu:

“Böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı-deli bir insan oldum -olsun, kabul- ama bildiğim kadarıyla insan ticaretiyle uğraşanlardan biri değilsin sen ve hangi tarafı tutacağını, tam insanca davranarak seçebilirsin. Ama bilmem ki…”

O mektupta belki de ilk kez Theo’dan para istemiyordu, ne de kendisine inanmasını… 29 Temmuz 1890 günü yıldızlara giden bir tren Auberge Ravoux’un kapısında onu bekliyordu.

*Theo’ya Mektuplar, YKY, Çev: Pınar Kür.

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir