Sonsuz…

Eşim geldi akşamüstüne doğru… Mezarımdaki yabani otları yoldu. Bakmayı bilmediğinden, pek bakıma ihtiyacı olmayan bir dünya sukulent dikti mezarıma.


Öldüm ben. Bir ay önce güneşli bir Pazar sabahı koltukta öylece otururken duruvermiş kalbim. Tanımadığım bir adamın yanına gömdüler beni. Necip abinin… Necip Hiçdurmaz…  Tabii ben abi diyorum kendisine ama o öleli çok olduğundan pek de yaşını göstermez olmuş artık.

“Hoş geldin yoldaş!” dedi. Gayet tok ve düzgün bir sesle…

– Yalnız şu bacaklarını biraz topla. Zaten daracık yer…
– Kusura bakmayın amcacım. Alışamadım henüz ölülüğe… Çekiyorum hemen.
– Höst ulan! Amca senin babandır. Ne amcası!
– Valla çok özür dilerim abi. Bu iskelet halinizle yaşınızı tahmin etmek biraz zor…
– Neyse koy g.tüne!  Ölümlü dünya… Böyle şeyler için birbirimizi kırmaya değmez ilk günden.
– Evet abi haklısın. Ölümlü dünya…
– Eee anlat bakalım yoldaş. Sen neden düştün buraya?
– Neden düştün derken abi?
– Evet çok basit bir şey sordum. Buraya neden düştün?
– Öldüm abi?
– Ulan öldüğünü biz de biliyoruz zevzek… Neden öldüğünü soruyoruz? Pamuğu beynine tıkadılar sanırım senin.
– He he! Bir ölüye göre oldukça komiksiniz siz.
– Sen beni bir de hayattayken görecektin.
– Hayattayken daha eğlenceli oluyor gerçekten insan.
– İnsan hayattayken, bir amaç uğruna mücadele veriyorsa şayet, eğlenmeyi bir kenara bırakıp mücadelesinin peşinde tırnaklarını kanatırcasına tırmalamalı taşı, toprağı… Hele ki mücadelesi uğruna hayatı ölümü almışsa göze…
– Ee tabii ki abi. Ama yine de eğlenmek…
– Evet? Söylemedin hâlâ neden öldüğünü?
– Kalp krizi abi!
– Demek sana yapılan haksızlıklara dayanamadı o güçlü isyankar kalbin…
– Yok abi öyle değil…
– O zaman bir direniş esnasında atılan kimyasal gazlar…
– E tam olarak öyle bir şey de değil abi.
– Anladım. Sen sokakta tek başına yürüyordun ve birden etrafını saran faşistler seni aralarına alıp dövmeye başladılar. Sen de oracıkta kalp krizi geçirdin… Kahrolsun faşistler!
– Abi şimdi kahrolur mu olmaz mı tabii ben orasını bilemem ama öyle bir şey de olmadı.
– E çatlatmasana adamı yoldaş! Neden kalp krizi geçirdin öyleyse?
– Ne biliyim abi ben. Öyle durup dururken duruverdi işte kalbim. Televizyonda bizim takımın maç özetlerini izleyecektim. Oturdum koltuğa, bir daha da kalkamadım.
-Ne?
– Yani öyle dümdüz bir kalp krizi…
– Ama nasıl olur? Bir yoldaş asla öyle kendi kendine dümdüz bir kalp krizi geçirerek ölemez. Hem ayrıca nasıl olur da bir yoldaş takım tutar? Devrimin en büyük düşmanıdır futbol. Kitleleri uyutup, köleleştirmek için faşistler tarafından icat edilmiş bir sporu nasıl olur da sevip benimseyebilir bir yoldaş?
– Ne alakası var abi? Hangi ideoloji binlerce kişiye aynı ağızdan tek bir marşı bir seferde söyletebilmiş? Hangi ideoloji uğruna binlerce kişi kol kola girip de aynı anda zıplayarak küfredebilmiş? Hem ayrıca bahsettiğin ideolojiyi savunan sizler daha kendi aranızda bile anlaşamazken… Mesela futbolda yoktur daha koyu kırmızı ya da daha koyu siyah…
– Canım ben onu mu demek istiyorum sana?
– Ne demek istiyorsun abi? Hem ayrıca sen niye ikide bir yoldaş diyorsun bana, ben onu da anlamadım?
– Nasıl yani? Sen yoldaş değil misin?
– Değilim abi.
– Demek sen aşağılık yavşak bir faşistsin. Kahrolsun faşistler! Defol buradan pis faşist!
– Ağabeycim bir sakin olur musun lütfen! Ben faşist filan da değilim. Hem ayrıca faşist bile olsam söyler misin bana nereye defolabilirim şu halimle.
– E faşist değilsin, yoldaş değilsin… Nesin ulan sen o zaman?
– Ölüyüm ağabeycim ben. Sadece bir ölü… Senin gibi… Ya da ne bileyim şu etrafımızdaki diğer ölüler gibi sıradan bir ölüyüm ben.
– Hop! Burada bir dur bakalım. Beni diğerleriyle bir tutamazsın sen. Evet ben bir ölü olabilirim ama fikirlerim… İşte onlar asla ölmedi ve sonsuza dek de ölmeyecek…
– Sonsuz?
– Evet sonsuz…
– Sen tam olarak ne zaman öldün Necip abi?
– Bir on yıl oluyor sanırım.
– Sen sonsuzu geçeli çok olmuş abi. Kusura bakma da…
– O ne demek şimdi?
– O şu demek abi… Sonsuz dediğimiz kavram insanoğlunun icadı, bir dairesel zaman içinde yer almaz.
– Dairesel zaman ne demek be?
– Hayattayken saat takıyor muydun abi?
– Evet?
– Yuvarlaktı değil mi o saat?
– Evet yuvarlaktı…
– İşte insanoğlu dümdüz akıp giden zamanı yuvarladı. Böylelikle geride bıraktığı her şeyin dönüp dolaşıp tekrar edebileceği yanılgısını kendine şartladı. Saat içindeki o dönen saniye mesela… Bir yerden başlayıp 60’a kadar sayınca dönüp yine aynı yere geliyor. Bu da bizde oluşan sonsuzluk algısını değiştiriyor. Zannediyoruz ki fikirlerimiz yok olmayacak, dönüp dolaşıp tekrar var olacak. Topraklarımız sonsuza dek bizim olacak…
– E olmayacak mı?
– Olmayacak tabii ki… Bundan 200 milyon yıl önce dünya tek kıtaydı. Şimdi ise 7 kıta var. Belki bir 3 milyon yıl sonra uğruna öldüğümüz her şey istemesek de elimizden kayıp gidecek zaten.
– Niye yaşadık ulan o zaman?
– Sıra bizdeydi çünkü.
– Sen şimdi diyorsun ki hiçbir şey için mücadele etmeyelim. Öyle dümdüz yaşayalım yani. Öyle mi?
– Yoo hayır. Ben öyle bir şey demedim.
– Ya ne dedin?
– 4 milyar yıllık bu gezegende, ortalama 70 yılcık yaşayıp siktir olup gidicez dedim.
– Gittik bile…

Eşim geldi akşamüstüne doğru… Mezarımdaki yabani otları yoldu. Bakmayı bilmediğinden, pek bakıma ihtiyacı olmayan bir dünya sukulent dikti mezarıma. Yılbaşından kalma yanıp sönen bir ışık doladı etraflarına. 

“Işıklar içinde uyu” dedi. 

Güldü kendi kendine. Ben de güldüm aşağıda…

Necip abinin mezar taşına yaklaştı. Taşta yazan maniyi okudu sonra usulca…

“Tribünde hep dillerde
Sonsuza dek gönüllerde
Darağacında olsak bile
Son sözümüz Fenerbahçe!”

Sırtını dönüp gülmeye başladı Necip abi.

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir