DOLAR

32,8800$% 0.2

EURO

35,2597% 0.12

STERLİN

41,6847£% 0.02

GRAM ALTIN

2.492,55%0,13

ONS

2.358,60%-0,05

BİST100

10.739,94%2,57

Öğle Vakti a 13:11
İstanbul AÇIK 27°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Sidney 2000

ad826x90
ad826x90
ad826x90

“Komşu, komşu”…  20 küsur saattir yoldaydım. 2 uçak ve 3 saatlik bir Singapur aktarma beklemesinden sonra Sidney’e gelmiştik. Beni basın köyüne götürecek otobüse bindiğimde saat sabahın altısıydı. Tam anlamıyla jet lag olmuştum. Ve otobüs koltuğunda bu sözleri duydum.

ad826x90

Arkama baktım ve tanıdık kimseyi göremedim. “Jet lag başıma vurdu herhalde” dedim kendi kendime gülerek. Ama ısrarla aynı sözleri duyuyordum. Daha dikkatli bir şekilde arkama döndüm. Gözleri fıldır fıldır dönen, 30’lu yaşlarda şişmanca bir adam bana gülümsüyordu. “ Ben Georgi Banov. Bulgaristan 24 Saat gazetesinden. Önündeki karttan Türk olduğunu gördüm. Tayfun geldi mi Tayfun” dedi. Ağzımdan sadece, “ Bayındır mı” sorusu çıktı. Georgi gülerek, “Evet” dedi. Aynı gazetede çalıştığımızı ve onun yanına gittiğimi söyledim ve sohbete daldık.

Bu garip bir hikaye olabilir ama kariyerinde ilk kez Olimpiyat seviyesinde bir organizasyona giden 29 yaşında bir gazeteci için ilginçti. O dönem Sidney’e yani gerçek anlamıyla dünyanın öbür ucuna Türk basını kalabalık bir ekip göndermişti. Spor medyasının güzel günleriydi. Lakin bu kalabalık kadroda 30 yaşın altında sadece ben ve Milliyet’ten sevgili dostum Murat Ağca vardık. Bizden 1-2 yaş büyük olarak da benimle birlikte Sabah kadrosundan gelen foto muhabiri arkadaşım Mustafa Yalçın. Sağolsunlar İbrahim Seten-Altan Tanrıkulu ikilisi bize güvenmişti.

Sidney ekibinin derinliği müthişti. Şimdi bazı isimleri unuturum diye korkuyorum. Hıncal Uluç, rahmetli Nuyan Yiğit, rahmetli Kenan Onuk, Nejat Kök, rahmetli Cüneyt Koryürek, Profesör Doktor Deniz Gökçe, Tayfun Bayındır, rahmetli Ali Abalı, Erdoğan Arıpınar, Esat Yılmaer, rahmetli Turhan Kardeş, Hasan Sarıçiçek, Ömer Altay, rahmetli Altan Ayanoğlu ve Erden Güley, işin yazı kısmıyla ilgiliydiler.

ad826x90

Ama asıl önemli ekip, foto muhabirleriydi. Hem haber kovalayıp hem de en iyi fotoğrafları çekiyorlardı. Mustafa Yalçın’ yazmıştım zaten. Onun yanında dünyanın en iyileri arasında gösterilen efsane Hüseyin Kırcalı, bir başka süper yıldız Yaşar Saygı, atlatma haberciliğin uzmanı rahmetli Celal Demirbilek, tecrübeli Süleyman Rodop ve onların izinden giden Mustafa Abadan ile Altan Altun da grubu tamamlıyordu.

ad826x90

Sidney’deki ilk günümde benden 2 hafta önce kafileyle oraya giden Tayfun Abi ve Mustafa bana şehri gezdirdi. Şehrin en eğlenceli bölgesi Darling Harbour’da bir restorana girdik. Yedik, içtik. Sıra geldi hesaba. Tayfun Abi, kredi kartını tabağa koydu. Biraz sonra işletmenin sahibi olduğunu anladığımız sarışın bir adam, kartla beraber masaya geldi. Sinirliydi. “ Bu kartta para yok” dedi. Tayfun Abi, bu işte bir yanlışlık olduğunu anlatmaya çalışırken adam gülmeye başladı. Gizli kamera şakası değildi ama vatandaş şakasıydı! Türkiye’den göç eden bir kişiydi ve Türkçe konuştuğumuzu duyunca bu şakayı yapmayı uygun görmüştü.

Açılış töreni için boş stada girdiğimde ağzımdan çıkan ilk cümle, “Ağlamak istiyorum” oldu. Biraz sonra sahaya atlarla gelecek göstericiler için hazırlanan zemin bile heyecanlandırıyordu. O sabah, basın merkezinde yanıma gelen Tayfun Abi sessizce, “Halil’in Çinli rakibi çekilmiş” dedi. Saat farkı nedeniyle bu sırrı şaklamak için önümüzde uzun bir vakit vardı. Açılış öncesinde yerel gazeteleri almıştık. Murat Ağca ile yan yana oturmuş bunları okuyorduk. Okuduğum gazetenin spor sayfasının köşesinde küçük bir haber gördüm. Evet, Halil’in rakibinin haberiydi. Tamam da Murat’ın bu haberi görmemesi gerekiyordu. Allem ettim kalem ettim ancak bir süre sonra Murat, haberi gördü. Benim farkında olup olmadığımı bilmiyordu. Şöyle bir bana baktı. Ben de gülerek bildiğimi hissettirdim. Şimdi yeni bir görevimiz oluşmuştu. NTV ve Anadolu Ajansı’nın Avustralya muhabiri Hakan’ın bu olayı öğrenmesini engellemek. Anadolu Ajansı öğrenirse tüm Türkiye öğrenir! Hakan yanımıza geldi. Biz gazeteleri saklayarak ihtimali sıfırladık. Neyse 1 gün sonra sadece Sabah ve Milliyet’te vardı haber.

Naim Süleymanoğlu art arda 4’üncü Olimpiyat şampiyonluğu için gelmişti Sidney’e. Aslında halteri bırakmıştı. Ne var ki Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Juan Antonio Samaranch, kendisinin görev başında olduğu son oyunlarda Naim’i görmek istiyordu. Öyle ki yarışma akşamı en ön sırada yerini almıştı. Ricasını kırmayan Naim’e 4’üncü altınını takmak istiyordu. Salonda büyük heyecan vardı. Sports Illustrated muhabiri, konunun uzmanı Tayfun Bayındır’a soruyordu, “Kaldırıp kaldıramayacağını önceden anlayabilir miyiz?”. Yanıt basitti, “Eğer Naim, doğrudan barın başına gelirse kaldıracak demektir. Ama ağırlıkları kontrol etmeye başlarsa sorun var demektir”.

Bunlar konuşulurken bir gürültü koptu. Salonun sol üst köşesinde konuşlanan Hırvatlar ayağa kalkmış coşkuyla bağırıyordu. Birden Hırvat bayrağına sarılmış Goran Ivaniseviç’i gördük. Ünlü tenisçi, korumalarıyla birlikte taraftarın arasına oturdu. Neden mi gelmişti? Birlikte antrenman yaptıkları Nikolay Peshalov’u desteklemek için. Peshalov, Bulgaristan’da “Naim’in çömezi” olarak biliniyordu. Tabii o da yaşlanmıştı ve Hırvatistan vatandaşı olmuştu.

ad826x90

Naim, podyuma çıktığında altın madalyayı hedeflediği netti. Daha hafif bir ağırlıkla başlayıp madalyaya oynayabilirdi. Ama o bir şampiyondu. Ya altın ya hiç! Naim geldi ve ağırlıkları kontrol etmeye başladı. Tayfun Abi ile göz göze geldik ve ben ardından gözlerimi kapattım. Naim kaldıramadı. Aynı sahneyi iki kez daha izledik. Bir gün önce Halil Mutlu ile sevinç yaşayan bizler ve tüm salon ayağa kalkıp son bir kez selamladı şampiyonu.

Bu arada aynı spor kompleksinin içinde bir salonda judo müsabakaları yapılıyordu. Hüseyin Özkan’ın yarı finale çıktığı haberi geldi. Ömer Altay ile birlikte koşarak diğer salona doğru yola çıktık. Yola çıktık diyorum, çünkü kompleks çok büyüktü ve daha keşfedebilmiş değildik. Bir görevli kıza yolu sorduk. Lakin kim bilir kaç kez sağa dön, kaç kez sola dön dedi? Ömer Abi’ye döndüm, “Biz burayı bulamayız” dedim karamsar bir şekilde. Kız hemen atıldı, “Aaa Türk müsünüz?” Şanslıydık. Türkçe tarifin içinde, “ Sırtınızı şuraya dönün” tarzı bize özgü kalıplar olunca elimizle koymuş gibi bulduk salonu.

Hüseyin’in yarı finali başlamamıştı. Tribünde oturan federasyon başkanı Profesör Doktor İbrahim Öztek’in yanına gittim. “Hocam, izin verirseniz maçı yanınızda izlemek istiyorum. Haberin içine ayrıntı koymam gerekiyor. Detaylı teknik bilgi verirseniz sevinirim” dedim. Olumlu karşıladı. Hüseyin’in art arda iki zaferini beraber izledik. O akşamın başında ne bekliyorduk ne olmuştu? Naim için zafer başlıkları hayal ederken Hüseyin Özkan olmuştu bu başlıkların öznesi.

Samaranch, Naim’e veremediği altını Rus güreşçi Alexandre Karelin’e vermeye kararlıydı. Dev Rus da art arda 4’üncü altınını kovalıyordu. Naim’den farklı olarak spordan kopmamıştı ve yıllardır puan bile vermeden maç kazanıyordu. Karelin’in finaldeki rakibi ABD’li Rulon Gardner ise sürpriz arıyordu. O dönem güreşte yer alan bağlama kuralına güveniyordu. Sadece savunma yaparak ilk yarıyı 0-0’a bağladı Gardner. İkinci yarıya el bağlama ile başlandı. Orada kapılan puanla 1-0 kazandı Amerikalı. Karelin yere bile düşmeden kaybetmişti. Samaranch‘ın uğursuzluğu bir kez daha dünya sporuna etki etmişti. Neyse ki aynı gün Hamza Yerlikaya altın kazandı. Onun altın madalyasını Samaranch ve dünya derin devletinin liderlerinden Henry Kissinger birlikte verdiler.

Samaranch‘ın Steven Redgrave’e 5’inci altınını verme denemesi trafiğe takıldı. Madalyayı verdi ünlü Britanyalı kürekçiye ama yarışmayı trafik nedeniyle kaçırdı. Redgrave, finiş çizgisini geçerken yetişebildi alana Samaranch. Şanslıydı Redgrave!

ad826x90

Foto muhabiri arkadaşım Mustafa Yalçın ile Olimpiyat Köyü’nün hemen dışındaki Mixed Zone’da röportaj kovalıyoruz. Sporcular, o bölgedeki internet cafe ve diğer oyun alanlarında vakit geçiriyordu. Aaa, bir baktık bizim boksörlerin bir kısmı oturuyor. Yanlarında da başka ülkelerden boksörler. Ancak konuşurken gördük ki bizim boksörler pek Türkçe konuşamıyor. Hepsi başka ülkelerden gelmiş. En ilginç olanı ise grup içinde en iyi Türkçe konuşan boksörün Bulgaristan adına dövüşen Ermenistan kökenli sporcu olmasıydı.

Darling Harbour’da bir dönerci vardı. Tüm çalışanları Türk’tü. Türk kafilesinden birilerini arıyorsanız orada bulabiliyordunuz. Sporcular, antrenörler ve gazeteciler oraya gidiyordu. Halbuki orada birçok güzel restoran vardı. Rahmetli Cüneyt Koryürek ve Esat Yılmaer’le birlikte bir akşam bu restoranlardan birine gittik. Cüneyt Abi, yemeğin sonunda cheese cake istedi. Ne var ki gelen ürünün cheese cake olmadığını iddia ediyordu. Garsonla konuştuktan sonra mutfağa gidip aşçıyı bir güzel azarladı.

Cüneyt Abi özel bir insandı. İlk kez Sidney’de tanışma şansı bulmuştum. Özelliği şuydu. Yeni tanıştığı insanları bir süre inceler, atletizme ilgilerinin gerçek olup olmadığını kontrol ederdi. Bu testi geçene kadar karşımızda soğuk bir adam var sanırdınız. Ama o testi geçerseniz dünyanın en esprili adamlarından biriyle ve tabii her konuda inanılmaz bilgili bir kişiyle karşılaşırdınız. Avustralya’ya geldikten yaklaşık 10 gün sonra bana, “Hadi stada beraber yürüyelim” demesiyle birlikte sınavı geçtiğimi anladım.

Kadınlar 1500 metre seçmelerini izlerken şaşkındık. Stadyum spikeri her tur geçişinde lideri açıklıyordu, “Ayhan Turkey”. 22 yaşındaki Süreyya Ayhan, yarı finale yükseldiğinde ayaktaydık. Yarı finalde de aynı senaryo oynanıyordu ta ki yarışın sonuna kadar. Tecrübesizliğinin finalden etmişti. Ama hepimiz çok farklı ve yetenekli bir gençle karşı karşıya olduğumuzun farkındaydık. Antrenörü Yücel Kop’la birlikte utangaç ve az konuşan bir ikiliydiler. Bu hikaye geliştikçe daha çok konuşmaya başlayacaklar ama işin sonu bir hayal kırıklığıyla bitecekti.

Sidney yolunda Singapur’da uçak değiştirmiştik. Bindiğimiz ikinci uçakta Rus kafilesinin bir kısmı vardı. Basketbol takımı mesela. Benim yanıma ise atlama (diving) kafilesinin yöneticisi oturmuştu. Konuşkan bir abiydi. Tenis muhabbetine başladık. Singapur’da beklerken Amerika Açık finalini takip etmiştim. Marat Safin, Pete Sampras’ı yenerek kazanmıştı. Ama Rusların bundan haberi yoktu. Ona söylediğimde coşkuyla arkaya dönüp tüm kafileye söyledi. Büyük bir alkış koptu. Zaten ona göre Safin gerçek bir milliyetçiydi ve gelip Olimpiyat şampiyonu da olacaktı. Kafelnikov’u sorduğumda, “O, ülkesi için oynamayı sevmez” dedi yüzünü buruşturarak.

Safin’in ilk tur maçında için korttayım. Hemen önümde ABD başkanı Bill Clinton’ın kızı Chelsea oturuyor. Tribünler dolu. Büyük havayla gelen Safin’in rakibi Fransız Fabrice Santoro. Kimse ona şans vermiyor. Maç 3 set üzerinden oynanıyor. Seyircinin desteğini arkasına alan Rus, ilk seti kazanıyor. Sadece 1 set daha lazım. Ama işte ikinci setten itibaren Santoro’nun sinir bozucu taktikleri işe yaramaya başlıyor. Oyunları kısa tutmaya çalışan Safin, Santoro’nun havaya diktiği toplar yüzünden sinirleniyor. Sinirlendikçe raketini yere fırlatıyor. Fırlattıkça da Avustralya seyircisinin desteğini kaybediyor. Maç bittiğinde kazanan Santoro’ydu. Peki turnuva sonunda ülkesinin bayrağını en tepeye çıkaran kimdi? Tabii ki ülkesi için yarışmayı sevmeyen (!) Yevgeni Kafelnikov.

Avustralya 9 saat daha öndeydi Türkiye’den. Bu da ilginç anlaşmazlıklara neden oluyordu. Bir gece odada yatarken telefon çaldı. Yataktan fırladım. Telefonda editör arkadaşım İlker Kılıç. “Mert bir konu var da… Tolgay Bayatlı’dan görüş alabilir miyiz”. “İlker’ciğim saat sabaha karşı 3. Togay abiyi şimdi ararsam telefonu büyük ihtimalle kapalıdır. Açıksa da muhtemelen en iyi ihtimalle yüzüme kapatır”. Dedim ya bazen saatler karışabiliyor.

Amerikan basketbol takımı tabii ki favoriydi. Hakikaten de çok güçlü bir kadroyla gelmişlerdi. Garnett, Carter, Kidd, Mourning ve diğerleri. Basın toplantısının ardından birkaç gazeteci, Koç Tomjanovich’i dışarıda yakaladık. Polonyalı meslektaşımızın, “Polonyalı sporcu tanıyor musunuz” sorusuna verilen, “Eşim” yanıtı dışında ciddiyet vardı!

Amerika için yarı finalde işler o kadar rahat değildi. Esat Abi ile basın tribününde hop oturup hop kalkıyorduk. Çünkü Litvanya, Jasikevicius’un saha için önderliğinde Amerikan takımını sallıyordu. Son saniyede ikonik yıldızın üçlüğü girse tarih değişecekti. Maç boyunca Litvanya’ya destek veren Avustralya seyircisi, avuçları patlarcasına alkışlıyordu Saras ve arkadaşlarını.

Sidney’de dikkatimi çeken bir tabelayı hala unutamam. “Milliyetçi Çin Partisi”. Yahu ne alaka? Meğerse Avustralya, nüfusunu arttırabilmek için fazlasıyla göçmen kabul ediyormuş ve Çinli sayısı da hayli yüksekmiş. Tabii Deniz Hoca önderliğinde gittiğimiz lüks Çin Lokantası’nda yarasa falan yemediğimizi de özellikle belirtmek isterim.

Basın Köyü’nde bir gece Esat Abi ve İspanyol meslektaşımız Jorge ile sohbet ediyoruz. Jorge’ye hangi takımı tuttuğunu soruyorum. “Basketbolda Estudiantes, futbolda Real Madrid” diyor. İtiraz ediyorum çünkü daha biraz önce dedesinin İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçiler tarafında çarpışırken öldüğünü anlatmış. Tabii ki dışarıdan bakan birinin sığlığı benimki. O da beni azarlıyor. “Madridli’yim ve Real’i tutmam normal” diyor.

Avustralya’da çok sıkı güvenlik var. Yerel gazeteler bir şehir efsanesiyle dalga geçiyor bu durumla. Avustralyalı yüzücü Ian Thorpe kazandığı madalyalar ötünce Olimpiyat Köyü’ne girememiş!

20 yıl geçmiş aradan. Aslında yazılacak, anlatılacak o kadar çok hikaye var ki! Yazdıkça yenileri akla geliyor. Bu yıl o heyecanı yaşayamadık. Artık eskileriyle idare edeceğiz.

Comments

comments

ad826x90
ad826x90
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

Mezarında ters dönen gözü kanlı Capone

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Araç çubuğuna atla