Engin Ergönültaş’lı anılar

Eyvah, yine yaptım patavatsızlığımı diye içimden geçirirken, “Hah işte böyle eleştiri yapacak adam lazım.” dedi.


Yine selamlar herkese… Bu defa Engin ağabeyli (Ergönültaş) anılarımı yazayım dedim. Nerden başlasam, nasıl anlatsam? Neyse, yazmaya başlayayım hele… İlk 1981 yılında Oğuz ağabeyin odasında görmüştüm kendisini… Oğuz Aral bizim karikatürlere bakıyor, eleştiriler yapıyordu. (Ağabey kelimesi doğru tabii ama bana fazla resmiyet katıyormuş gibi geliyor. Konuşma dilindeki gibi, abi diye kullanayım izninizle. İşte başladım bile). Engin abi de odada öylece bekliyordu. Hatta Oğuz abi, “Engin sonra gel istersen.” demişti. O da çok kibar bir sesle “Yok, olsun, dinliyorum” dedi. Beklemeye devam etti. Sanırım Engin Abi’nin Fransa’ya gideceği günler arefesiydi. Vay anasını, Zalim Şevki’leri, Kovboyistan’ları, Politika gazetesindeki Çizgi ile Makale’leri yazıp çizen, Mikrop Dergisi’nin Mikroskop köşesinde yazdığı yazılar olay olan adam buydu ha! Ayrıca seksen öncesinde TKP’nin Savaş Yolu adlı dergisinde, Maden İş dergisinde siyasi konuşmaları yayınlanan, Petrol İş’in Eğitim Dizisi için kitapçıklarda çizgileri yayınlanan, grevlerde işçilere moral vermek için duvarlara karikatürler çizen kişi… 

O karşılaşmada  kendisi ile hiç konuşamamıştım. Sonra ortadan kayboldu. Meğer Fransa’ya gidip orada çalışmış. 1986’da Engin abinin Fransa’da yaptığı işlerden Sungu Çapan’ın Nokta dergisindeki röportajı ile haberdar olmuştuk. Yine Milliyet Sanat dergisinde Fransa’da yaptıkları için detaylı haberler çıkmıştı. Bir daha hiçbir yerde çizgisini görememiştim. Sadece Türkan Şoray’ın oynadığı Hayallerim Aşkım ve Sen adlı filmin jeneriğinde, ismini sanat yönetmeni olarak yer alıyordu.

Sanırım 1987 yılıydı. Kemal Aratan ile akademinin bahçesinde, Kemal’in Limon’da çizdikleri üzerine mütaalada bulunuyorduk. (Bakınız dikkatinizi çekerim, mütaala diyorum, irdeliyorduk yani) Kemal o ara, Limon’da bir hikâyede Engin abiyi çizmişti. Çizmişti ama isim vermeden, tekerlekli sandalyeye mahkum engelli biri olarak… Kemal’e, “O hikayedeki tip Engin Ergönültaş’tı dimi?” diye sordum. Şaşırıp, kendisiyle tanışıklığımın olup olmadığını sordu. Nereden olsun? Kemal sonradan Engin abiyi, Fransa’ya onu ziyarete gitme anısında çizdi. Bu anıda nedense Engin abiden, Gönül Ertaş diye bahsetmişti.  

Sonra yine yıllar geçti, Hıbır’cıların Gırgır’dan ayrılma hadisesi yaşandı. Engin Ergönültaş yine Gırgır’daydı. Bir sabahlama gecesinde, hakkında bir sürü detay bildiğim için bana, “Polis misin oğlum sen?” dedi. O dönem Gırgır’da çizdiği dramatik hikâyeleri nasıl bulduğumu sordu. Çok güzel dedim. O hafta çizeceği hikâyenin konusunu eskizi üzerinden anlatırken, “Sonu yine pişmanlıkla mı bitecek?” diye sordum. Çünkü hikâyeleri hep öyle bitiyordu. Pişmanlıklar, iki arada bir derede kalıp kafayı yemeler falan… Eyvah, yine yaptım patavatsızlığımı diye içimden geçirirken, “Hah işte böyle eleştiri yapacak adam lazım.” dedi. Sonraki hafta bizim odaya gelip, çizeceği hikâyeyi anlatmak için beni çağırdı. Behiç Pek de geldi, karanlık bir odaya gidip hikâye üzerine uzun uzun konuştuk. Zaten hikâye metinlerini yazarken hep karanlık bir yere çekilirdi. Devam eden haftalarda da hikâyeleri üzerine fikirlerimi almak için bir odaya gidiyorduk. Belki de Serhat Gürpınar’ın bana takıldığı gibi kobaydım, ya da benim ona verdiğim cevap gibi “kovbay”dım. 

Bir defasında o fikir alıp vermelerden dönüşte Yılmaz Aslantürk, ağzının bir kenarını gözüne doğru çektirerek, “Ne iş lan, n’aapıyonuz oralarda saatlerce?” diye sordu. İlaveten, Engin abiyi kastedip, “Eğer yeni bir dergi  çıkarırsa, seni yazı işleri müdürü yapar lan” diyerek beni takdir ettiği bir açıklaması oldu. Yeminle söylüyorum, hiç öyle bir beklentim olmadı. Bir hafta da dergiye birisi Mikrop cildi getirmişti. Bilmeyenler için yazayım, Mikrop dergisi 1978-1979 yılları arasında yayınlanmıştı. İşte o zamanlar Mikrop’a yolladığım bir mektuba Engin abi cevap veriyordu. Cildin içinden o sayıyı bulup kendisine gösterdim. Cevapta “Mudanya’dan Sait Oktay kardeşimizin istediği konuyu içeren yazı şimdilik olanaksız” demişti. Bana, “Ne sormuştun ki o mektupta?” dedi. O zamanlar Mikroskop köşesinde, sosyalistlerin dindarlarla bir alıp veremediği yok, dediği yazısını hatırlatıp, Marks’ın din hakkındaki görüşlerini yazmasını istemiştim. Bunları söyledim kendisine ”Hımm, kaç yaşındaydın  o zaman?” diye sordu. On beş dedim.

Derken efendim Gırgır’ın sözde el değiştirmesi olayı yaşandı. Oğuz abi, Avni dergisini çıkarma çalışmaları içindeydi. Behiç Pek ile Engin Ergönültaş, yeni dergi için, yeni sosyal haklar isteğinde bulundular ve ekipten ayrıldılar. Başka bir dergi çıkarma projesi içine girdiler. Bu yeni dergi toplantıları bizim Kadıköy’deki evde yapılıyordu ama ben bir taraftan çıkacak olan Avni dergisi kadrosu içindeydim. Böyle bir iki yüzlülük yaptığım için de sıkıntılıydım. Sonunda Engin abiler Pişmiş Kelle’yi çıkardılar. Ben Avni’de kaldım. Hani geçen sefer Metin Üstündağ ile karşılaşmalarımda yazmıştım ya, Metin ile İstiklal caddesinde karşılaşmamızdan bahsediyorum. Hani Metin bana, “Oğlum elinizin altında bir sürü dergi var, niye bir şeyler yapmıyorsun?” diye sitemde bulunmuştu. Hah işte o sitem, benim bu ikili oynuyor olma durumum içindi. 

Sonra zaman yine öyle böyle geçti. Zaten zamanın işi yok, geçip gidiyor. Benim okul bitti, Limon Dergisi’nde bir şeyler oldu, Limon’dan beş kişi falan Avni’ye geldi. Benim de içinde olduğum bir grubun Avni dergisi ile yolları ayrıldı. Sonra Leman çıktı. Askerliğimi yapıp geldim. Bu defa Kadıköy’de değil Beyoğlu’nda kalıyordum. Bir sabah Engin abinin trafik kazası geçirdiği haberini aldım. Hem de doğum gününün olduğu günde olmuş kaza. (11 Kasım olması lazım) Pişmiş Kelle’de, dergi sabahlaması bitiminde Kemal Aratan ile birlikte eve dönüyorlarmış. Kemal taksiden indikten bir süre sonra başka bir araç Engin abinin içinde bulunduğu taksiye çarpmış. Engin abinin kalça kemiği kırılmış, omzu çatlamış. Refakatçı olarak yanında ben, Yılmaz Aslantürk, Behiç Pek, Kemal Aratan dönüşümlü olarak kalıyorduk. Yanında kalırken bana akıllı uslu öğütler verdi. O dönem hızlı yaşadığım gece hayatım için uyarılarda bulundu. Bir gün, “Bugün katillerim ziyarete geldi” dedi. Çarpan araç sahibi Engin abiyi ziyarete gelip, “Biz de eski solculardanız” demiş. Demek kimliğini bir yerlerden öğrenmişler. Şikayetçi olmasın diye böyle ağız yapmışlar. Engin abi, cevap olarak “İyi de ben sağcı değilim ki!” demiş ve gitmelerini istemiş. 

Hastanede yanında kalırken (patavatsızlık yapacağım ya), Kemal’in yukarıda sözünü ettiğim engelli hikâyesinden bahsettim. Bu beni kesmemiş olacak ki; Engin abinin çizdiği Pembe Dişler hikâyesi vardı, orada bir türlü uyuyamadığı için yatağında dönüp duran yaşlılardan “yatay semazenler” diye bahsediyordu Engin abi… Adam yatağında acıyla yatarken, ”İşte sen de yatay semazen oldun Engin abi.” deyiverdim. Gülüştük. Tabii o gülerken dikişlerinin acısıyla güldü.

Yıllardır çizgisini görmüyorum. Çizmek istemediğini söylemişti bir defasında. Resim yapıyormuş…Epeydir Uykusuz’da yazıyor. Minare Gölgesi adlı romanını okumayan varsa, okusun derim. 

İnşallah fazla pot kırmamışımdır.

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı