Oğuz Atay’ın son satırları: Ölü bir romancıdan kimseye zarar gelmez


Oğuz Atay, bir yıl sonra ölümüne neden olacak beyin tümörü teşhisinin konulmasından kısa bir süre önce kaleme aldığı yazısında, “Türk romanının bugün ulaştığı nokta ve geleceği” üzerine kafa yoruyordu. 13 Kasım 1976 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bu yazıdan kısa bir süre sonra, yaşadığı rahatsızlıkların beyin tümöründen kaynaklandığı anlaşıldı. Tüm uğraşlara rağmen hızla ilerleyen hastalığı nedeniyle, yazının yayınlanmasından on üç ay sonra, 13 Aralık 1977 günü hayata daha fazla “tutunamayarak” aramızdan ayrıldı. İşte Oğuz Atay’ın sağlık sorunlarıyla uğraşmaya başlamadan önce Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan o son satırları…

İnsanlar yazmadıklarıyla değil, yazdıklarıyla yargılanmalıdır

Türk romanı bugün bir «büyüme» içindedir. «Büyüme», sağcı politikacıların iktisadi düzenimiz için özlemini çektikleri bir durumdur. Ne var ki, ortanın solcuları da bu çeşit düzensiz bir büyümeye karşı çıkıyorlar; aslında, «gelişmenin önem taşıdığını öne sürüyorlar. Bildiğimiz gibi, burada İleri sürülen gelişme, sosyal adaleti de içeren bir dağılımı kapsamaktadır. Biz gene de «büyüme» ve «gelişme» kavramlarını romanımızın bugün vardığı noktanın tartışılmasında bir ölçüt olarak kullanabiliriz. Her yıl romanlarımızın sayısı durmadan artarken, yani Türk romanı durmadan büyürken, acaba romancılığımız gelişiyor mu? Canım, denilebilir, «diyalektik» kurallara göre, önce sayısal bir artış gerekli. Üstün nitelikli mallar daha sonra kendiliğinden ortaya çıkar. Oysa «Türk romanı bugün hangi noktaya ulaşmıştır?» sorusu, romanımızın bir yerlerden geldiğini de belirliyor. Yani Türk romanı, Namık Kemal’den başlamış ve birtakım aşamalardan geçtikten sonra bir yerlere varmış ki, şimdi biz, nereye vardık diye soruyoruz birbirimize. Sanıyorum Türk romanının kısa tarihi içinde yer alan ustaları, onun büyümesinden çok niteliği ile ilgileniyorlardı; yani, iyi roman yazmak, daha iyi roman yazmak kaygısı içindeydiler. Zaten bir romancının başka ne kaygısı olabilir? (Tabii bir de geçim sıkıntısı var; ama bu endişeyi, yani ekmek parası sorununu, roman sorunu ile birlikte ele alabilecek ustalığım yok ne yazık ki). 

İlk bakışta romancının iyi roman yazmaktan başka kaygısı yok gibi görünüyorsa da Türk romanının bugün vardığı noktaya biraz daha yakından bakınca, çileli yazarlarımızın çok daha başka kaygılar ve endişeler içinde olduğunu anlıyoruz. Meselâ, özgürlük gelsin diye o kadar bağırıyoruz da, çeşitli baskılar altında bunalan roman yazarına tanımayı düşündüğümüz tek özgürlük, günü gelince onu kendi güdümümüzde serbest bırakma özgürlüğünden öteye geçmiyor. 

Bunlara karşı hiç bir diyeceğim yoktur. Trafiği düzenli yollarda dolaşmayı ben de severim, canımı sokakta bulmadım ya. Ne var ki, daha başka özgürlükler de olabilir; istediğini yazma özgürlüğü gibi. Diyelim ki ben, «akarsuların yarattığı santrallar romanı» yazmak istemiyorum. Benim durumumu Rus yazarı İsac Babel, başka biçimde belirlemiş ve «kötü yazma hürriyeti» istediğini söylemiştir. Ben de İnsanların yazmadıkları şeylerle değil, yazdıklarıyla yargılanmasını istiyorum. 

İşte bence romanımızı bugün vardığı yere getirenlerin bir bölümünün «Vaziyet-i Umumiye»si böyle. Karamsar kişiler üstelik ekonomi politik de bildikleri için geri kalmışlığımızı, az gelişmişliğimizi bütün bunlara neden olarak ileri süreceklerdir. Ne yapalım? diyeceklerdir; ulusal gelirimiz çok düşük. Ben insanımızın yetenekli olduğuna inanıyorum oysa. Birçok yazarımızın da yetenekli olduğuna inanıyorum. Geçenlerde bir romancımız, öldükten sonra unutulmuş ve şimdi yeniden itibar kazanmış olan başka bir romancımızın ne kadar değerli olduğunu belirtiyordu bir yazısında. Ölü bir romancıdan kimseye zarar gelmez elbette Bize bir zararı dokunmayacağını bilsek daha kimleri övmeyiz ki. Mithat Cemal Kuntay da «Üç İstanbul» romanının neden büyük ilgi görmediği konusunda şöyle demiş: «Frenklerin bir sözü vardır evlâdım: öldürünceye kadar sus, derler». 

Evet bence bugün romancılarımız yeteneklidir. Bu yeteneklerini, özel konuşmalarda gerçekleri hiç çekinmeden ortaya koyarak kanıtlamaktadırlar. Fakat herhalde okuyucuyu büyümüş saymadıkları için onlara şimdilik roman yerine, «Küçükler İçin Masallar» anlatmaktadırlar. Bu arada kendilerini gerçek adına, roman gerçeği adına eleştirenleri de karalayacak kadar bol miktarda boya bulmaktadırlar. Bu masallarla uyutulamayanlara, ilericilik adına amansızca saldırmaktadırlar. Bu ilericiliğin tapusunu nereden ellerine geçirmişler bilmiyorum; fakat tapularının sahte olduğu kanısındayım. 

Türk romanı kısa geçmişinde yaratmış olduğu Halit Ziya, Nahit Sırrı, Mithat Cemal, Abdülhak Şinasi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir gibi değerlerle ileri bir noktaya gelmiştir. Ama sanıyorum ki roman geleneğimizi kuran ve geliştiren yazarlarımız belirli bir dönemi doğru olarak yansıttıkları için değil, insan gerçeğini roman biçiminde yansıttıkları için önemlidirler. Tarihi olayları doğru biçimde öğrenmek için tarih kitaplarını okuruz. Roman değil. Ayrıca romanın toplumsal olayları roman biçiminde yazarak zenginleştirme işi olduğunu da sanmıyorum. Balzac da, «Kralcı olduğu halde, yaşadığı dönemin burjuvasını eleştirdiği için» büyük bir romancı değildir. Sadece tutkulu bir aşkı anlatan zavallı Emily Bronte’nın durumu daha da acıklıdır. Romanımız bugünkü yerine gelirken güzelin ve gerçeğin tek yönlü olmadığını seziyordu. Çoğumuz da bunu seziyor galiba; fakat gene de «Dün dündür, bugün de bugün» diyorsak, salt büyümeden yanayız demektir. Ben kendi hesabıma çok yönlü «gelişme»den yanayım: Sinemanın dışında belki tek evrensel sanat olan romanda zenginlikten yanayım. Türk romanının geleceğini de bu anlayış içinde düşünüyorum.

[zombify_post]


0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir