Savulun “Karton” geliyor!

İlk önce kim parmağını şıklattı tam hatırlamıyorum ama harika bir fikir gelmişti aklımıza. Dört arkadaş; aylık bir 'Çizgi Roman Dergisi’ yapacaktık.


Çok eğleniyorduk. Ses dergisinin Atmaca mizah eki bizim severek, zevkle çalıştığımız bir dergiydi. Fakat bütün güzelliklerin çok uzun sürmediğini herkes gibi biz de biliyorduk. Derginin yıldönümünde tam kadro fotoğraf çektirip kapağa koymak istediğimizde üst yöneticinin “Onlar da kim oluyorlar ki kapağa fotoğraflarını koyacaklar!” diye tepki gösterdiğini duyunca bu derginin de sonunun yaklaştığını anlamıştık. 

Nitekim kısa bir süre sonra derginin kapatılacağı haberini alınca anlı şanlı bir son sayı ile okuyuculara veda etmek istedik. “Ben hiç kapak çizmedim, noolur kapağı ben çizeyim!” serzenişlerinden, “Şaane bir Türkan Şoray portresi çizmiştim onu kesin arka kapağa koyuyoruz, yakarım bak!” tehditlerine kadar çeşitli fikirler havada uçuşmuştu.

Bu final sayısında kalan kurtlarımızı da iyice döktükten sonra kapıyı kapatıp çıktık. Kapıyı biz mi, yoksa arkamızdan sertçe onlar mı kapatmıştı şimdi çok emin değilim. Fakat gerçek olan bir şey varsa, o da artık gönlümüzce yazıp çizebileceğimiz bir dergimizin olmadığıydı. 

Bu katlanabileceğimiz bir şey değildi. Hepimiz henüz yirmili yaşlarımızın başlarında tıfıl gençlerdik ama içimizdeki yazıp çizme arzusu boyumuzu çoktan aşmıştı. İlk önce kim parmağını şıklattı tam hatırlamıyorum ama harika bir fikir gelmişti aklımıza. Dört arkadaş; Ergun Akleman, Kemal Gökhan, Levent Tarhan ve ben aylık bir ‘Çizgi Roman Dergisi’ yapacaktık.

Bunun için heyecanla buluşup tartışmaya, toplantılar yapmaya başladık. Önce ‘Maket’ yapmamız gerekiyordu. O zamanlar öyle renkli bilgisayar çıktıları falan yoktu, hatta renkli fotokopi bile yoktu yanlış hatırlamıyorsam. Renkli el işi kağıtlarıyla, keçeli kalemlerle ekolinlerle, guajlarla çeşitli mekanlarda, arkadaş evlerinde toplanıp çalışarak bizce harika bir maket hazırladık. Daha mizanpaj kavramını bile yeni yeni öğrenmişken kendine özgü grafik ve sayfa düzeni olan bir dergi maketiydi yaptığımız. İçinde başlayıp biten tek sayılık çizgi öyküler, çizgi romanlar, belli oranda yabancı çizerlerden çizgiler, foto şakalar, yani aklımızın erdiğince bir çizgi roman dergisinde ne olması gerektiğini düşünüyorsak hepsine yer verdik. Adının da ‘Karton’ olmasını kararlaştırmıştık. Bu ismin İngilizce ‘Cartoon’ sözcüğüne gönderme yaptığını da hemen çakozladınız tabii. 

Çok önemsediğimiz bu maketi bitirip güzelce şeffaf plastik bir kılıfın içine yerleştirerek koltuğumuzun altına aldık. O kadar önemsiyorduk ki, “Ver biraz da ben taşıyayım” diye birbirimizin elinden alıyorduk bazen. Artık sıra bu maketi sunacağımız bir yayıncı, bir yayınevi bulmaya gelmişti. O zamanlar Gelişim Yayınları yeni kurulmuştu. Önce ansiklopedi çıkararak işe başlamış, ardından da Erkekçe, Kadınca, Bilim Dergisi, Eleştiri adında bir felsefe dergisi ve bunlar gibi birçok dergiyle yayın hayatına bodoslama girmişti. 

İlk randevuyu Hıncal Uluç’tan aldık. Erkekçe ve Bilim Dergisi’nin yayın yönetmenligini yapıyordu, müzisyen Ali Kocatepe de yazı işleri müdürüydü. Yayınevinin Sultanahmet’teki çalışma ofisine gittik. Hıncal Uluç ve Ali Kocatepe aynı odayı paylaşıyorlardı, odayı sıkışık bir hale sokan bir iki masa daha vardı. Masasının karşısına oturarak maketi uzattık. “Bırakın şimdi siz onu” diyerek maketi alıp hiç bakmadan kenara koydu. “Renkli kağıtlarla oradan buradan kesip kesip yapıştırmışsınız işte!” dedi. Biraz bozulmuştuk. İçine bakması için ısrar etmemiz üzerine şöyle bir bakmış ve “Vaktinden evvel yapmışsınız bu dergiyi” diyerek Gırgır Dergisi ilk çıktığı zaman ta Ankara’dan Oğuz Aral’ı nasıl telefonla arayarak tebrik ettiğini anlatmaya koyulmuştu. Daha sonra da “Adına Karton demişsiniz ama okuyucu kağıda basmışlar bunu der, burun kıvırır” diyerek burun kıvırmıştı.

“Bırakın bunu, gelin benim dergilerime çizin” diye kontra bir teklifte bulundu. Erkekçe ve Bilim Dergisi’nden bahsediyordu. “Benim fotoğrafla veremediğim şeyleri çizgiyle vereceksiniz” dedi. Şaşırmıştık, “Olabilir, niye olmasın” dedik “Ama bizim asıl amacımız bu dergiyi çıkarmak” filan diye kem küm ettikten sonra da müsaade isteyerek kalktık. Yayıncı arayışımızı sürdürürken bir yandan o dergilere de bir kaç iş yaptığımızı hayal meyal hatırlıyorum. Ben Bilim Dergisi için bir çizgi öykü yapmıştım mesela. Dünyanın enerji sorununa sigaranın közünden elde edilen enerji ile çözüm bulunuyordu. O öykünün ne yayınlanmışını gördüm ne de orijinali bende, ne oldu bilmiyorum.

Fiyaskoyla sonuçlanan bu ilk denememizin ardından yeniden düşünmeye başladık. Henüz Gelişim Yayınları üzerindeki girişimlerimizi sonlandırmak niyetinde değildik. Hilmi Yavuz, yanlış hatırlamıyorsam Gelişim Yayınları’nın  ‘E’si ters Eleştiri Dergisi’ni çıkarıyordu. Aynı zamanda da Gelişim Yayınları’nın Yayın Kurulu gibi bir kurulunun da üyesiydi. Kendisinden randevu istedik, bizi öğretim üyesi olduğu o zamanki Güzel Sanatlar Akademi’sindeki odasına davet etti. Aslına bakarsanız neden Hilmi Yavuz’a gittiğimiz sorusu benim için bugün de cevabını tam olarak veremediğim bir sorudur.

Akademideki odada, masasının etrafında karşılıklı oturduk. Kendisine daha önce telefonda da belirttiğimiz gibi bir çizgi roman dergisi çıkarmak istediğimizi ve bunun için de bir maket hazırladığımızı takrarlayarak maketi önüne koyduk. “Bırakın şimdi onu!” dedi. Şu anda tam olarak doğru bir biçimde ifade edebilecek miyim bilmiyorum ama hatırladığım kadarıyla şöyle demişti; “ Bırakın onu, siz bu ülkede, bu topraklarda mizahın köklerini, geçmişini, nerelerden hangi aşamalardan geçerek bu günlere geldiğini araştırmaya bu konuda hep birlikte çalışmaya var mısınız?”

Çok uzun sürmediğini sandığım bu konuşma, daha sonra nasıl devam etti, neler konuşuldu kim ne dedi, hiç hatırlamıyorum. “Ne yani, burada okuyan çocuklar arasında da Gırgır’da çalışanlar var!” En son bu sözleri duyduğumda ve arkasından toplu halde ayağa kalktığımızda açık olan pencereden dışarısını seyrederken yakaladım kendimi. Sadece Hilmi Yavuz’un yerinden kalkarak kapıya kadar bizi yolcu ettiğini ve sonra arkamızdan kapının “Güm!” diye kapandığını hatırlıyorum. Açık olan pencere kapıyı açınca cereyan yapmıştı muhtemelen.

Yavaş yavaş canımız sıkılmaya başlamıştı ama, yine de çok azimliydik. Bu dergiyi mutlaka çıkarmak istiyorduk. Sorunu kestirmeden çözmeye ve doğruca Gelişim Yayınları’nın patronu rahmetli Ercan Arıklı’ya gitmeye karar verdik. Bu sefer randevu falan almadan dosdoğru Gelişim Yayınları’nın Şişli’deki yönetim merkezine gittik. Olay şöyle cereyan etti. Dört kişi açılan kapıdan hep birlikte içeri girerek köşedeki sekreter hanıma doğru yürürken “Ee şey! Biz çizgi roman dergisi için gelmiştik, sayın Ercan Arıklı ile..” dediğimiz esnada bu sırada ayağa da kalkan sekreter hanımın arkasındaki kapıdan aniden dışarı çıkan ve bu söylediklerimizi işiten Ercan Arıklı’nın “Çizgi Roman Dergisi mi? Sonbahara!” demesi ve keskin bir ‘U’ çizerek gerisin geriye odasına girerek kapısını kapatması üzerine biz de başkaca hiç bir şey söyleyemeden topluca aynı şekilde keskin bir ‘U’ çizerek gerisin geriye az önce girdiğimiz kapıdan dışarıya çıkışımız. Bir kaç saniye içerisinde olup biten bu olay karşısında zavallı sekreter hanım hiç bir şey söyleyemeden ayakta, önde tuttuğu ellerinin avuçları birbirine yapışık şekilde öylece arkamızdan bakakalmıştı.

Gelişim Yayınları defterini böylece kapattıktan sonra sıra önerimizi gazetelere sunmaya gelmişti. Cumhuriyet Gazetesi’nden başlamaya karar verdik. Müessese müdürü Emine Uşaklıgil’den randevu aldık. Bilenler bilir, eski Cumhuriyet binasında girişteki boşluğa bakan bir asma kat vardı. Merdivenden bu kata çıkıp boydan boya katettiğinizde sağlı sollu bazı servislerle yazar ve çizerlere tahsis edilmiş küçük ofisler görürdünüz. Bu yolun sonunda ise sonraları Ekonomi Servisi’ne tahsis edilen büyük ve uzunca bir oda bulunurdu. Emine Uşaklıgil bu odayı çalışma ofisi olarak kullanıyordu. Bizi, kapıdan girince sol taraftaki pencerenin önünde kalan masasının tam karşısında yani kapının sağ tarafında kalan misafir koltuklarına oturttu. Kendisi de masasında oturup sessizce sayfaları çevirerek maketimizi incelemeye başladı. Oturduğumuz koltuklar ile masa arasındaki mesafe 3-4 metreden fazlaydı, adeta seslenerek konuşmak zorunda kalmamız bana çok ilginç gelmişti. 

Sessizce maketi inceledikten sonra “Bunlar çok güzel” dedi ve devam etti “Bizim bir çizgi projemiz var, sizi de o guruba eklemleyelim.” Beklemediğimiz bu teklif karşısında şaşırarak  bocaladık haliyle. Bu proje Cumhuriyet’in sonraları hayata geçirdiği, çok satışlı ‘Gırgır’ mizahına karşı alternatif bir duruş sergilemek için karşı kamptaki çizerlerin bir araya gelerek hazırladıkları “Ciddiyet” adlı mizah sayfasıydı ve hatırladığım kadarıyla o dönem oldukça ses getirmiş ve başarılı da olmuştu. Bahsettiği proje buydu sanırım. Yine aynı şey olmuştu. Ne hikmetse herkes bizdeki potansiyeli görüyor ama çalışma alanımızı ve sınırlarını kendileri belirlemek istiyorlardı. Kısa bir an birbirimize baktıktan sonra, gençliğin verdiği cesaret ve mağrur bir edayla “Hayır!” dedik. “Biz bir ekibiz ve bu dergiyi tek başımıza çıkarmak istiyoruz, başka bir ekibe dahil olamayız..”

Bu gün düşünüyorum da henüz yirmili yaşların başlarında, doğru dürüst iş tecrübesi olmayan gençler olarak bu projeye katılmamakla önemli bir gazetedeki çalışma ortamının bize katacağı büyük bir deneyimi ve tecrübe edinme imkanını kaçırdığımızı görüyorum. Bundan yaklaşık yirmi yıl sonra bu önemli gazetenin kapısından içeri bu sefer de çalışanı olarak adım attım. On yılı aşkın bir süre çalışma onuruna ve mutluluğuna eriştiğim bu dönem, çalışma hayatımın en güzel dönemiydi diyebilirim rahatlıkla.

Hayallerle ve hevesle başladığımız bu yolculuğu böyle böyle sonlandırmak ya da daha doğru bir ifadeyle hayallerimize ulaşmayı ertelemek zorunda kaldık. Çünkü ne hayallerimiz ne de maketlerimiz asla son bulmadı. Bundan yaklaşık 35-40 sene önce kurduğumuz düşlerin meyvesi ‘Karton’un maketi bugün elimizde değil maalesef. Zaman içerisinde dört arkadaş kendi işlerimize, dünyalarımıza döndük. Kendi hayallerimizin peşinde koşmaya devam ederek. Ergun Akleman, Teksas’da bir üniversitede profesör, kompüter grafik alanında uzman oldu, hocalık yapıyor. Kemal Gökhan, daha sonra Cumhuriyet’e girerek bant karikatürler çizdi, müthiş bir çizer ve çizgi romancı olarak yoluna devam ediyor. Levent Tarhan, “Karton” deneyiminden sonra Avusturya’ya gitti orada kendisine yeni bir hayat kurdu, perküsyon sanatçısı ve çocuk kitapları resimleyen bir çizer olarak yaşantısına devam ediyor. 

Ve ben… Ben de oturup, bütün bunları yazmayı kendime iş edindim.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube and Vimeo Embeds
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı