DOLAR

39,7902$% -0.14

EURO

47,1198% 0.03

STERLİN

54,4582£% -0.64

GRAM ALTIN

4.282,22%0,16

ONS

3.349,51%0,35

BİST100

10.189,02%1,08

a
Editör

Editör

17 Nisan 2026 Cuma

T3R5 MAHALLE’DEKİ BEKTAŞİ TEKKESİ

T3R5 MAHALLE’DEKİ BEKTAŞİ TEKKESİ
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Günlerden bir gün, aylardan Ramazan ayının otuzuncu gününün sabahında Tersettin, elinde sigara önünde çay, mahalle meydanına bakan kahvede oturuyordu. Kahveci Rasim, Tersettin’e sataştı:

“Yahu Tersettin bekledin bekledin, yirmi dokuz Ramazan şu kahveye uğramadın. Şimdi mi çay içesin tuttu? Biz de seni oruç tutuyor sandık.”
“Kahveci Rasim abi, suç bende değil.  Ramazan yirmi dokuz oldu, kahveyi açmıyordun. Bugün otuzuncu gün kahveyi açtın. Hem söyle bana, bende bu sigara ve çay tiryakiliği varken nasıl oruç tutarım? Şuradan demli bir çay koy da içemeyenlerin yerine tadını biz çıkaralım. Onlar da yarınki bayramı beklesinler.”

Kahveci Rasim ve Tersettin muhabbet ederlerken kahveye üstü başı hırpani bir adam yanaştı. Tersettin’in karşısındaki masaya oturdu. Tersettin bu! Merak etmeden durabilir mi? Bu üstü başı hırpani adamın masasına doğru yanladı.

“Kardeş hoş geldin. Nereden geldin? Kimsin? İn misin cin misin de hele.”
“Ben başıboş bir Bektaşiyim. Senin adın ne gardaş?”
“Benim adım Tersettin. Burası da T3R5 mahalle. Sen hangi fıkradaki Bektaşisin acaba?”
“Tersettin gardaş ben, derenin kenarında kuzu çeviren erenlerin çevirdiği kuzuyu tutunca eli yanan Bektaşiyim.”
“Ben bu Bektaşi fıkrasını bilmiyorum, hadi anlat da dinleyelim.”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Günlerden bir gün sığ bir derenin kenarında erenler kuzu çeviriyorlardı. Ben de bu sığ derenin karşı geçesindeydim. Kuzuyu çevirirken elleri yanan erenler, her zamanki gibi miskin miskin uyuklarken beni gördüler. Aralarında konuştular. ‘Biz şu fakir adamı çağırsak, bizim yerimize bu kuzuyu çevirse, fakire bir lokma da et versek, hem rahat ederiz hem elimiz yanmaz hem de sevaba gireriz değil mi?’ dediler. Beni çağırdılar. Ben başladım kuzuyu çevirmeye. Bir yandan da ağzım öyle bir sulanıyor ki o biçim. Kuzuyu çevirirken birdenbire elim yanınca ağzımı doldura doldura ‘Hay ben bu kuzunun!’ diye tumturaklı bir küfür savurdum. Beni yaka paça döverek, derenin öbür yakasına kovaladılar. Başladılar bu abdestsiz, namazsız, küfürbaz, cenabet herifin küfrettiği kuzuyu yemek mübah mı günah mı diye tartışmaya. Karar verdiler ki bu kuzu küfürle mekruh edilmiştir, yemek caiz değildir. Tuttukları gibi pişmiş kuzuyu derenin benim olduğum öte tarafına fırlattılar. ‘Allah razı olsun’ diyerek kuzuyu sıcak mıcak dinlemeden yemeye başladım. Fakat et bu, ekmeksiz gitmiyor ki! Derken erenlerin yanlarındaki ipek gibi yufka ekmekler aklıma gelince aynı tumturaklı küfürden ‘Ben o ekmeklerin de!’ diye savurunca ben, dayanamadılar, ekmekleri de bana doğru fırlattılar. Etleri ekmeklere sara sara bir güzel yedim. İşte ben bu fıkradaki Bektaşiyim.”

Tersettin çayından bir yudum aldı. Gözünün önüne yufkalara sarılmış kuzu etleri gelince karnı guruldamaya başladı.

“Vay be! Demek erenler sevap mı günah mı tartışadursun, koca kuzuyu tek başına yedin he… Afiyet olsun kardeş.”

Bir zaman sonra T3R5 mahalle meydanına üstü başı kirli mirli, ayaklarındaki parçalanmış ayakkabıların üzerine çaputlar bağlamış bir adamla kendisinden daha perişan bir genç çocuk yanaştı. Tersettin adamı kahveye buyur etti.

“Hayırdır yolcular? Siz nerelerden gelir nerelere gidersiniz? Deyin bakalım bize.”
“Vallahi ben dağdan, belden, sürü sürü koyunlarımı gütmekten gelen bir Bektaşiyim. Bu yanımdaki çocuk da benim çırağım.”

Bunun üzerine Tersettin yolcuya sordu:

“Sen hangi fıkradaki Bektaşisin ey yolcu?
“Ben koyunlarını güderken bir yayla köyünde bir camiye denk gelmiş Bektaşiyim.”
“Hay Allah! Ben bu hikâyeyi de bilmiyorum anlat hele bakalım hangi fıkraymış bu?”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Ben ovadan ovaya, yayladan yaylaya koyunlarını güden, şehre inince, koyunların karşılığı ekmek, peynir, zeytin alıp sonra tekrar yoluna devam eden bir Allah’ın kuluyum. Bir akşam bir yayla köyünde yatsı namazına denk geldim. Dedim ki benim çırağa ‘Oğlum sen şu koyunlarla köyün içinden gide dur. Ben gideyim, bir namaz kılayım, epeydir cami yüzü görmedim.’ İçeri girdim, başladım namazı kılmaya. Hoca kılıyor, ben kılıyorum, hoca kılıyor, ben kılıyorum, artık kaç rekât kıldık bilmiyorum. Sonunda dayanamadım, caminin kapısından çocuğa doğru bağırdım. ‘Oğlum, bu namaz işi imamla inada bindi! Ben kazanıncaya kadar sen koyunları köyün dışına çıkar. Ben sana yetişirim.” dedim. İşte ben bu fıkradaki Bektaşiyim.

“Aylardan Ramazan’mış Bektaşi kardeş. Yatsı artı teravih namazı 33 rekâta denk gelmişsin.
“Demek ki bende şans yokmuş be kardeş! Zaten, ‘Yahu bu ne namaaaz ne niyaz, ulan bu cana garez!’ dedim de çıktım camiden.”

Tersettin ile Bektaşiler gülüp eğlenir sohbet ederken yamalı cübbesiyle ayaklarını sürüye sürüye bir adam daha geldi, kahvedeki masalardan birine oturdu. Tersettin bu kişiye de sordu:

“Ey Allah’ın sevgili kulu sen kimsin, kimlerdensin?”
“Ben, dini bütün bir dostun kapısını çalan, o dini bütün adamla beraber bütün vakit namazlarını kılan Bektaşiyim.”
“Anlat bakalım bizim bilmediğimiz bu hikâyeyi.”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Dediğim gibi bir dostun kapısını çaldım, ona misafir oldum. Vakit namazı gelince dedi ki ‘Namazı kılacak mısın?’ Dedim, kılacağım. Gittik, kıldık, oturduk, yedik, içtik. Bir vakit namazı daha geldi. Dedi ki ‘Kılar mısın?’ Dedim ki, kılarım. Gittik, kıldık. Böylece yatsıya kadar namazları kıldık. Sonunda ev sahibi dayanamadı. ‘Ey Bektaşi!’ dedi bana. ‘Sen kalktın namaz kıldın, oturdun, yedin, içtin, ihtiyacını gördün. Kalktın tekrar namaz kıldın, tekrar oturdun. Ama bir abdest almadın.’ Ben de bunun üzerine ‘Yahu be Müslüman! Sen bana namaz kıl dedin kıldım. Abdest al deseydin onu da alırdım!’ dedim.”

Tersettin güldü.

“Vay be! Demek abdest almadan da namaz kılınıyormuş.”

O sırada mahalle meydanına gelen kişi Tersettin ve kahvedekilere seslendi:

“Ey ahali! Buradan geçen bu bahtsız yolcuya ikram edilecek bir bardak suyla bir dilim ekmeğiniz var mıdır?”
“Ne demek kardeş. Sen hele bir soluklan. Anlat nerelerden gelirsin?”
“Sağ ol kardeşim. Ben şehrimdeki kadının makamında görülen mahkemeden sonra beni kovalayanlardan kaçan bir Bektaşiyim.”
“Hayırdır neden mahkemelere düştün? Sen hangi hikâyenin Bektaşisisin?”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Üzümleri ezip küpe doldurup bekletiyorum diye komşularım beni şikâyet etmişler. ‘Bu Bektaşi evinde şarap yapıyor!’ demişler. Ben huzura çıkıp da Kadı Efendi bana neyle suçlandığımı söyleyince şaşırdım kaldım. ‘Sen üzümleri ezip ezip küplere doldurur, şarap yaparmışsın, doğru mudur bre gafil?’ diye kükredi. ‘Tövbe hâşâ Kadı Efendi,” dedim. ‘O iş beni kat kat aşar.’ ‘Neden?’ dedi Kadı Efendi. Bunun üzerine cevap verdim. ‘Ben üzümleri ezerim, küplere doldur, bekletirim, lakin sonuçta sirke mi olacak şarap mı olacak ona Mevlam karar verir!’ dedim. Böyle deyince Kadı Efendi beni azat etti. Beni suçlayan komşularımı da mahkemesinden kovaladı. Onlar da beni kovalayınca soluğu burada aldım.”

Hava eğildi, iftar vakti yaklaştı. Üstü başı toz içinde, önü arkası pus içinde, sakalları pas içinde, ceketini yağmurlara asmış da gelmiş bir adam daha mahalle meydanına gelince Tersettin dayanamadı.

“Sen hangi fıkranın Bektaşisisin bre Allah’ın kulu?”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Ben, ‘Ramazan ayını heyecandan yüreğiniz güp güp atarak beklersiniz… On bir ayın sultanı diye baş tacı edersiniz… Otuz gün boyunca yemez içmezsiniz de… Sorarım bre Müslümanlar! Madem bu Ramazan’ı bu kadar çok seversiniz de neden bitti diye bayram edersiniz?’ diye soran Bektaşiyim. Yarın bayram olunca hepsine soracağım.”

Bektaşilerin konuşmaları Tersettin’i düşüncelere daldırdı. Her zamanki gibi kafasını meşgul eden bir şeyler vardı. Bektaşilere şöyle dedi.

“Madem yolunuz T3R5 mahalleye düştü, bir araya geldik, size bir istirhamda bulunacağım.
“De bakalım Tersettin kardeş. Ne istersin bizden?”
“Beni de bu Bektaşiliğe kabul ediniz.”

Bektaşiler sordular:

“O nasıl olacak ki?”
“Neden peki?”
“Sen de mi Tersettin?”

Tersettin cevapladı.

“Bağdan toplanan üzümden, ağaçta yetişen incire, tarlada yetişen arpadan, dalda yetişen mısıra kadar tüm meyvelere şükretmeyi ben herkesten daha iyi bilirim. Üzüm şarap olunca, incir rakıya varınca, arpa biraya ulaşınca, mısır viskiye kadar damıtılınca tüm bunlara şükretmeyi ben herkesten daha iyi bilirim. Halbuki bazı zındıklar tutarlar üzümden sirke olursa sevap, şarap olursa günah derler. İncirden tatlı olursa sevap, rakı olursa günah derler. Arpadan yoğurtlu aş olursa sevap, bira olursa günah derler. Mısırdan ekmek olursa sevap, viski olursa günah derler. E madem yarısı günah, binlerce yıldır üzümü, inciri, arpayı, mısırı neden ekip biçerler? Buna cevap veremedikleri için, beni de aranıza kabul etmeniz gerekir Ey Bektaşiler!”

Derken akşam ezanı okundu. Ramazan ayı sonra erdi. Tersettin Bektaşilerin arasına katıldı. Hep beraber, üzümle incirin, arpayla mısırın hakkını vererek bayram ettiler.