DOLAR

39,7902$% -0.14

EURO

47,1198% 0.03

STERLİN

54,4582£% -0.64

GRAM ALTIN

4.282,22%0,16

ONS

3.349,51%0,35

BİST100

10.189,02%1,08

a
Editör

Editör

17 Nisan 2026 Cuma

Karikatürcüler Derneği’nde seçim heyecanı

Karikatürcüler Derneği’nde seçim heyecanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Karikatürcüler Derneği’nin 46. Genel Kurulu öncesinde alternatif liste heyecanı yaşanıyor. 2 Mayıs Cumartesi tarihinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek konferans salonunda yapılacak olan genel kurul öncesi farklı kuşaklardan ve çizgi geleneklerinden pek çok karikatürist bir araya gelerek yeni bir aday listesi oluşturdular.

“Karikatürcüler Derneği’nde Değişim Zamanı” sloganıyla bir araya gelen çizerlerin yönetim listelerinde şu isimler yer alıyor. Zafer Temoçin, Ergün Gündüz, Meral Onat, Sait Munzur, Oğuz Gürel, Arman Salepçi, Ayşen Baloğlu, Aydın Gündüz, Mustafa Bilgin, Sait Oktay, Akdağ Saydut, Fahri Eyican, Hasan Seçkin, Mustafa Akyol, Oğuzhan Kayan, Alp Tamer Ulukılıç, Aptülkadir Elçioğlu, Gürcan Özkan, Hilmi Şimşek, Serdar Karaman.

Alternatif listenin başkan adayı ve Cumhuriyet gazetesi çizeri Zafer Temoçin amaçlarını ve nasıl bir dernek hayal ettiklerini şu sözlerle açıkladı:

“Bizler Karikatürcüler Derneği’nin yeni bir anlayışla yönetilmesini isteyen çizerleriz. Karikatürün doğasına uygun olarak her üyenin söz sahibi olabileceği, neşeli, demokratik, atılımcı, katılımcı ve saygın bir dernek hayal ediyoruz. Yepyeni bir yönetim yapılanması çevresinde buluşup değişime katkı sunmak isteyen çizerleri bizlere katılmaya ve Mayıs ayındaki Genel Kurul’da oy kullanmaya davet ediyoruz.”

 

 

 

Devamını Oku

Karikatürcüler Derneği’nde “değişim” sesleri

Karikatürcüler Derneği’nde “değişim” sesleri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Karikatürcüler Derneğinin mayıs ayında yapılacak genel kurulu için alternatif bir yönetim listesi oluşturuldu. Listede farklı çizgi ve mizah ekollerinden 22 karikatürist yer alıyor. Kampanyanın ilk duyurusunda şu görüşlere yer verildi.

“Karikatürcüler Derneği’nde değişim amacıyla bir araya geldik. Hepimiz farklı ekollerden gelip, farklı düşüncelere sahip olabiliriz. Ancak hepimizin ortak noktası bize ait olan bir derneği, Karikatürcüler Derneği’ni yeni bir yapılanmayla yüceltmek… Sanatımız/mesleğimiz olan karikatürü ülkemizde yeniden saygın hale getirmek. Aslında amacımız Turhan Selçuk’lardan, Oğuz Aral’lardan gelen bu büyük mirasa sahip çıkmaktan başka bir şey değil.” Duyuruda “demokratik, dayanışmacı ve çağdaş bir dernek inşa etmek hep beraber çalışacağız.

Bizler Karikatürcüler Derneği’nin yeni bir anlayışla yönetilmesini isteyen çizerleriz. Karikatürün doğasına uygun olarak her üyenin söz sahibi olabileceği, neşeli, demokratik, atılımcı, katılımcı ve saygın bir dernek hayal ediyoruz. Yepyeni bir yönetim yapılanması çevresinde buluşup değişime katkı sunmak isteyen çizerleri bizlere katılmaya ve Mayıs ayındaki Genel Kurul’da oy kullanmaya davet ediyoruz.”

Yönetim Kurulu adayları: Arman Salepçi, Aydın Gündüz, Ayşen Baloğlu, Ergün Gündüz, Meral Onat, Mustafa Bilgin, Oğuz Gürel, Sait Munzur, Sait Oktay, Zafer Temoçin.
Denetim Kurulu adayları: Akdağ Saydut, Devrim Demiral, Fahri Eyican, Hasan Seçkin, Mustafa Akyol, Oğuzhan Kayan.
Disiplin Kurulu adayları: Alp Tamer Ulukılıç, Aptülkadir Elçioğlu, Gürcan Özkan, Hilmi Şimşek, Muammer Kotbaş, Serdar Karaman.

https://karikaturculerdernegindedegisimzamani.wordpress.com/ adresinden değişim hareketine imza atılabiir.

Devamını Oku

T3R5 MAHALLE’DEKİ BEKTAŞİ TEKKESİ

T3R5 MAHALLE’DEKİ BEKTAŞİ TEKKESİ
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Günlerden bir gün, aylardan Ramazan ayının otuzuncu gününün sabahında Tersettin, elinde sigara önünde çay, mahalle meydanına bakan kahvede oturuyordu. Kahveci Rasim, Tersettin’e sataştı:

“Yahu Tersettin bekledin bekledin, yirmi dokuz Ramazan şu kahveye uğramadın. Şimdi mi çay içesin tuttu? Biz de seni oruç tutuyor sandık.”
“Kahveci Rasim abi, suç bende değil.  Ramazan yirmi dokuz oldu, kahveyi açmıyordun. Bugün otuzuncu gün kahveyi açtın. Hem söyle bana, bende bu sigara ve çay tiryakiliği varken nasıl oruç tutarım? Şuradan demli bir çay koy da içemeyenlerin yerine tadını biz çıkaralım. Onlar da yarınki bayramı beklesinler.”

Kahveci Rasim ve Tersettin muhabbet ederlerken kahveye üstü başı hırpani bir adam yanaştı. Tersettin’in karşısındaki masaya oturdu. Tersettin bu! Merak etmeden durabilir mi? Bu üstü başı hırpani adamın masasına doğru yanladı.

“Kardeş hoş geldin. Nereden geldin? Kimsin? İn misin cin misin de hele.”
“Ben başıboş bir Bektaşiyim. Senin adın ne gardaş?”
“Benim adım Tersettin. Burası da T3R5 mahalle. Sen hangi fıkradaki Bektaşisin acaba?”
“Tersettin gardaş ben, derenin kenarında kuzu çeviren erenlerin çevirdiği kuzuyu tutunca eli yanan Bektaşiyim.”
“Ben bu Bektaşi fıkrasını bilmiyorum, hadi anlat da dinleyelim.”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Günlerden bir gün sığ bir derenin kenarında erenler kuzu çeviriyorlardı. Ben de bu sığ derenin karşı geçesindeydim. Kuzuyu çevirirken elleri yanan erenler, her zamanki gibi miskin miskin uyuklarken beni gördüler. Aralarında konuştular. ‘Biz şu fakir adamı çağırsak, bizim yerimize bu kuzuyu çevirse, fakire bir lokma da et versek, hem rahat ederiz hem elimiz yanmaz hem de sevaba gireriz değil mi?’ dediler. Beni çağırdılar. Ben başladım kuzuyu çevirmeye. Bir yandan da ağzım öyle bir sulanıyor ki o biçim. Kuzuyu çevirirken birdenbire elim yanınca ağzımı doldura doldura ‘Hay ben bu kuzunun!’ diye tumturaklı bir küfür savurdum. Beni yaka paça döverek, derenin öbür yakasına kovaladılar. Başladılar bu abdestsiz, namazsız, küfürbaz, cenabet herifin küfrettiği kuzuyu yemek mübah mı günah mı diye tartışmaya. Karar verdiler ki bu kuzu küfürle mekruh edilmiştir, yemek caiz değildir. Tuttukları gibi pişmiş kuzuyu derenin benim olduğum öte tarafına fırlattılar. ‘Allah razı olsun’ diyerek kuzuyu sıcak mıcak dinlemeden yemeye başladım. Fakat et bu, ekmeksiz gitmiyor ki! Derken erenlerin yanlarındaki ipek gibi yufka ekmekler aklıma gelince aynı tumturaklı küfürden ‘Ben o ekmeklerin de!’ diye savurunca ben, dayanamadılar, ekmekleri de bana doğru fırlattılar. Etleri ekmeklere sara sara bir güzel yedim. İşte ben bu fıkradaki Bektaşiyim.”

Tersettin çayından bir yudum aldı. Gözünün önüne yufkalara sarılmış kuzu etleri gelince karnı guruldamaya başladı.

“Vay be! Demek erenler sevap mı günah mı tartışadursun, koca kuzuyu tek başına yedin he… Afiyet olsun kardeş.”

Bir zaman sonra T3R5 mahalle meydanına üstü başı kirli mirli, ayaklarındaki parçalanmış ayakkabıların üzerine çaputlar bağlamış bir adamla kendisinden daha perişan bir genç çocuk yanaştı. Tersettin adamı kahveye buyur etti.

“Hayırdır yolcular? Siz nerelerden gelir nerelere gidersiniz? Deyin bakalım bize.”
“Vallahi ben dağdan, belden, sürü sürü koyunlarımı gütmekten gelen bir Bektaşiyim. Bu yanımdaki çocuk da benim çırağım.”

Bunun üzerine Tersettin yolcuya sordu:

“Sen hangi fıkradaki Bektaşisin ey yolcu?
“Ben koyunlarını güderken bir yayla köyünde bir camiye denk gelmiş Bektaşiyim.”
“Hay Allah! Ben bu hikâyeyi de bilmiyorum anlat hele bakalım hangi fıkraymış bu?”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Ben ovadan ovaya, yayladan yaylaya koyunlarını güden, şehre inince, koyunların karşılığı ekmek, peynir, zeytin alıp sonra tekrar yoluna devam eden bir Allah’ın kuluyum. Bir akşam bir yayla köyünde yatsı namazına denk geldim. Dedim ki benim çırağa ‘Oğlum sen şu koyunlarla köyün içinden gide dur. Ben gideyim, bir namaz kılayım, epeydir cami yüzü görmedim.’ İçeri girdim, başladım namazı kılmaya. Hoca kılıyor, ben kılıyorum, hoca kılıyor, ben kılıyorum, artık kaç rekât kıldık bilmiyorum. Sonunda dayanamadım, caminin kapısından çocuğa doğru bağırdım. ‘Oğlum, bu namaz işi imamla inada bindi! Ben kazanıncaya kadar sen koyunları köyün dışına çıkar. Ben sana yetişirim.” dedim. İşte ben bu fıkradaki Bektaşiyim.

“Aylardan Ramazan’mış Bektaşi kardeş. Yatsı artı teravih namazı 33 rekâta denk gelmişsin.
“Demek ki bende şans yokmuş be kardeş! Zaten, ‘Yahu bu ne namaaaz ne niyaz, ulan bu cana garez!’ dedim de çıktım camiden.”

Tersettin ile Bektaşiler gülüp eğlenir sohbet ederken yamalı cübbesiyle ayaklarını sürüye sürüye bir adam daha geldi, kahvedeki masalardan birine oturdu. Tersettin bu kişiye de sordu:

“Ey Allah’ın sevgili kulu sen kimsin, kimlerdensin?”
“Ben, dini bütün bir dostun kapısını çalan, o dini bütün adamla beraber bütün vakit namazlarını kılan Bektaşiyim.”
“Anlat bakalım bizim bilmediğimiz bu hikâyeyi.”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Dediğim gibi bir dostun kapısını çaldım, ona misafir oldum. Vakit namazı gelince dedi ki ‘Namazı kılacak mısın?’ Dedim, kılacağım. Gittik, kıldık, oturduk, yedik, içtik. Bir vakit namazı daha geldi. Dedi ki ‘Kılar mısın?’ Dedim ki, kılarım. Gittik, kıldık. Böylece yatsıya kadar namazları kıldık. Sonunda ev sahibi dayanamadı. ‘Ey Bektaşi!’ dedi bana. ‘Sen kalktın namaz kıldın, oturdun, yedin, içtin, ihtiyacını gördün. Kalktın tekrar namaz kıldın, tekrar oturdun. Ama bir abdest almadın.’ Ben de bunun üzerine ‘Yahu be Müslüman! Sen bana namaz kıl dedin kıldım. Abdest al deseydin onu da alırdım!’ dedim.”

Tersettin güldü.

“Vay be! Demek abdest almadan da namaz kılınıyormuş.”

O sırada mahalle meydanına gelen kişi Tersettin ve kahvedekilere seslendi:

“Ey ahali! Buradan geçen bu bahtsız yolcuya ikram edilecek bir bardak suyla bir dilim ekmeğiniz var mıdır?”
“Ne demek kardeş. Sen hele bir soluklan. Anlat nerelerden gelirsin?”
“Sağ ol kardeşim. Ben şehrimdeki kadının makamında görülen mahkemeden sonra beni kovalayanlardan kaçan bir Bektaşiyim.”
“Hayırdır neden mahkemelere düştün? Sen hangi hikâyenin Bektaşisisin?”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Üzümleri ezip küpe doldurup bekletiyorum diye komşularım beni şikâyet etmişler. ‘Bu Bektaşi evinde şarap yapıyor!’ demişler. Ben huzura çıkıp da Kadı Efendi bana neyle suçlandığımı söyleyince şaşırdım kaldım. ‘Sen üzümleri ezip ezip küplere doldurur, şarap yaparmışsın, doğru mudur bre gafil?’ diye kükredi. ‘Tövbe hâşâ Kadı Efendi,” dedim. ‘O iş beni kat kat aşar.’ ‘Neden?’ dedi Kadı Efendi. Bunun üzerine cevap verdim. ‘Ben üzümleri ezerim, küplere doldur, bekletirim, lakin sonuçta sirke mi olacak şarap mı olacak ona Mevlam karar verir!’ dedim. Böyle deyince Kadı Efendi beni azat etti. Beni suçlayan komşularımı da mahkemesinden kovaladı. Onlar da beni kovalayınca soluğu burada aldım.”

Hava eğildi, iftar vakti yaklaştı. Üstü başı toz içinde, önü arkası pus içinde, sakalları pas içinde, ceketini yağmurlara asmış da gelmiş bir adam daha mahalle meydanına gelince Tersettin dayanamadı.

“Sen hangi fıkranın Bektaşisisin bre Allah’ın kulu?”

Ve Bektaşi anlatmaya başladı.

“Ben, ‘Ramazan ayını heyecandan yüreğiniz güp güp atarak beklersiniz… On bir ayın sultanı diye baş tacı edersiniz… Otuz gün boyunca yemez içmezsiniz de… Sorarım bre Müslümanlar! Madem bu Ramazan’ı bu kadar çok seversiniz de neden bitti diye bayram edersiniz?’ diye soran Bektaşiyim. Yarın bayram olunca hepsine soracağım.”

Bektaşilerin konuşmaları Tersettin’i düşüncelere daldırdı. Her zamanki gibi kafasını meşgul eden bir şeyler vardı. Bektaşilere şöyle dedi.

“Madem yolunuz T3R5 mahalleye düştü, bir araya geldik, size bir istirhamda bulunacağım.
“De bakalım Tersettin kardeş. Ne istersin bizden?”
“Beni de bu Bektaşiliğe kabul ediniz.”

Bektaşiler sordular:

“O nasıl olacak ki?”
“Neden peki?”
“Sen de mi Tersettin?”

Tersettin cevapladı.

“Bağdan toplanan üzümden, ağaçta yetişen incire, tarlada yetişen arpadan, dalda yetişen mısıra kadar tüm meyvelere şükretmeyi ben herkesten daha iyi bilirim. Üzüm şarap olunca, incir rakıya varınca, arpa biraya ulaşınca, mısır viskiye kadar damıtılınca tüm bunlara şükretmeyi ben herkesten daha iyi bilirim. Halbuki bazı zındıklar tutarlar üzümden sirke olursa sevap, şarap olursa günah derler. İncirden tatlı olursa sevap, rakı olursa günah derler. Arpadan yoğurtlu aş olursa sevap, bira olursa günah derler. Mısırdan ekmek olursa sevap, viski olursa günah derler. E madem yarısı günah, binlerce yıldır üzümü, inciri, arpayı, mısırı neden ekip biçerler? Buna cevap veremedikleri için, beni de aranıza kabul etmeniz gerekir Ey Bektaşiler!”

Derken akşam ezanı okundu. Ramazan ayı sonra erdi. Tersettin Bektaşilerin arasına katıldı. Hep beraber, üzümle incirin, arpayla mısırın hakkını vererek bayram ettiler.

Devamını Oku

T3R5 MAHALLE 16: MEHMET ERDEM KONSERİNE GİDEMEMEK

T3R5 MAHALLE 16: MEHMET ERDEM KONSERİNE GİDEMEMEK
2

BEĞENDİM

ABONE OL

T3R5 mahallenin çekilmez, uykusuz, aksi, nalet, ana avrat söven, sabahtan akşama kadar sırt üstü yatan, kendine karşı duyduğu nefret ve merhamet hiç bitmeyen, yaptığı her iş ayıp rezalet olan ve her seferki gibi haksız ve yenik kahramanı Tersettin her zamanki gibi büyük bir heyecanla mahalle kahvesinden içeri girdi.

“Oğlum yengeniz Mehmet Erdem hayranıymış ya! Duydum ki konseri varmış. Bilet alacağız ama bilet kalmamış diyorlar lan! Bana iki bilet bulmanız lazım Mehmet Erdem konseri için! Koşun! Tüm karaborsacılara haber salın! Nereden buluyorsanız bana iki bilet bulun!”

Mahallenin delikanlıları biliyorlardı ki, Tersettin bir şeyi bir kere kafaya koydu mu feriştahı gelse önünde duramazdı. Zibidi Ziya, Kenef Sülü, Jilet Cezmi ve Tahteravalli İlhan sırasıyla sorularını yapıştırdılar ama nafileydi.

“Sakin ol abi hangi yenge?”
“Nasıl yenge?”
“Nereden buldun?
“Sen hangi ara sevgili yaptın abi?”
“Senin sevgilin mi var abi?”
“Senin bütün aşkların mutsuz sonla bitti abi! Ne sevgilisi? Ne yengesi?”

Delikanlılar akıllarından geçen bu soruları soramadan sorsalar da cevap alamadan direkt işe koyuldular. Mahalledeki karaborsacılar Das Kapital Necmi ve İmefe Ferhat’a haber salındı. Yetmedi Kalpazan Kazım ve Kolpa Nuri’ye kuş uçuruldu. O biletler akşama Tersettin’in cebine girecekti. Sonunda Atakent Hayal Kahvesi’nde 21 Ekim 2022 Cuma günü yapılacak olan Mehmet Erdem konserine iki bilet bulundu.

Kenef Sülü: Abi T3R5 mahalle nereeeee? Atakent nereee? Senin bir cuma akşamı çıkıp oraya gitmen ne kadar sürer biliyor musun?
Tersettin: Oğlum zoru başarırım imkânsız zaman alır diye bir şey duymadın mı sen? 80’lerin klişe cümlesidir. Ama bu klişe benim için söylenmiştir. Bir kere yengen Mehmet Erdem konseri için gözyaşı dökmüş. Ona kıyabilir miyim sence ben?
Zibidi Ziya: İyi de abi neden Atakent’teki Hayal Kahvesi? İstanbul’da bunca Hayal Kahvesi varken?
Tersettin: Oğlum yengen orada oturuyor. Benim evden çıkıp oraya gelmem beş dakika, dedi. Sen de çıkar gelirsin orada buluşuruz, dedi. Ne var bunda anlamayacak andaval kafalı!

Konserin olduğu gün geldi çattı. Tersettin sevgilisiyle buluşacağı için heyecanlandı. Daha mahallenin hocası öğlen namazını okumadan meyhaneye gidip içmeye başladı.

Jilet Cezmi: Abi yapma etme… Bak oraya kadar araba kullanman gerekiyor… Şunu iki birada bırak üzerine de bol bol su iç… Üfleyince çıkmaz iki bira…
Tersettin: Bana koyar mı oğlum? İçeceksem tam içerim! Sevdim mi tam severim ben! İki bira ne? Ağzımı değdiğime değmez be!

Tersettin kimsenin sözünü dinlemedi. Mahallenin hocası hocanın adı neydi onu bul ikindi namazı için minareye çıktığında Tersettin artık sandalyesinden kalkamayacak kadar küfelik olmuştu.

Tahteravalli İlhan: Abi istersen bir hamal çağıralım senin küfeyle götürsün Atakent’e ha ha ha ha ha!
Tersettin: Kurt kocayınca köpeğin maskarası olurmuş itler! Abinize yardım edelim, arabasını kullanalım, Atakent’e götürelim demiyorsunuz da sarhoş halimle dalga geçiyorsunuz öyle mi? İyi gün dostları pezevenkler sizi!
Kenef Sülü: Abi akıl var mantık var. Cuma günü İstanbul’un iş çıkışı trafiğinde saat olmuş yedi, saat dokuzdaki konsere yetişebilir misin? Mümkün değil!
Tersettin: Size müdana etmem ben de! Oğlum Taksici Tahsin. Göreyim seni koçum. Bence sen beni yetiştirirsin!
Taksici Tahsin: Yok abi mümkün değil. Sen kendi arabanla yola çıkamıyorsun, beni mi o yollara vuruyorsun? Ben taksiyle tövbe gitmem o yolu. Daha Eminönü’nde sıkışır kalırız. Zaten İstanbul’da cuma gecesi konsere gideceksen kendi mahallende olan bir yeri seçeceksin. Atakent nere T3R5 mahalle nere?
Tersettin: Ulan eşşoğlueşşekler! Lafa gelince Tersettin abimizsin. Canımız ciğerimizsin. Bu hikâyenin kahramanısın, jönüsün Kayzer Soze’sisin dersiniz! Ama ihtiyaç duyduğum anda çil yavrusu gibi dağılıp abinizi piç gibi ortada bırakırsınız lan! Yazıklar olsun size! Benim bildiğim Mehmet Erdem abimiz bu konsere ben gelmeden başlamaz! Benim sevgilim de bu konsere ben gelmeden girmez! Hiçbir dört tekerlekli araç beni götüremiyorsa iki tane ayağım var! Başlarım yürümeye! Karınca misali su doldururum avucuma! Sizin gibi döneklikten gebereceğime en azından yönüm belli olur! Yar yolunda ölürüm! Sizden gelecek hayır cehennemin direğinden gelsin lan! Defolun gidin gözümün önünden!

Tersettin T3R5 mahalleden çıktı, yürümeye başladı. Yürü babam yürü. Yürü babam yürü. Fakat İstanbul, minicik telefonun ekranındaki haritadan göründüğü kadar küçücük değildi. Tersettin yürüdü, dakikalar, saatler geçti. Sevgilisi BEN KONSERE GRDM HYTM SEN NRDSN diye mesaj attığında Tersettin henüz köprüyü yeni geçmişti. Derken ilerleyen saatlerde Mehmet Erdem sahneye çıktı. Tersettin, sevgilisinin açtığı Instagram canlı yayınından içi gide gide o güzelim şarkıları dinlemeye başladı.

Sonunda terden sırılsıklam olmuş bir halde, konser bitene kadar yürüye yürüye Atakent’e varmayacağının farkına vardı. Tükürdüğünü de yalamak istemediği için hâlâ yürümeye devam etti. Derken bitap düştü. Karşısına gelen ilk parkta bir banka uzandı.

Geceleyin onu bulan bekçiler hangi semtte uyuduysa oranın karakoluna götürdüler. Berduş ve sarhoş bir şekilde karakollara düşen Tersettin’i sorguya çektiler. Nereden bilebilirdi ki Mehmet Erdem’in konserine giderken hayattaki erdemlerinden olup kendini böyle rezil edeceğini ve karakollara düşeceğini? Ertesi gün, hapını yutmuş bir şekilde ekip arabasıylaT3R5 mahalleye bırakılan Tersettin perişan bir halde kahvedeki ilk masaya yığıldı.

Tersettin: Arkadaşlar, ben gidemezsem sevgilim de o konsere gitmez diye düşünmüştüm ama gavur kızı hâlden anlamadı. Konsere gittiği gibi oradan birini kendisine sevgili yaptı. Kendime gidemediğim bir konserin biletini aldığıma mı, yengeniz dediğim aşüftenin gittiği ilk konserde beni aldattığına mı, karaborsacı Das  Kapital Necmi’ye hâlâ biletlerin parasını vermediğime mi yanayım? Kızı ellere kendi ellerimle verdiğime mi Mehmet Erdem abimizi dinleyemediğime mi yanayım? Çat diye çatlamak üzereyim. Neresinden tutup da düzeleyim?
Zibidi Ziya: Abi sen öyle bir ters abimizsin ki ters zamanında değil her zamanında biz sana ne söylesek suç oluyor. Bazen küçük sözü dinlemen lazım. Biz sana dedik ama dinletemedik.

***

Ertesi akşam gençler ve Tersettin hayatın sillesini yemiş ama bundan doğan travmalarını başlarından defetmiş olarak mahallenin meyhanesinde buluştular.

“Tersettin abi, biliyoruz çok üzgünsün ama biz senin derdine ilaç gibi gelecek bir şey biliyoruz.”

Derken meyhanenin kapısı açıldı içeri babayiğit, yağız, yakışıklı, sakallı bıyıklı bir delikanlı girdi. Elinde sazı vardı. Tersettin kafasını kaldırıp baktı. Gözleri kederi yüzünden buğulanmış olduğu için o anda meyhaneye giren kişiyi tanıyamadı.

Elinde sazı olan kişi arka masalardan birine oturdu. Sazını çalmaya başladı. Bir türkü tutturdu.

“Martılar ağlardı çöplüklerde biz seninle gülüşürdük
Şehirlere bombalar yağardı her gece biz durmadan sevişirdik”

Yakışıklı genç adam türküsünü söylemeye başladığı anda Tersettin beyninden vurulmuşa döndü. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çünkü ta T3R5 mahalleye gelip bu türküyü en az Ahmet Kaya kadar güzel söyleyen kişi Mehmet Erdem’den başkası değildi. Şarkısı bitince Tersettin’in masasına geldi.

Mehmet Erdem: Tersettin kardeşim… Bileydim senin konser için yollara düştüğünü ama yine de yetişemediğini, konseri bir gün sonraya alırdım. Sen T3R5 mahallemizin canı ciğeri, biricik en ters, en bahtsız, en şanssız adamısın. Benim konserimde de şansının yaver gitmemiş olması aslında sana kaderinin bir oyunu. Ama yalnız değilsin. Mahallendeki bu gençler sandığının aksine seni o kadar seviyorlar ki. Önce menajerimle bağlantı kurmuşla, sonra beni aradılar. Bizim bir abimiz var, senin konserine yetişemediği için kadar üzgün o kadar üzgün ki, bizi kırmazsan gelip onun için bir iki şarkını dillendirir misin, diye sordular. Tabii ki dedim. Eğer T3R5 mahallemizin Tersettin’i benim konserime yetişemediyse, T3R5 mahalleye gelip ona şarkılarımı söylemeyen ben, Mehmet, Mehmet Erdem olabilir miyim hiç dedim. Hadi bakalım hangi şarkıyı istiyorsun söyle. Bence hiç üzülmeyesin. Eğer seni konserde tanıştığı bir adam için terk edecekse zaten o kızdan sana hiç hayır gelmeyecekmiş kardeşim.”

Ve Mehmet Erdem şarkısını söylemeye başladığında T3R5 mahallede yaşayan her deli yürek yeni sevdalara yelken açmak üzere limandan ayrıldı:

“Nasıl bir kalp bıraktın Tersettinim ardında
Bilir misin kırılan kalpler düzelmez asla

Dönüp de hiç baktın mı merak edip arkana
Eden bulur de gitsin kalır sanma yanına
Eden bulur Tersettin, kalır sanma onun yanına

Bir gün olsun gül be sen, hep ağlama ne olur
Karanlığın içinde, yalnız kalma ne olur

İnim inim inleme acı çekme ne olur
Benim için fark eder, sen mutlu ol Tersettin

Bir gün yüzü görmedin, çileyi hep sen çektin
Ne ettin kendin ettin, sen mutlu ol Tersettin”

Not: Bu hikâye, yazarı Tuğba Turan’ın, 21 Ekim 2022 tarihinde Atakent Hayal Kahvesi’ndeki Mehmet Erdem konserine gitmeye çalışıp gidememesi ve Mehmet Erdem’e “Elbet bir gün buluşacağız” demesi üzerine yazılmıştır. Kendisine ve sesine saygılarımla.

 

 

Devamını Oku

AI: GÖRKEMLİ SIRADANLIK

AI: GÖRKEMLİ SIRADANLIK
7

BEĞENDİM

ABONE OL

Yapay Zeka, bugünlerde, el attığı ve denendiği her alanda şaşırtıcı başarılara ulaştığı halde yalnızca sanat alanında duvara toslamış gibi görünüyor.

Her şeyin çizerek, bozarak, silerek, kazıyarak, kağıtla kalemle “döğüşe çekişe” elle yapıldığı dönemlerdi. Çoğumuzun bir şekilde yolunun kesiştiği Gırgır dergisi, bu şekilde yetiştirdiği genç yetenekler arasından çok farklı özelliklere sahip çizerlerin çıkmasına da vesile olmuştu. Bu çizerlerden bazıları, şaşırtıcı bir şekilde herkesin çizgisini bire bir taklit edebilen olağanüstü bir yeteneğe sahiptiler. Öyle ki Oğuz Abi bu çizerlere iş verirken, eskizin üzerine “Şu çizerin çizgisiyle çiz, bu çizer gibi çinile” diye notlar yazardı.

Az sayıda insana nasip olan Tanrı vergisi bu yetenek, o zamanlar çok değerliydi doğal olarak. Son günlerde önümüze saçılan, televizyonlardan sosyal medyaya, hemen her ortamda karşımıza çıkan haberlere bakılırsa yetenek isteyen bu özellik, yepyeni bir teknolojik buluşla oldukça sıradanlaşmış gibi görünüyor.

Yapay Zeka (YZ ) veya Artifical Intelligence (AI) denilen bu buluş artık reklamlarda bile “Yapay zeka teknolojisiyle..” şeklindeki ifadelerle karşımıza çıkmaya başladı. Her geçen gün farklı bir alanda farklı bir yönüyle karşılaştığımız bu buluş hakkında şimdilik, ancak kısıtlı bilgi ve gözlemlerimize dayanarak bir şeyler söylemeye cüret edebiliyoruz. Kuşkusuz, geleceği şekillendirecek, gündelik işleri verimli ve güvenli bir şekilde kolaylaştıracak önemli bir teknolojik buluş ile karşı karşıyayız.

İlk başlarda, sanat, özellikle de görsel sanatlar alanında ortaya koyduğu ‘’görkemli eserler”le dikkatimizi çekerek paldır küldür hayatımıza giren bu buluşu oldukça eğlenceli bulmuştuk aslında. Görkemliydi çünkü insanlığın ortak kültürel bilincinde yer etmiş ne kadar sanatçı ve sanat eseri varsa bire bir aynı teknikleri kullanarak taklit edebiliyor, aynılarını veya aynı üslupta benzerlerini kolayca üretebiliyordu. Göz göze geldiğimiz ilk andan itibaren gözlerimizi alamadığımız bu “eser”lere ilk anda gözlerimiz kamaşsa da bakmayı sürdürmemiz halinde, her bir ayrıntısının aslında bize ne kadar aşina ve sıradan olduğunu farketmeye başladık zamanla. En azından artık izleyenleri şaşırtmıyor ve heyecanlandırmıyor.

Ünlü ressamları taklit ediyor, “Şunun gibi yaz” denilerek adı verilen herhangi bir yazarın üslubuyla öyküler yazıyor, istenilen bir şair gibi şiirler döktürüyor. Orhan Veli gibi şiir yaz dendiğinde mesela,”Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu” mısrasını evirip çevirip “Kelimelerimse gölgede kalmış” diye yazıveriyor ve böylece taklitçiliği ve kopyacılığı gözler önüne serilirken, henüz kendi özgün tarzını yaratmaktan ne kadar uzak  olduğu da açığa çıkıyor.

Karşımıza çıkan örneklerin çoğalması, bu buluş üzerinde düşünmeyi de beraberinde getirdi doğal olarak. Telefonda konuştuğun kişinin bant kaydı olduğunu anladığın anda hissettiğin yalnızlık gibiydi YZ’nin ‘eseriyle’ muhatap olmak. Bu eserler çoğu kez bir aldatılmışlık, bir burukluk hissi içerisinde, adeta aroma ve yapay tatlandırıcı katılmış meyva suları gibi yavandı. Tolstoy’un bir romanını okurken onu mum ışığında ve divit kalemle yazdığını düşünmek eseri daha anlamlı ve daha derinlikli kılmıyor muydu?! Neden ünlü bir çizerin sergisine gittiğimizde orjinalinin kanarlarında yaptığı karalamalara, kurşun kalem izlerine, lekelere, minik çizimlere ve küçük notlara merakla ve değer vererek bakıyoruz?! Yaşanmışlığını ve özgünlüğünü hissedip eserle bütünleşip özdeşleşmek için değil mi.

Üzerinde düşünmeye devam ettikçe ilk yapılan, tek ve biricik olan ‘orjinal’in ne kadar önemli ve değerli olduğunun farkına varıyoruz. Teklik ve orjinallik, özgün olma vasfını daha da belirgin hale getiriyor. Tolstoy yazdığı romanı tek tek el ile yazarak çoğaltmış olsaydı eğer, yazılan her bir nüsha, orjinal tek bir nüsha kadar değerli olmazdı. Diğerleri de Tolstoy’un elinden çıktığı için bugün tabii ki değerli ve anlamlı olurdu ama yine de orjinal ilk nüshanın yerini tutmaz ve onun kadar heyecanlandırmazdı.

Eskiden kitapseverler, kütüphanelerindeki kitaplarını, kendilerine ait oldukları anlaşılsın diye, üzerine sahipliklerini ifade eden özel işaretlerini kazıttıkları bir mühür ile mühürlerlerdi. Exlibris denen bu özel mühürler, zamanla birer sanat eseri halini almıştı. Bu yöntem, ucuz bir kağıda, baskı yoluyla basılıp çoğaltılarak nesne olarak değersizleştirilmiş bir kitabın kendisini, yeniden orjinal, özel ve özgün kılma çabasından başka bir şey değildi.

Başlangıçta el çizmeyi beceremiyor, parmak çizerken çuvallıyor diye çok eğleniyorduk ama o kadar hızlı öğreniyor ve kendisine tanıtılıp tanımlanan verileri bünyesine katarak o kadar hızlı gelişiyor ki artık sadece endişeli gözlerle izlemekle yetiniyoruz. Geçen sene Tüyap’ta takip ettiğim, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin düzenlediği bir panele katılan Uluslararası Yayıncılar Birliği’nden konuşmacılar, sürekli, YZ’nin hayatımıza getirdikleri ve oluşturacağı olası sorunlar üzerine kafa yorduklarını söylediler. Hatta YZ’nin başkalarının eserleriyle eğitildiğini ama bu süreçte kullanılan metinler ve sanatçıların eserleri için telif ödenmediğini ve ödenmek de istenmediğini, bunun için mücadele edilmesi gerektiğini anlattılar uzun uzun. Anlaşılan bir süre sonra YZ ile üretilen ürünlerin telif ve mülkiyet hakları konusu da tartışmalı hale gelecek.

Yapay Zeka, bugünlerde, el attığı ve denendiği her alanda şaşırtıcı başarılara ulaştığı halde yalnızca sanat alanında duvara toslamış gibi görünüyor. Sadece öğrendiklerini ve kopyaladıklarını taklit ederek ortaya koydukları, orjinalinin ‘sahtesi’ olmaktan öteye gidemiyor. Bu yazıyı yazarken merak edip “Artifical” sözcüğü başka ne anlamlara geliyor acaba diye sözlüğe baktığımda “sahte” anlamına da geldiğini görünce, hiç şaşırmadım doğrusu.

Geçtiğimiz 10 Kasım’da sosyal medyada gördüğümüz Atatürk portreleri, rahatsız edici bir biçimde yapay ve sahte kavramının hakkını tam olarak vermişti. Daha sonra, artık hayatta olmayan tarihi şahsiyetlerin günümüz şarkılarını söylemesi, ipin ucunun kaçmaya başladığını düşündürttü açıkçası. Daha bunun gibi bir sürü örnek YZ’nin sanat alanında yaya kaldığının ve kalacağının göstergesiydi.

Günümüzde bazıları Picasso’nun eserlerine bakıp “Bu basit şeyleri çizmekte ne var, istesem ben de aynısını çizerim” diye burun kıvırıyorlar. Halbuki önemli olan ilk çizen olmak. Yapay zeka’nın muhtemelen, tasarlayarak, ortada öyle bir örnek, anlayış ve yaklaşım yokken o eseri üretmek, yoktan var etmek gibi bir şansı hiç olmayacak. Farklı bir yaklaşım, özgün bir anlayış asla oluşturamayacak, asla yeni bir akım yaratamayacak ve yaptıkları hep yapılmışların kötü bir taklidi, benzeri ve kopyası olacak kalacak. YZ sürekli kendisine verilenlerle besleniyor, yenileniyor ve gelişiyor halbuki insan beyni ve yaratıcılığı öyle mi?!

Aslında, Yapay Zeka yani “Artifical Intelligence (AI)” yerine Taklit Zeka yani “Imitation Intelligence (II)” adının daha çok yakıştığı bu buluş, ne yöne doğru gelişim göstereceği ve neye dönüşeceği tam olarak kestirilememekle birlikte içinde bulunduğumuz yüzyıla damgasını vuracak gibi görünüyor. Biz ise, “züccaciye dükkanına giren bir fil” gibi hayatımıza giren bu buluş karşısında, bu fili farklı yerlerinden tutarak neye benzediğini tarif etmeye çalışan körler gibiyiz.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.