Talha Karaboğa’dan bir öykü: Sır Odası

Arkama döndüğüm an her zamanki asık yüzü ile karşılaştım. ''Bir daha bu odaya girdiğini görmeyeyim sakın!'' dedi bağırarak.


Zar zor çıkıyorum merdivenleri… Bir yanım gitmek istiyor eve, bir yanım ise geri dönmek… Temennilerden, dualardan her şeyden uzağa gitmek. Kapının önüne bakıyorum. Onlarca ayakkabı. Derin bir nefes alıp çalıyorum kapıyı. Beyaz, kırmızı boncuklu başörtüsü, yaşlı yeşil gözleri ile annem karşılıyor beni.

 ”Oğlum! Yavrum benim! Özgürüm!” diyerek sarılıyor bana. Sanki yine kaybetmesinden korkar gibi sıkıca…

Gözyaşlarını daha fazla dayanamayıp bırakıyorum. Ona daha sıkı sarılıp hasret kaldığım kokusunu içime çekiyorum. Bir müddet sonra bırakıyor bana sarılmayı.

”Hadi… Geç oğlum.” diyor.

Yıllardır uzakta olduğum, hasret kaldığım ev beni yadırgamayıp aynı sıcaklık ile karşılıyor. Salona doğru ilerlediğimde tanıdık, tanımadık bir sürü yüz ile karşılaşıyorum. Kan çanağına dönmüş gözlerim ve yaslı kalbim ile onlara bakıyorum. Hepsi ile teker teker tokalaşıyorum. Taziye dolu sözlere aynı cevap ile karşılık veriyorum.

”Dostlar sağolsun.”

Ne söylenen sözler ne de dualar dindiriyor içimdeki acıyı. Kalbimdeki yara açıldıkça açılıyor. Yüreğimdeki yangın harlandıkça harlanıyor. İçimdeki bu acı geçecek mi? Bilemiyorum…

Bir müddet sonra annem elinde tepsi ile helvaları getiriyor.

“Al guzum” diyor bir tanesini bana uzatarak.

Normalde helvayı seven ben yemek istemiyorum o an. Sanki helvayı yemediğim zaman Ömer Kaptan geri dönecek ve yüzünde aynı aksi ifade ile karşımda oturacak gibi hissediyorum.

”Sağol annem istemiyorum” diyorum.

”Oğlum…” diyor annem gözleri yaşlı. “Olur mu öyle şey? Babanın helvası bu! Yemezsen rahat etmez mezarında…”

Annemin ısrarına dayanamayarak alıyorum helva tabağını. Bol fıstıklı un helvası. Ne çok severdi babam…

Helvayı yedikten sonra etrafıma bakınıyorum. Herkes yavaş yavaş helalleşip gidiyor. Yolcu ettikten sonra o mâlum odaya girmek istiyorum. Sır Odası’na… Bizim girmemizin yasak olduğu odaya. Bir gün kapıyı açık unutmuştu. Odadan içeri girdim ve masanın üzerinde bir defter gördüm. Tam deftere uzandığım sırada sesini duydum onun. ”Sakın o deftere elleyeyim deme!” Arkama döndüğüm an her zamanki asık yüzü ile karşılaştım. ”Bir daha bu odaya girdiğini görmeyeyim sakın!” dedi bağırarak. O günden sonra ”Sır Odası” koydum oranın adını.

Kapıyı açıyorum. Tam o günkü gibi duruyor oda. Duvarda balık ağları ve masanın üzerinde o defter. Hazine bulmuş korsan misali atılıyorum deftere.

Defteri açıp son sayfasını okumaya başlıyorum.

“Bu tufandan sonra, isterim ki
yalnızca güvercin,
ama tek bir güvercin
kurtulsun bir kez daha.

Boğulurum çünkü bu denizde,
uçup gitmese güvercin
Ve getirmese son anda
o yaprağı…”

Gözyaşlarım defterin sayfalarına yeniden dökülmeye başlıyor.

Birden defterden bir fotoğraf düşüyor. Bir adam ve yanında bir kadın gülerek bakıyorlar. Kim olduklarını anlayamıyorum.

Fotoğrafın arkasına bakıyorum. Bir yazı…

”Canım abime hasret ve özlem ile… Kardeşin Hanife…”

‘Ne yani?” diyorum kendi kendime.. ”Bu fotoğraftaki babam mı?”

 Resimdeki mutlu, gülen adamın babam olmasına inanamıyorum. Evde hiç bir zaman böyle gülmezdi çünkü. Her zaman yüzü asıktı çünkü evde. Hep o memnuniyetsiz aksi ifâde.

 Halama kızgındı babam. Evde ne zaman konusu açılsa. ”Anmayın o pisliğin adını!” diye bağırarak sustururdu bizi.

Halamın hikâyesini de anlatmıştı annem bana. Hanife halam birine sevdalanmış, rahmetli dedem de onunla, fakir olduğu için evlenmesine razı olmamış. Hanife halam da bir gece vakti o adama kaçmış. Dedem reddetmiş Hanife halamı. Aradan bir hafta geçince dedem ölmüş ve babam ölümünden halamı suçlu bulmuş.

Hanife halam hep özür diledi babamdan. Yalvardı yakardı. Hatta eşi ve çocukları ile bizim eve geldi. Ama babam bağırarak geri göndermişti  onları.  

 İnatçı adamdı babam… Kardeşini özlediği halde affetmeyecek kadar inatçı… ”Keşke…” dedim ağlayarak… ”Keşke affetseydin baba… İçine dert etmeseydin. Dert etmeseydin de asık olmasaydı yüzün. Affetseydin de hep gülseydin! Aynı resimdeki gibi mutlu olsaydın! Mutlu olsaydın beni de severdin belki! Annem sevdiği zaman beni ” Şımartma şu çocuğu” demezdin!

Sevgini sen de gösterirdin. Saçımı okşardın, sarılırdın! Belki gitmezdim o zaman! Uzak kalmazdım sizden. Keşke affetseydin! Keşke…”

Bir hafta sonra, anamla hellaleşip, yanıma babamın fotoğrafı ve o defteri alarak geri dönmek üzere yola çıkıyorum. Arabanın aynasına babamla halamın fotoğrafını koyuyorum. Radyoyu açıyorum. Hümeyra karşılıyor beni.

”Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor”

Yüzümde buruk bir gülümseme ile yoluma devam ediyorum.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube and Vimeo Embeds
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı