Labirent; “Biraz mütevazı olmak lazım!”

O sırada çok ilginç bir şey oldu, ‘Kader ağlarını örüyor’ derler ya, aynı onun gibi, Orhan Abi Hıbır’a transfer oldu.


Yorucu bir süreçten sonra nihayet üniversite bitmiş, inşaat mühendisliği diploması almaya hak kazanmıştım. Bitirme projeleriyle sayısız sınav ve mülakattan sonra okul ve dersler dışında başkaca hiç bir şeyle uğraşamadan geçirdiğim bu sıkıntılı dönem böylece tamamlanmıştı.

Bu süre içerisinde genç yaşlardan itibaren çokça emek harcadığım karikatürle, okuyucu olmak dışında bütün bağlarımı koparmıştım. Öyle yoğun zamanlarım oluyordu ki mizah dergisi almaya, veya aldığım dergiye şöyle üstünkörü baktıktan sonra okumaya bile fırsat bulamadan bir kenara atıp derslerime kapanıyordum. Fırsat bulup dergileri karıştırdığım zamanlarda ise karikatüre hemen hemen birlikte başladığım arkadaşlarımdan bazılarının ulaştıkları seviye ve müthiş ilerleyişe hem gıpta ile şahit oluyor hem de hüzünleniyordum. Beş yılı aşkın bir süre karikatürden ve mizah dergilerinden uzak kalmış ve bu süre boyunca yapılanları izlemekle yetinmiştim.

Oğuz Abi’nin çağrısına yanıt vererek gelen ilk grup çizerler aslında çok naifti. Çoğu ‘Ben de bir şeyler karalıyorum bir gideyim bakayım’ diye şansını denemek ve hatta keşfedilmek isteyenlerden oluşuyordu. Tamamen Oğuz Abi’nin yönlendirmesine açık, onun gözünün içine bakarak adeta ‘benden bir şey olur mu’ sorusunun cevabını ararlardı. Bu grupların içerisinden çok azı daha sonra devam ederek yetkin çizerler haline geldiler ki onlar da zaten daha ilk geldiklerinde diğerlerinden farklı oldukları belli olan insanlardı. Oğuz Abi bu yetenekte çizerleri görür görmez anlar, onlarla özel olarak ilgilenir; hatta bazılarını odasına masa koydurarak kendi gözetiminde çalıştırırdı.

Çizgi işlerini meslek haline getirenler, gazetelerin, dergilerin çizerleri olarak veya grafik servislerine yerleşerek çok profesyonelce işler ortaya koyanlar, ilk dalganın ardından gelenlerin içerisinden çıktı. Onlar, bir önceki kuşağın naif çabalarını ve ortaya koydukları naif işleri izleyerek yetişmiş ve ardından da neyin nasıl olması gerektiği konusunda kafalarında aşağı yukarı oturmuş fikirlerle dergiye geldiler. Ne yapmaları gerektiğini o kadar iyi biliyorlardı ki, bir süre sonra çok harika, çok zekice, çok profesyonelce işler ortaya koymaya başladılar. Öyle ki Oğuz Abi gün geçtikçe dergiye giren işlerin boyutlarını ufaltmak, daha çok iş sokabilmek için “Gırgır’ımın Kenarı” gibi formüller geliştirmek zorunda kaldı. Artık sık sık “Bu derginin her santimetrekaresi değerlidir” gibi cümleler kurmaya başlamıştı. Ünivesite bahçesinde yalnız kaldığım zamanlarda elime geçen dergilerdeki bu parlak işlere gıptayla bakıyordum. Bu harika işler beni öylesine etkiliyordu ki, farkında olmadan kafamda yeni fikirler uçuşmasına yol açıyorlardı. Kendimi ders sırasında veya kantinde espriler bulurken veya bu tür fikirler geliştirirken yakalıyordum.

İşte ‘Labirent’ fikri bu sıralarda oluştu. Önceleri sadece, farklı finallerle biten çizgi öyküler yapılamaz mı acaba diye düşünüyordum. Hatta ilk başlarda ‘Kendi esprini kendin bul’ mantığıyla ve başlığı altında eğlenceli bir bulmaca şekilde çözmeye çalıştım meseleyi. Boş kaldıkça “Bu fikri nasıl derli toplu, sürekli üretilebilir bir hale getirebilirim?” diye düşünüyor, okuldaki yakın arkadaşlarımla bu fikrimi paylaşmaya çalışıyordum. Onlar da benim karikatürle olan geçmişimi bildikleri için heyecanla anlattıklarımı tüm ciddiyetleriyle dinliyor, hatta çeşitli fikirlerle katkıda bulunmaya çalışıyorlardı.

Üzerinde düşünmeye devam ettikçe bu fikrin ancak aynı sayfada başlayıp biten bir tasarımla gerçekleştirilmesi halinde bir bütünlük kazanabileceğini kavramıştım. Aynı yerden, aynı kareden başlayan bir çizgi öykü, aynı sayfa içerisinde başka başka finallere ulaşmalıydı. Birden ampül yanıverdi, bu ancak görsel olarak ‘Labirent bulmaca’ gibi bir düzen içerisinde mümkün olabilirdi. Okul nasılsa bitmişti ve önümde askere gidene kadar yaklaşık bir seneye yakın boş bir zaman vardı. Askerliğini yapmamış yeni mezun bir mühendis olarak, bir kaç girişimden sonra zaten doğru dürüst bir iş bulmanın da pek mümkün olmadığını anlamıştım. Aynı kareden başlayıp farklı ‘son’larla biten bu öyküler üzerinde çalışabilmem için bu zaman dilimi ideal bir fırsattı.

Önce belli uzunlukta bir çizgi öykü hazırlamakla işe giriştim. Kareleri eşit büyüklükte, basit, çizgi komiği ağırlıklı, az konuşma balonlu, bir veya iki adamdan oluşan uzunca bir çizgi öykü hazırladım. Uzun yapmamın sebebi her hangi bir yerinden rahatça alıp farklı bir yere götürebileceğim, espriyi kolayca çeşitleyebileceğim alternatif bir çok çıkış yeri olabilmesi içindi. Ortaya nasıl bir şey çıkacağını bilmediğim için çok kontrollü bir biçimde ilerlemeye çalışıyordum. Bu ana öykünün farklı yerlerinden çatallanarak üç ayrı final daha buldum. Böylece aynı birinci kareden başlayarak dört ayrı finale ulaşan, bir ağacın dallarına veya köklerine benzeyen bir yapı kurmuştum. Şimdi sıra bu haliyle görsel olarak pek hoş görünmeyen bu yapıyı daha önce kararlaştırdığım gibi ‘Labirent bulmaca’ formu halinde sayfaya yerleştirmeye gelmişti. Fakat uğraştıkça hayal kırıklığı içerisinde bunu gerçekleştirmenin asla mümkün olamadığını gördüm. Hiç uygulanmamış bir fikri ve daha önce hiç denenmemiş bir anlatım tekniğini ilk defa somutlaştırırken karşılaşılan güçlükler hakkında bir fikir verebilmek ve ne zorluklarla vücuda getirildiğini vurgulamak için bütün bu sancılı süreci özellikle böyle detaylandırarak anlatıyorum.

Bu şekilde iş üretmenin pratik ve mümkün olmadığını anlayınca başka bir yol denemeye karar verdim. Aynı birinci kareden başlayarak dört ayrı finali olan on sayfa kadar birbirinden farklı labirent şablonları hazırladım. Bu şablonları hazırlarken her seferinde uyulması gereken bazı kurallar belirledim. Mesela final kareleri asla birbirine bitişik olmayacak, sayfanın dört bir yanına dağıtılacaktı. Ayrıca final kareleri son iki karenin birleştirilmesiyle daha büyük olacaktı. Veya espri bir yerden iki kola ayrıldığında en az iki kare geçmeden yeniden ayrılmayacaktı. Belirlediğim bu kurallar okuyucuya okuma kolaylığı sağlamak ve labirent gibi bir yapı içerisinde kaybolmadan öyküleri takip edebilmesine imkan sağlamak içindi. Bütün bunların yanı sıra her kareye sıra numarası, köşelere takip edilebilecek yönleri işaret eden ok’lar ve kareler arasına kalın, siyah labirent duvarları koymaya karar verdim. Ayrıca öykünün ilk karesine nasıl okunması gerektiğini anlatan bir kaç satırlık esprili bir açıklama yazısı da koyacaktım.

Bu kurallara sadık kalarak ve hazırladığım şablonları kullanarak iki ayrı eskiz hazırladım. Sevinçten adeta havalara uçuyordum, uzun zamandır kafamda olan, gerçekleştirilmesi zor bir fikri somut hale getirebilmenin sevinciydi bu. Nihayet başarmıştım. Labirent formundaki bu öykülere ‘Kendi esprini kendin bul’ başlığını koydum. Artık sıra bu eskizleri yaklaşık 6-7 yıl önce kapısından çıktığım ve bu süre içerisinde hiç adım atmadığım Gırgır’a giderek Oğuz Abi’ye göstermeye gelmişti. Karikatürden ayrı kaldığım bunca yıldan sonra hem ne durumda olduğumu tartmak hem de Oğuz Abi’yi görmek istiyordum.

İçim içime sığmıyordu. Yıllarca kafamda taşıdığım, son iki aydır da masa başında çabalayarak gerçekleştirdiğim ‘müthiş’ buluşumu nihayet Oğuz Abi’ye gösterebilecektim. Ne söyleyeceğini çok merak ediyordum. Labirent eskizlerinin yanı sıra sekiz-on tane de espri bularak Gırgır’a gittim. Bir süre sohbet ettikten sonra “Bir şeyler getirdin mi, ver bakalım” demesi üzerine önce karikatür esprilerini uzattım. Başka bir yazıda bu karşılaşmayı daha detaylı anlattığım gibi, karikatürlerimi dikkatle inceledikten sonra, esprilerimin gelişmeye devam ettiğini ama çizgimin o yıllarda kaldığını ve artık bu çizginin olamayacağını söyledi. Getirdiğim esprilerin hemen hepsini aldı, bir tanesini de çizmem için bana verdi.

Sıra ‘Kendi esprini kendin bul’ başlığı altında hazırladığım labirent çizgi öykülerine gelmişti. Nefesimi tutarak rulo halindeki eskizleri uzattım “Şunlara da bir bakar mısınız?” dedim. Alıp hızla yan masadaki öbeğin üzerine koydu; “Şimdi bakamam, birazdan çıkmam lazım” dedi, aceleye gelmesini istemiyordum “Peki” dedim. Ertesi hafta yeni esprilerle tekrar gittim. Odasına girer girmez gözlerim faltaşı gibi açıldı, eskizlerimin Oğuz Abi’nin arkasındaki büyük panoya üst üste iliştirilmiş olduğunu gördüm. Yine diğer esprilerime baktı, alacağını aldı fakat panodaki eskizlerim hakkında hiç bir şey söylemiyordu. Her iş bittikten sonra “Bunlar için ne diyorsunuz?” dedim. Eskizleri panodan indirdi, uzun uzun bakarak düşündü. “Makina mühendisliği mi okumuştun sen?!” dedi. İnşaat olduğunu söyledim. Tekrar düşündü. “Haftaya gel konuşalım, çocuklarla görüşmem lazım” dedi. Sevinçle odasından çıktım, bu projemin önemli bir iş, önemli bir buluş olduğunu anladığını düşünüyordum. Ertesi haftayı zor getirdim. Yeni bazı esprilerle birlikte adeta uça uça tekrar dergiye gittim. Bu arada gelişmeye devam etmiş dediği esprilerim, ikinci ve üçüncü sayfalarda bazıları kafa iş olmak üzere artık ustalaşan eski arkadaşlarım tarafından çiziliyordu. Oğuz Abi ile haftalık alış verişimizi yaptıktan sonra heyecanla eskizlerim hakkında bir şey söylesin diye bekledim. Yine hiç bir şey söylemedi, eskizler de ortada görünmüyordu. Bu gerilime daha fazla dayanamayıp eskizlerim hakkında ne düşündüğünü sordum.

“Otur şöyle!” diyerek masasının önündeki sandalyeyi gösterdi. Bu her zaman olan bir şey değildi, içimden “Oo! durum çok ciddi” diyerek yavaşça oturdum. İyice gerilmiştim ne söyleyeceğini çok merak ediyordum. Nefesimi tutarak ağzından çıkacak sözleri bekledim. “Çocuklarla konuştuk” diyerek devam etti “Borges’in böyle hikayeleri varmış.” Bu ismi ilk defa duyuyordum, sonradan araştırdığıma göre meğerse o da bu tarz farklı sonlarla biten öyküler yazmış. Şaşırmıştım, Oğuz Abi, Borges’in yazıyla yaptıklarından farklı olarak çizgi öykülerime kattığım ‘Labirent bulmaca’ formundaki görsel buluşumu da görmezden gelerek adeta benim bu yazardan esinlendiğimi ima ediyor gibiydi. Devam etti “Onları” dedi “Orhan’a verdik, o bir şeyler yapacak.” Orhan Alev’den söz ediyordu, eskizlerimin de neden ortada olmadığı anlaşılmıştı. Hiç bir şey söylemedim. Yaklaşık on beş yaşında ilk defa karşısına çıktığım Oğuz Abi’ye zaten karşı bir şey söylemek bizim için pek kolay değildi. Bu Oğuz Abi’yi son görüşüm oldu.

Kararan akşamın alaca karanlığında morgun olduğu yokuştan Gülhane’ye doğru inerken bir yandan da düşünüyordum. Bu öyküleri özellikle bir labirent içerisine yerleştirmenin güçlüklerini çok iyi biliyordum. Yukarıda hangi zorluklardan geçerek gerçekleştirildiğini özellikle detaylandırarak vurguladığım bu iş, maalesef öyle göründüğü kadar kolay değildi. Bu labirent öyküleri hayata geçirmenin bütün zorluklarını aylarca bizzat yaşayarak görmüştüm. Gülümseyerek “Onu benden başka kimse yapamaz!” diye mırıldandım. Gırgır defterini böylece tamamen kapatmıştım. Bu arada askere gidene kadar, “Acaba Orhan Abi ne yaptı?” diye merakla dergiyi alıp heyecanla sayfalarını karıştırmaktan da kendimi alamıyordum.

Sonunda askerlik bitmiş, geri dönüp gelmiştim. Şartlar beni, o sıralar yeni kurulan Hıbır Dergisi’ne alıp getirmiş, çalışanı olarak bir masaya oturtmuştu. Labirent projesini Oğuz Abi’ye gösterdikten bu yana yaklaşık iki yıl geçmişti. Bu süre içerisinde takip edebildiğim kadarıyla Gırgır’da herhangi bir şey yapılamamıştı. Aklımdan aynı projeyi bu sefer de Hıbır’a önermek geçiyordu ama eskizlerim elimde değildi ve yeniden oturup eskiz hazırlamak, aynı sıkıntılara yeniden katlanmak zor geliyordu açıkçası. Aslında amacım bir kerecik olsun bu fikrin benim imzamla yayınlanması ve hiç değilse bu şekilde benim adıma bir nevi tescil olmasıydı. O sırada çok ilginç bir şey oldu, ‘Kader ağlarını örüyor’ derler ya, aynı onun gibi, Orhan Abi Hıbır’a transfer oldu. Yanımdaki boş masayı verdiler, oturup çalışmaya başladı. Bu duruma hem çok şaşırmış, hem de çok sevinmiştim. Düğüm çözülmek üzereydi, fırsat kollamaya başladım.

Bir süre sonra bir sohbet sırasında, yaklaşık iki yıl önce Oğuz Abi’nin kendisine verdiği eskizlerime ne olduğunu sordum. “Ya, onları Oğuz Abi o zaman bana verdi ama, biz onları yapamadık ki!” dedi. Gülümseyerek “Tahmin etmiştim” dedim. “Onlar evde bir yerde duruyor, bulup getireyim sana” diyerek devam etti. Sevinçten havalara uçacaktım. Ertesi hafta sevgili Orhan Abi, birinin köşesindeki kurumuş çamur lekesiyle iki eskizimi de getirerek bana iade etti. O gün yağmurlu bir günde Oğuz Abi’ye götürürken elimden düşerek bir köşesi çamura bulanan ve onca emek az daha heba olacaktı diye çok endişelendiğim eskizlerim nihayet bana geri dönmüştü. Bir iki hafta sonra o eskizlerden biri ‘Kendi esprini kendin bul’ başlığı altında Hıbır’da benim imzamla ve çizgimle yayınlandı. Böylece nihayet emelime kavuşmuş, bunca sene sonra çabalarım ve emeklerim hedefine ulaşmıştı. Bir kere yayınlanması benim için şimdilik yeterliydi, zaten dergide hem yer sıkıntısı vardı, hem de benim böyle bir işi sürekli yapabilecek gücüm ve enerjim henüz yoktu. Sürekli yapabilecek duruma gelebilmem için bir kaç sene daha geçmesi gerekiyordu.

Hıbır kapanmış, devamı niteliğindeki Hbr Maymun dergisinin de son günleriydi. Dergi tiraj sıkıntısı yaşıyordu ve dolayısıyla ekonomik sıkıntılar da baş göstermeye başlamıştı. Çalışanların bir çoğu ek işlerle ayakta kalmaya çalışıyordu. Labirent’i ortaya çıkararak üzerinde tekrar çalışmanın zamanı geldi diye düşündüm ve projeyi o sıralar oldukça popüler olan haftalık Tempo dergisine önermeye karar verdim. Artık nasıl yapılması gerektiğini gayet iyi biliyordum. Hiç zorlanmadan bu derginin ölçülerine göre iki tam sayfaya yayılacak şekilde, yayınlanmaya hazır bir örnek hazırladım. Ekolin mürekkeplerle de renklendirdikten sonra dergi yönetimine sunduğum bu önerim, değerlendirildikten kısa bir süre sonra dergide yapılan küçük bir duyurunun ardından yayınlanmaya başladı. Adı da artık olması gerektiği gibi ‘Labirent’ olmuştu. Yayınlanmaya başlamadan önceki görüşmemizde Tempo’nun Yayın yönetmeni Levent Evkuran, okurların dergi sayfalarını durup okumadan hızla çevirdiğinden dem vurarak, “Okuyucuların senin bu sayfalarında takılarak oyalanmalarını ümit ediyoruz” diyerek köşemden ne beklendiğini açıkça ifade etmişti. Labirent öyküler, bu dergide bir buçuk yılı aşkın bir süre her hafta yayınlandığına göre sanırım bu amaca da hizmet etmiş olmalı. Pek de zorlanmadan her hafta düzenli olarak yapabildiğim öyküler, bu süre sonunda patlayan ekonomik kriz dolayısıyla yayın organlarının küçülmeye giderek telifle çalışan bütün işleri yayından kaldırması üzerine son buldu.

Artık iyice kendime güvenim gelmişti. Kendi buluşum olan ve dünyada örneğinin olmadığına inandığım Labirent çizgi öykülerini ilk tasarladığımdan bu yana yaklaşık on beş sene sonra hiç zorlanmadan rahatça üretebilir hale ulaşmıştım. Sonunda başardığım ve sıra dışı olduğunu düşündüğüm bu işten büyük zevk alıyor ve yaptıklarımın ilgiyle karşılandığına inanıyordum. Çeşitli vesilelerle okuyuculardan aldığım tepkiler ve bana ulaşan geri dönüşler de bu düşüncemi doğrular nitelikteydi. Bir arkadaşımın “Böyle bir buluşla insan emekli olur” deyişini de hiç unutmuyorum. Her ne kadar buralarda işler bu şekilde cereyan etmiyor ve kolay kolay bu sonuçlara ulaşılamıyorsa da, keyifle çalışmaya devam ediyordum.

Bir ara nereden estiyse bir üniversitenin sanat ve tasarım fakültesinde yüksek lisans yapmaya kalkıştım. Labirent çizgi öykülerine öylesine güveniyordum ki, mülakata ‘Labirent’i anlattığım bir dosya ile katıldım. Şimdi sayısını tam hatırlayamadığım, üç ya da dört kişiden oluşan mülakat jürisi dosyamı incelerken bir yandan da kendilerine Labirent’in özelliklerini açıklayıcı bilgiler veriyordum. Bir ara “Bu tamamen benim buluşumdur, dünyada başka örneği yok” dedim. Heyetteki hocalardan biri gergin bir tonda “Nasıl böyle bir şey söyleyebilirsiniz?!” dedi. Ben de “Bildiğim kadarıyla yok, siz biliyorsanız söyleyin, buradaki gibi farklı sonlarla biten bazı yazılı örnekleri var ama görsel olarak labirent bulmaca formu içerisinde yapmak tamamen benim buluşum” dedim. Bunun üzerine aynı hoca asabileşerek “Biraz mütevazı olmak lazım!” dedi. Devam ettim; “Biz” dedim “Böyle bir şey yaptığımız zaman burada, yerelde sıkışıp kalıyoruz. Benim şu yaptığımı Belçikalılar, Fransızlar ya da Japonlar yapsaydı şimdiye kadar dünyayı iki kere dolaşırdı, biz de ‘Vay be adamlar neler yapıyorlar diye yere göğe koyamazdık.” Kısa bir sessizlik oldu. Yavaş yavaş bu mülakattan umudumu kesmeye başlamıştım. Diğer hocalardan bir hanım devreye girdi; “Hakan bey, bizim öğrencilerimiz lisanstan mezun oldukları zaman kafaları biraz karışıktır, biz onları yüksek lisansa alarak bu karışıklığı gidermeye, her şeyi yerli yerine oturtmaya çalışırız. Biz size ne verebiliriz?” dedi. Ben artık iyice umudumu kesmiş ve sıkılmaya başlamıştım. Ağzımdan bir çırpıda “Belki ben size bir şeyler verebilirim” sözcükleri dökülüverdi. Yine bir sessizlik ve “Buyurun, çıkabilirsiniz” dediler. Dışarı çıkarken ‘Her şeyi berbat ettik!’ diye düşündüm kendi kendime.

Birkaç gün sonra istemsiz ve umutsuz bir şekilde ilan edilen sonuçlara bakmaya gittim. Duvardaki camlı panoya bakarken gözlerime inanamadım, adım, yaklaşık 120 kişi kadar adayın katıldığı mülakatı kazanan 10 kişi arasındaydı. Tekrar tekrar baktım, inanamıyordum. Labirent öykülerime güvenmekle ne kadar haklı olduğum bir kez daha ortaya çıkmıştı. Çok sevinmiş ve bir o kadar da gururlanmıştım. O zamanlar mülakattan geçtikten sonra yüksek lisansa başlayabilmek için peşi sıra İngilizce sınavını da geçmek gerekiyordu. Maalesef ‘proficiency’ düzeyindeki bu sınavı geçmeyi bir türlü başaramadığım için bir süre sonra kazanmış olduğum yüksek lisans hakkımı kaybettim. İtiraf etmeliyim ki bu süreç benim için çok enteresan bir deneyim yaşamama sebep olmuştu. Daha sonraları duyduğuma göre bu üniversitede önce İngilizce sınavı yapıp ondan sonra geçenleri mülakata almaya başlamışlar. Doğru olan da buydu aslında.

Tempo dergisinde çizme olanağım ortadan kalktıktan sonra ekonomik krizin etkileri birkaç yıl daha devam etti. Bu arada Hbr Maymun dergisi de yayın hayatına çoktan son vermişti. Sağa sola savrulmakla geçen bu döneme, Hobor, Yırtık Krampon, Kırmızı Alarm gibi çeşitli mizah dergileri çıkarma girişimleri sığıştı. Ama maalesef hiçbiri ayakta kalmayı başaramadı. Bu sürecin sonunda artık elimde yayınlanmış örnekleri de olan Labirent’i, bu sefer Cumhuriyet Gazetesi’ne önermiş ve önerim kabul edilerek Cumhuriyet’in hafta sonu ilavesi olan Pazar Dergi’de yayınlamaya başlamıştı. Başka bir yazıda yine detaylarıyla anlattığım bu süreç böylece iş hayatımda on yılı aşan yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Her hafta yarım gazete sayfası büyüklüğünde yayınlanan Labirent’i artık bilgisayarla renklendirmeye başlamıştım. Yarım gazete sayfası, Tempo dergisinin iki tam sayfasından biraz daha küçük olduğu için kare sayısı mecburen azalmıştı. Bu yüzden öyküleri dört değil de üç ayrı finalle bitirmeye başladım. Böylece öyküler birbirine karışmadan daha rahat okunur hale gelmişti.

Labirent öykülerim yayınlanmaya başlayalı bir kaç ay olmuştu ki, ansızın Oğuz Abi’nin vefat ettiği haberi duyuldu. Çok üzülmüştüm. O gece içimde, kuvvetli bir şekilde, bir yazı yazarak Oğuz Abi’ye veda etme arzusu doğdu. “Güle güle Oğuz Abi!” başlıklı bir yazı yazdım. Suluboya ile bir de Oğuz Aral portre karikatürü çizdim. Karikatürde bir sürü çocuk ona doğru koşarak üstüne başına tırmanıyor ve üzerinden aşarak koşmaya devam ediyorlardı. Bu yazıyı ve çizimi ertesi gün Pazar Dergi editörü Berat Günçıkan’a götürdüm. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra yazı ve çizimin o hafta hazırlanmakta olan sayıda kullanılmasını istedi.

Oğuz Abi, karşısına aldığı çocuk yaşlardaki gençlere yıllarca bıkmadan, usanmadan bütün bildiklerini öğretmeye, karikatürcülüğü bir meslek olanak sevdirmeye çalıştı. Gırgır dergisi ile okuyucuları arasından birçok yazar ve çizer çıkararak onları değerli bir uğraş sahibi yaptı. Yeri geldi bir baba, bir abi gibi onların sorunlarıyla ilgilendi. Ve artık devran döndü, o devir geçti, o dergi kapandı, alan aldı satan sattı. Bazıları çok müthiş şeyler yaptı, bazıları çok kazandı, bazıları Oğuz Abi’nin araladığı bu kapıdan koşarak geçti. Bazıları geçemedi, bazıları bakmakla yetindi o kapıdan, öylece dondu kaldı bazıları. Kimine göre Oğuz Aral, geride kendisini de geçen büyük ustalar bıraktı. Nitekim kendisi dahi Ergün Gündüz’e imzaladığı Avanak Avni albümüne “Benden bile iyi çizen….” ifadelerini kondurmuştu. Kimine göre ise bir sürü hırslı açıkgöz bıraktı geride. Ve hepsinden öte, gerçek olan bir şey varsa o da, geride muazzam bir çizgi hazinesi, bir büyük anlayış ve bir ekol bıraktığıydı. Ama kim ne derse desin Oğuz Abi, günahıyla sevabıyla bizim ustamız, Hakkı Devrim’in TV programında kendi ifade ettiği gibi ‘Akıldane’mizdi.

Yazıyı ve Oğuz Aral portre karikatürünü Pazar Dergi’ye teslim ettikten sonra ekin yayınlanacağı pazar gününü beklemeye başladım. Doğal olarak yazımın ve çizimimin hangi sayfada yayınlanacağını bilmiyordum. Pazar günü gazeteyi alıp Pazar Dergi’de yazımın yayınlandığı sayfayı bulduğumda öylece bakakaldım. O hafta Pazar Dergi’nin görsel yönetmeni benim bütün işlerimi aynı sayfada toplamaya karar vermişti. Gördüğüm manzara karşısında bir anda gözlerim doldu, sayfanın üstünde kocaman ‘Güle güle Oğuz Abi’ yazıyordu ve alttaki yarım sayfada ise benim imzamla yayınlanmış Labirent köşesi vardı.

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube and Vimeo Embeds
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı