Metin Fidan’dan bir öykü: Çeşitli engeller


    Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla, bir kafeteryanın kaldırıma bakan iskemlelerinde oturmuş kahve içiyor, dertleşiyorduk. Aslında iyi niyetli ve çok zekî olan, ama bazen garip davranışlarda bulunan bir insandı bu arkadaş. Kendisine, bazı tükenmez kalemlerin neden çabuk tükendiğinden bahsediyordum. Daha alır almaz, o akşam tükenenleri bile vardı! “Dolmakalem mi kullanmalıyım sence?” diye sordum. 

   “Artık sanatçılık taslayıp, boşuna kalem taşıma!” dedi. “Geçti o devirler. Telefonuna sesli not al. Çok istiyorsan ama, kurşun kalem taşı!” 

   O sırada masamıza doğru, tekerlekli sandalyede birisi yaklaştı. Arkasında sandalyeyi iteleyen yakını: “Müsaade eder misiniz? İçeriye geçeceğiz,” dedi. 

   Arkadaşım, neredeyse yüzlerine bile bakmadı: “Öteden geçsenize,” dedi, “Burası koridor değil ki. Giriş kapısı orada. Oradan geçiliyor!” 

   Herhalde artık kendisi hakkında neden “garip davranışları var” dediğim anlaşılmıştır. Dobra dobra konuşan, lafını hiç bir yerde sakınmayan birisiydi. Tabii bu, toplumda çok harika bir özellik olarak kabul edilmez. Yan masadakiler, daha ötedekiler, herkes bize bakıyordu. Öfkeyle mırıldananlar vardı. Hattâ beyaz saçlı, yaşlıca bir adam, “Engelli bir vatandaşa açıkça saygısızlık etti,” gibisinden birşeyler söylendi.

   Bizimki ise, yürü git moruk, dercesine elini havaya salladı, sohbetimize devam etti: “Dediğim gibi, kurşun kalem kullan bari! Yanında bir de ufak kalemtraş taşı. Bir ortamda kalemini, ansızın cebinden çıkaracağın bir kalemtraşla açtığında, belki karşındaki güzel kadınları da etkileyebilirsin! Ne bileyim, bu tür ilginç özellikler iyidir bazen. Charlie Chaplin bir filminde, kaşığıyla, ceketinin cebinde taşıdığı tuzdan alıyordu, yemeğine koymak için.” 

   Her zaman buna benzer tuhaf konuşmaları ve düşünceleri olan birisiydi. Birdenbire insanların yüzüne haykırdığı bu farklı fikirleri yüzünden de pek sevilmezdi elbet. Bir internet sitesindeki ortamda tanışmıştım kendisiyle. İnternette erkekler kendilerine güzel bir eş filan bulurken, ben böyle kızıl sakallı, acayip bir herif bulmuştum. Kendisi, o sitede de tutunamamış, yöneticilerle kavga etmiş ve sepetlenmişti. 

   Sinema ve Dizi sohbetleri, Video Sıkıştırma Teknikleri gibi teknojik konuların yanında, amatör çevirmenler tarafından yabancı filmlere hazırlanan Türkçe altyazıların bulunduğu bir internet sitesiydi. Bu sitenin bir sayfasında, kovulmasına sebep olan şu tartışmayı başlatmıştı: 

   “Altyazı çevirmenleri neden, altyazının başlangıcında ‘İyi seyirler dilerim’ diyor? Böyle bir şapşallık olur mu! Bunun amacı nedir? Yoksa, nasıl olsa bedavaya çeviri hazırladığını düşünerek, o altyazıda herşeyi söyleyebileceğini mi sanıyor!? Altyazının başında, kıçında, hazırlayan kişi olarak zaten adın veya lakabın var. İstersen sonuna, e-posta adresini, hattâ telefonunu, iş ve ev adresini yazma serbestliğine sahipsin! Ee, beklentin nedir daha? Filmin yönetmeni, filminin başında “Hoşgeldiniz” filan demiyor. Oyuncular veya senarist de böyle birşey demiyor! Yapımcı, ağzını açıp birşey söylemiyor. Ulen, filmin orjinal Dvd’sinin altyazısını hazırlayan şirket çevirmeni bile “İyi seyirler” diye birşey zırvalamıyor. Peki sen ne maksatla, böyle bir dilekte buluyorsun arkadaş? Oturmuşum, heyecanlı bir şekilde filmin başlamasını bekliyorum. İşte, jenerik akıyor, bir göktaşı dünyaya yaklaşıyor meselâ. Veya birisi, yavaşça bir binanın merdivenlerini çıkıyor. O gizemli sahnenin tam ortasında, “İyi seyirler dilerim” diye, özel bir dilek cümlesi beliriyor. Bütün konsantrasyonum o anda gidiyor! Ortada bir göktaşı veya bir katil bulunmadığını, bunun aslında bir film olduğunu hatırlıyorum. Düğündeki ev sahibi gibi kapıda durup, içeri girenlere “hoşgeldiniz” türünden şeyler söylenmez ki. İyi akşamlar’ı, İyi günler’i kullanıyoruz ve seviyoruz. Fakat “İyi seyirler,” hayatımda gördüğüm en aptalca dilek cümlesi! Anlayamıyorum bunu yapmalarını.” 

   Onlar da onu anlamamıştı. Bütün internet forumu ayağa kalktı! Özellikle birçok çevirmen, ne özverilerle o altyazıları hazırladıklarını, günlerce uykusuz kaldıklarını, bu iş için en ufak bir ücret talep etmediklerini söyleyerek, bu terbiyesizliğe şiddetle karşı çıktılar. Bir-iki üye, “Evet, ‘iyi seyirler’ tuhaf bir şey aslında” gibisinden mesajlar yazsa da, işgüzar bir yönetici fırsatı kaçırmadı: “Hastalıklı düşüncelerinizi kendinize saklarsınız artık!” diyerek, kırmızı sakallı arkadaşımı siteden kovdu. 

   Nazikçe ben de onu eleştirmiştim. Ama kızamamıştım açıkçası. Çünkü sadece böyle garip tespitlerde bulunmuş olması bile, zihinsel bir elektrik yaratması açısından faydalı sayılabilirdi. 

   Bu elektriği saçan insanlara karşı belki bir yakınlık duyup, bir sıcaklık hissedebilirsiniz. Ama yanyana oturmak zordur onlarla. Her an aşırı birşey yapıp sizi utandıracağını düşünürsünüz. Az önce mırıldanarak söylenen beyaz saçlı adam, yanımıza yaklaştı. Eyvah dedim, tartışma çıkacak. Ama ihtiyar adam gayet kibardı: 

   Arkadaşıma doğru eğildi, “Genç dostum,” dedi, “Görüyorum ki bacağınız kolunuz sağlam. Ama herkesin değil. Engelli insanlara biraz daha saygılı yaklaşınız.” 

   Arkadaşım ona baktı: “Hayır,” dedi. “Vücudu normal olan birisine ne kadar saygı duyuyorsam, o engelli dediğiniz kişilere de o kadarını duyarım. Fazlası yok! Bu bol keseden saygı nereden geliyor!?”

   İhtiyar afallamıştı. Birşeycik demeden yürüdü gitti. 

   Sonra bana baktı kırmızı sakal: “Herhalde neden böyle söylediğimi, niçin kaba davrandığımı merak ediyorsundur? Az önceki düşüncelerimde sonuna dek haklıyım! Ama itiraf etmeliyim, uzaydan inerek kafamın içine düşmedi bu düşünceler. On yıl kadar önce yaşadığım bir olaydan sonra bu şekilde düşünmeye başladım. Bak, anlatayım hemen: 

   “Parasız kalmıştım. Kendi mesleğimi yapamıyordum. Bir süreliğine, her yerde şubeleri bulunan büyük restoranların birinde çalışmaya başladım. Fecii yorucuydu ama en azından kaldığım yerin kirasını ödüyordum. Çalışanlara yıldız filan verilen, insanların ‘Ayın elemanı’ seçilip fotoğraflarının duvarlara asıldığı şu tuhaf işyerlerinden biriydi. Genelde alt kattaki mutfaktaydık biz. Aşağıda benimle beraber (lafının burasında yüzüme baktı arkadaşım ve güldü) tam senin tipinde! yani sana çok benzeyen Trabzonlu bir çocuk, bir Bulgar göçmeni kız, bir de nereli olduğunu bilmediğim, bir bacağı olmayan, koltuk değneğiyle yürüyen bir çocuk vardı. Benimli aynı yaşlardaki bu kişi, sonradan işe alınmıştı. 

   Sonradan gelmişti ama herkesi kendine çok sevdirmişti! Tabii, ne mal olduğunu herkeslerden saklamıştı. En azından ben çabuk anlamıştım. Şimdi, bu adam engelli görüldüğü için, insanların ondan fazla bir beklentisi olmuyordu. Yalan yok, ben öyle düşünmüyordum halbuki. Benim beklentim herkes için aynı miktardaydı! Ama etrafındakiler ona farklı davranıyordu; ne bileyim, mesela servis bölgesine on tane mi salata kâsesi hazırlayıp götürülmesi gerekiyor? Onun sadece beş tane götürmesini kimse yadırgamıyordu. Veya soğuk hava deposundan iki kutu yerine sadece bir kutu süt çıkarıyordu, fakat kimse tembellik yapıyor diye laf etmiyordu. 

   Asıl tuhaf olan ise, meğerse bunlar, bu açıkgözün ortama ısınma süreciymiş! Gün geçtikçe açılmaya, coşmaya başladı. Bir tepsi dolusu salatayı yukarıya çıkarıyor, dolaptan koli koli etleri taşıyıp tezgaha diziyor. Bir de etrafındakilere laflar atıyor, şirinlikler ve espriler yapıyor ki sorma! Sanki hepsi kırk yıllık arkadaşı. Zeki biri olduğunu sanmıyorum. Sadece açıkgöz ve pişkin! Herkesin özel durumlarını kurnazca aklında bir köşeye not edip, zamanı geldiğinde o konudaki esprisini yapıştırıyor. Yukarıda çalışan bir kasiyer kız, kasasını kimseye teslim edemediği için sigara molasına çıkamadığından yakınmıştı örneğin. Bu da duymuştu uzaktan. Ertesi gün kızı gördüğünde, “Birazdan molaya çıkacağım. Sigaranı ver istersen, senin yerine gidip içeyim onu! Hem sen de kanser olmamış olursun,” deyip, yaptı esprisini. Etrafındakiler de kahkahayı patlattı niyeyse. Bence komik bile değildi. 

   Onu, o abartılı garip neşesiyle, oradan oraya ceylan gibi sekerken görünce sinir oluyordum! Koltuk değneğini, vücudunun bir organı gibi, her işte büyük bir ustalıkla kullanırken, sanki, “Bak, bende fazladan bu var, sende o da yok, tembel!” dercesine bakıyordu suratıma. Ayrıca, birisine birşey diyeceği zaman, o insanı değneğiyle omuzundan dürtmek gibi çirkin bir huyu vardı. 

   Bir gün onu, soğuk hava deposunda, kolilerin arkasında, Trabzon’lu çocuğa: “Çok hoşlanıyorum bu kızdan. Hastasıyım!” derken duydum. Yalnızca bu kadar değil. Bir engelliye, pardon, bir iş arkadaşına yakışmayacak başka sözler de çıkıyordu ağzından: “İlik gibi hatun. Bal gibi dudakları var,” diyordu. Buzhanede bu şehvetli sözleri sarfederken, ağzından sıcak buharlar yükseliyordu havaya. Göçmen kızdan, Zehra’dan bahsettiklerini anlamıştım. Deliye dönmüştüm. Ben de tutkundum o kıza, çok hoşlanıyordum. Fakat sonuçta benim bir malım değildi. Daha arkadaşlık teklifi bile yapmamıştım. O yüzden birşey diyemedim engelli çocuğa. Yanından geçerken, bir et kolisini lap diye kucağıma bıraktı bu. “Şunu götürsene içeri!” dedi, “Ben süt alıp gelicem.” 

   Sen, beni kaba saba birisi sanıyorsun belki, Metin. Bir de onu tanısaydın. Ruhunda bir ayının tekiydi! Sakinliğimi korumaya çalıştım. Birkaç gün sonra, onu uzun uzun, ısrarla bir noktaya doğru bakarken yakaladım. Neye bakıyor bu diye kafamı çevirdim: Yukarıda, lobide çalışan bir kız, peçete, pipet filan almak için aşağıya inmişti; dolabın alt çekmecelerine eğilmiş, malzemeleri çıkarıyordu. Adi herif, gözlerini basbayağı dikmiş, kızın arkasına bakıyordu. Suçüstü yakalayıp cezasını vermek için, hışımla yanına yürüdüm. O sırada kız doğruldu, bunun yanına geldi: “Müdür seni çağırıyor,” dedi. Değneğiyle ikişer üçer sıçrayarak, otuz basamaklı merdivenden bir anda yukarıya çıktı bu! 

   On dakika sonra döndüğünde, havasından geçilmiyordu. Geçen ay aldığı ikinci yıldızın yanına üçüncüsünü de eklemiş, nihayet alt katın şefi olmuştu. Bu uyduruk ünvanla, Zehra’nın yanına daha sık ve daha rahat sokulmaya başladı. Artık kızla aynı masada yemek yiyor, salak esprilerini yapıyordu. Beyaz tenli bu göçmen güzeli, herhalde ona fazla yüz vermez, engeli yüzünden olmasa bile şeytanlığını farkederek bir süre sonra başından defeder diyordum. Fakat o da pek mutluydu. Şakalarına karşılık veriyor, hiç rahatsız gözükmüyordu. Sevdiğim kız elden gidiyordu! Herşeyi göze alıp, soğuk hava deposunda yakaladım herifi: 

   “Bu kız hakkında niyetin ciddi mi? Çünkü, seviyorum ben onu.”

   Suratıma baktı. Senin acaba sevilecek ne özelliğin var der gibi, sırıttı. Birşey demeden, dolabın kalın lastikli kapısını açarak dışarıya çıktı. Ne yapacak bu manyak diye peşinden yürüdüm. Göçmen kızın yanına gitti, karşısında durdu. Değneğini kaldırıp, ucuyla beni gösterdi: 

   “Bu hıyar seni seviyormuş. Bana da aranızdan çekilmek düşer öyleyse. Mutluluklar,” dedi, yanımızdan ayrıldı. 

   Kızla karşıya karşıya kaldım. Bana öfkeyle baktı, yüzünü ekşitti. “Ay, ne sevmesi yaa,” dedi, değnek sesinin peşinden koşturdu… 

   Artık düşmanım olarak bellemiştim bu çocuğu. O da beni kafaya takmıştı. Orada çalışmayı bile istemiyordum. Ama ihtiyacım vardı bu işe. Bir gün, şef olarak bana yine saçmasapan işler yaptırırken, karşımda durdu. Marulların dış yapraklarını fazla koparttığımı söyledi. 

   “Kirli, çamurlu o kısımlar,” dedim. 

   “Yıkayabilirsin. Hemen koparıp çöpe mi atmamız lazım? Bir kasa marul kaça mal oluyor bu restorana, biliyor musun? O yaprakları alıp, marula geri yapıştır lütfen.” 

   Şefliğini kullanarak bana eziyet çektiriyordu, eğleniyordu güya kendince. 

   “Manyak mısın sen be?” dedim. Önüme döndüm. Koltuk değneğiyle koltuk altımdan dürttü: “Şefinin yüzüne bak konuşurken,” dedi. İki üç tane marul yaprağı aldım elime, buna doğru fırlattım.

   Yeşil yapraklar bunun göğsüne çarpınca, bu acayip sarsıldı!? Sendeledi. Elinden koltuk değneği düştü! Tek ayağıyla olduğu yerde sekerek, iki kolunu havaya açtı: 

   “Vur hadi, vur. Pislik! Vur,” diyordu. 

   Birkaç kişinin sesleri duyup aşağıya inmesini bekleyerek, o tuhaf pozisyonda kaldı:

   “Vur, cesaretin varsa!? Sana sadece işini nasıl yapman gerektiğini gösteriyordum. Niçin vuramıyorsun, aptal.”

   Yaradana sığınıp bir tane tokat patlattım… 

   İkimizi birden dinlemediler bile. Sadece onun sözüne bakarak çıkışımı verdiler. Yalvardım, bu işe ihtiyacım olduğunu söyledim. İyi niyetli bir vardiya müdürü, Haldun bey: “En az iki engelli eleman çalıştırma yükümlülüğümüz var,” dedi, “Onu işten çıkartamayız. Ama sen de kalmak istiyorsan, konuş kendisiyle. Özür dilersen, o da affederse, kalırsın belki.” 

   Belki hepsi kötü bir şakadır diye düşünerek, yanına gidip özür diledim. 

   “Sen ekip çalışmasını beceremeyen, ayrıca marullara saygı göstermeyen birisin,” dedi, “Seninle aynı ortamda asla çalışamam. O yüzden tabiy ki affetmiyorum.” 

   Sonraları, birikmiş paramı almak için restorana gidip gelirken, baktım göçmen kız yok ortalıkta. Trabzonlu çocuğa sordum, Zehra’yı terk ettiğini söyledi, yakında da vardiya müdürü olacakmış. Lobinin bir köşesinde, kasiyer kızla gülüşüp oynaşırken gördüm. Adi herif, benim sevdiğimi de mundar etmişti.” 

   Arkadaşım, yüzüme baktı: “Anlatabiliyor muyum? Herif, pisliğin tekiydi. Kötü birisiydi yani. Söylemeye çalıştığım şey bu. Engelli olmak, kötü bir kişi olmaya engel değil. O yüzden engelli bir vatandaşa, normal birisi olarak yaklaşırım. Engeli mengeli beni hiç ilgilendirmez. Belediye otobüsüne binmesi için bir rampa gerekliyse, bir dilekçenin altına imzamı atarım elbet. Ama fazladan bir yardımım olmaz. İnsanlara, sadece insan gibi davranmak yeterli bence. Engelli, yaşlı veya kadın gibi, özel davranış kalıplarına gerek yok!” 

   Oturduğumuz kafeden kalkıp yürüyeceğimiz sırada, kağıt mendil satan kör bir yaşlı kadın yanaştı yanımıza. Yarı satıcı, yarı dilenci kılıklı kadın, “Bir mendil alın Allah rızası için,” deyip duruyordu. Tamam, dedim! Şimdi buna çatacak bizimkisi.

   Öyle olmadı. Elini cüzdanına attı, “Kaç para?” diye sordu.

   “Gönlünüzden ne koparsa,” dedi kadın.

   Bizim arkadaş, ellerini öfkeyle havaya kaldırdı: 

   “En çok da bunu sevmiyorum. Sana ne yahu benim gönlümden! Neyin ne kadar kopacağını bırak. Fiyatını söyle sen. Kaç para?”

   “Gönlünüzden ne koparsa,” dedi kadın gene.

   Bizimki delirmişti: “Bir lira dersen vericem, yirmi lira dersen de vericem! Yalvarıyorum sattığın şeyin fiyatını söyle kadın.”

   Kadın gene bir rakam vermedi. Ceketimize yapıştı, “Gönlünüzden ne koparsa” diyerek bizi iskeleye kadar takip etti. Arkadaşım çıldırmak üzereyken orada ben devreye girdim, beş lira verip kadını uzaklaştırdım.

Öykü, Metin Fidan’ın Kara Karga Yayınları’ndan çıkan “Jüpiter Kaç Lira?” kitabından alınmıştır.

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı