Metin Fidan yazıyor: Kavurma hezeyanı


   Karnınız aç ise, bu öyküyü okumamanızı, gidip kitaptaki başka bir öyküyü okumanızı, sonra tok olarak gelip burayı okumanızı tavsiye ediyorum. Uğraşamam şimdi git gel diyorsanız, buyrun öyleyse:

   Çünkü bazı şeyleri ballandıra ballandıra anlatacağım. Canınız çeker ve rahatsız olabilirsiniz. Televizyonda magazin programlarında ünlü türkücüler vardır hani, kameraya sırıtarak, ağızlarına kocaman dürümü, kebabı sokarlar; veya popçular kokoreçleri ve pastaları, futbolcular baklavaları yutarlar. O anda ekranın karşısında aç mı var, tok mu var, hiçbirisi bunu hesap etmez! Bu yüzden, aynı davranışı sergilemek istemiyorum. En azından kibarca bir uyarayım diyerek insanlık görevimi yaptım! Şimdi ne diyeceksem başlayabilirim artık. 

   Bu olay bekarlık günlerimde yaşandı. Mesleğimde profesyonelliğe henüz adım atmış, yeni yeni kendi paramı kazanmaya başlamıştım. Tabii bu para anca ev kirasına yetiyordu, az birşey de yemek parası kalıyordu bana. En azından, kiraların ucuz olduğu bir mahalleye taşınmıştım. Evime ne bir kadın, ne de erkek arkadaş pek uğramadığı için de, mahallece sevilmiş, çok efendi genç bir sanatçı olarak görülmüştüm!  

   Anlatacağım tuhaf olayın geçtiği günlerde, Kurban Bayramı günleri yaşanıyordu. Çok varlıklı insanların oturduğu bir mahalle sayılmazdı, ama gene de dini inançları güçlü olan bazı komşular, koyun, hattâ inek kesmişlerdi. Etraf hem çiğ, canlı et, hem de nar gibi kızarmış pişmiş et kokuyordu! Canım fecii et çekmişti doğal olarak. İlk gün böyle geçti.

   Bayramın ikinci günü, kapım çalındı. 

   On-oniki yaşlarında bir kız çocuğu, elindeki tepside duran kanlı eti bana uzattı. Kurban eti olduğunu, babasının yolladığını söyledi.

   Güzel, büyükçe bir inek etiydi, arkadaşlar! İnekten, koyundan veya danadan anlamam, fakat bacak boyuna bakarak inektir herhalde diye düşünmüştüm. Hindi veya tavşan olsa da farketmeyecekti, bu akşam yağına ekmeğimi banarak bir güzel yiyecektim onu! 

   Teşekkür ettim, eti alarak içeri götürdüm. 

   Demek ki mahallenin en fakirlerinden birisi bendim? Çünkü binlerce lira verilerek satın alınmış bir inek veya dana, öyle parçalanarak herkese dağıtılmazdı. En muhtaç ve fakir kişilere verilmesi makbuldu. Et getiren o kızı, mahallede başkasına tepsi götürürken görmedim daha sonra. Herneyse, fakirliğimden gocunmam ben sevgili okurlar! Bu fakir ve efendi biri olma ünvanım sayesinde, birazdan oturup tıka basa et yiyecektim. 

   Ancak, ufak bir sorunla karşılaştım. Muftaktaki küçük masanın üstünde duran ete bakarken, bu sorunu nasıl aşacağımı düşünüyordum: 

   Ailemden ve kardeşlerimden ayrıldıktan sonra, hiç kırmızı et alıp pişirmemiştim. Tek yapabildiğim, ayda bir iki defa, şu ucuz hazır tavuklardan alıp, tost makinesinde ısıtmaktı. Uzun lafın kısası, önümde duran bu kanlı, kemikli, pembe çiğ et nasıl pişirilirdi, bilmiyordum. 

   Canım da öyle bir kavurma çekiyordu ki! Ete bakarak yutkundum, dudaklarımı yaladım. Daha fazla sevap işlemek istiyorlarsa şunu pişirip getirselerdi ya. 

   Annem ve teyzem, bayramda kurban kesen komşular bize bol bol et getirdiğinde, mükemmel kavurma yaparlardı. Tek bir parça sinir ve yağ bulunmazdı içinde, onları ayıklarlardı. Kavurma öyle güzel pişer, öyle müthiş bir kıvama gelirdi ki, kadayıf gibi tel tel olurdu et! Akşamları yanında ayran veya turşu ile, sabahları ise çayla beraber, ekmek arasına bastıra bastıra yerdik. O helva gibi yumuşacık, sevgilinin saçı gibi birbirinden tel tel ayrılan etler, dilinizin damağınızın her köşesine lezzet sinyalleri gönderir, insan hazdan, etle beraber aynı anda erir. Yumuşaklığı ve o delirtici tadı sebebiyle doyduğunu da anlamayıp, sürekli ağzına küçük etler tıkıştırıp, şişene kadar yersin! 

   Bu eski görüntüler hayalimden geçince artık dayanamadım, hemen kurban etinden bir parça kestim, onu da küçük parçalara ayırıp ufak bir tencereye attım! 

   Gelen kurban etinin hepsini doğramamıştım. Çünkü çok büyük bir parçaydı, neredeyse bir ineğin komple sağ veya sol bacağıydı. Kapıda ilk gördüğümde bir an korkmuştum bile. Bu kadar büyük bir eti niçin bana veriyorlar ki acaba diye düşünmüştüm. Yaklaşık üçte birini doğrayarak tencereye attım, üzerine su koydum, tüpün altını açıp kaynatmaya başladım. 

   Özel ve değişik birşey yapmamıştım. Ne tuz ya da yağ koydum, ne birşeyini sıyırdım veya kemiğini ayıkladım. Yalnızca -elimi kesmemeye dikkat ederek- hızla eğri büğrü parçalara bölüp tencerenin içine yuvarladım. Bu kadarı yeterlidir diye düşünmüştüm. Ateşi ve suyu kaynatmayı bulan ilk insanlar da binlerce yıldır böyle pişirmiyorlar mıydı eti? Özel bir baharat veya sos ekleyecek, ya da değişik bir pişirme yöntemi deneyecek durumda değildim. Bir an önce kavurma yemek istiyordum!

   En fazla bir saat kadar sonra mükemmel bir sofra beni bekliyordu. Kendimi öyle şartlandırmış ve coşturmuştum ki, hiç üşenmeden eşofmanlarımı çıkardım, pantolonumu giydim. Bu mükemmel kavurmanın yanında, dünkü bayat ekmek çok ayıp olacaktı çünkü. Fırına koşup, iki tane taze ekmek kaparak geldim. 

   Döndüğümde tencereye baktım. Daha pişmemişti. Sabırsız veya açgözlü biri olabilirdim, fakat salağın teki de değildim. Taze kurban etiydi bu, öyle iki dakikada pişmediğini elbet duymuştum. Masama gidip oturdum, ama aklım kavurmada olduğu için çalışamadım. Televizyonda bayanlar tenis maçı vardı, oturup ona baktım. Bir o tarafa, bir bu tarafa giden top, beni biraz oyaladı, kadınlar da ilginçler ve güzellerdi, ama gene de kendimi tam veremedim. Kıpır kıpırdım. Kalktım, giriş katındaki dairemin önüne çıktım. 

   Çok çirkin, biçimsiz bir ayakkabılığım vardı sevgili okurlar. Beş tane iğrenç tahtadan oluşuyordu ve üst rafı sallanıyordu. Hep yapmayı hayal ediyordum. Onu tamir etmeye karar vermem harika bir seçimdi. Böylelikle, evin içinde ağır ağır malzemeleri bulmak filan derken, neredeyse kırk dakika kadar vakit geçti. Ter içinde çekici yere bırakıp, hemen mutfağa koştum. 

   Artık biraz sinirlenmiştim. Tamam, bir büyücünün değneğiyle dokunması gibi, etlerin bir anda mükemmel bir kavurma haline dönüşmesini beklemiyordum, ama şu ana kadar birazcık pişmiş olmalıydı bence. Et, hiç yumuşamamıştı! Çatalı saplayamıyordum bile. Kızın getirdiği tepsideki et neyse, hâlâ oydu, sadece pembe rengi biraz kaybolmuştu. 

   Prensipleri ve mantığı olan güçlü bir insan gibi davranıp, pes etmedim, moralimi kaybetmedim. Sonuçta etti işte, ayakkabılık tahtası değildi ya. Ateşim de vardı cayır cayır. Elbet eşşek gibi pişecekti! 

   Demek ki, daha çok taze bir etti; ait olduğu hayvan bugün bile kesilmiş olabilirdi. Tenceredeki su azalmıştı, su ekledim, ateşi biraz daha açtım. Hem, daha iyi! Böylece akşama doğru pişmiş olurdu. Ben de çay ve bisküvi atıştırılan o sinir bozucu akşam üzeri öğününde değil, acele etmeyip insan gibi, güzel bir akşam yemeği olarak yerdim. 

   Bu moralle tekrar kanapeye uzandım. Tenis maçı hâlâ sürüyordu. Çekişmeli geçen bir müsabakaydı, dördüncü sete kadar gelmişti oyuncular. Fakat tenis maçlarına özgü o sessizlik ortamı hoşuma gitmiyordu bu sefer. Çünkü bu boşluk ve sessiz bekleyişte aklıma hemen kavurma geliyordu. Kadın sporcuların da kısa etekleri altından görünen çıplak etleri vardı. Onlar taze midir, yoksa kart mıdır diye düşündüm. Aklımı etle bozmuştum. Uyumayı denedim biraz. Aman! diyerek gözlerimi açtım; su taşardı, tencerenin sapı yanardı, et pişirmeyi bilmediğimden herşey olabilirdi. 

   Kalktım, ayakkabılığın yanına gittim. Güzelce üç çivi çakmıştım, fakat arka köşeye dördüncü çiviyi çakamamıştım. Raf tahtası bu yüzden gene sallanıyordu. Dar bir alan olduğundan, çiviyi o noktaya çakmak için güzel pozisyon alamıyordum. Açlıktan çekici elime vurmaktan da korkuyordum. 

   Yamuk yumuk da olsa, bir çiviyi ucundan azıcık tahtaya saplayabildim. Tenis maçını biraz daha seyrettim, bir romanın yırtık kapağını selobantla dikkatlice ve sağlamca yapıştırdım. Yatağımın çarşafını gerdim, bakkala gidip ayran ve küçük poşette hazır kek aldım. Böyle böyle derken, yarısı mantıklı, yarısı abuk-subuk işlerle oyalanarak bir saati daha geçirmeyi başardım! 

   Büyük umutlarla mutfağa, yani tencereye gittiğimde ise, etin gene pişmediğini gördüm ve yıkıldım. Mutsuzluktan ya da açlıktan başım dönmüştü, ayakta duramıyordum. 

   Pişmek bir yana dursun, daha sertleşmişti sanki meret! Gene de umudumu tamamen kaybetmemeye çalıştım. Belki de bu etin cinsi başkaydı. Üç saat hiç yumuşamayıp, son dakikada birdenbire pişen tuhaf etlerden olabilirdi. İçeriye dönüp, tamire ihtiyacı olan başka kitap var mı diyerek rafları karıştırdım. Tenis maçının beşinci setine baktım. Telefonla patronumu arayıp, müsaait olduğu bir gün ve saatte zam görüşmesi yapmak istediğimi söyledim. Başka ne halt edeceğimi bilemediğimden, bu sonuncusuna çok hızlı karar vermiştim! 

   Gerçi fena olmamıştı. Patronumun, dergiciliğin ne kadar zor durumda olduğunu, şu anda aldığımız parayı bile zor kazandığımızı, bu günlerin de tehlikede olduğunu, gene de ileride düşüneceğini, dışarıdan ek bir iş çıkarsa bana haber vereceğini anlatması yarım saat sürdü. Yarım saat de tenis maçına baktım, ve bir saat sonra, kesin pişmiştir artık diyerek yalancı bir neşeyle mutfağa koştum. (Aslında sabırsızlıktan her onbeş dakikada gidip bakıyordum, ama öykümüz sıkıcı olmasın diye en heyecanlı kısımları aktarıyorum size!) 

   Patronumun çok acıklı ve uykumu getiren sözlerine mantıklı bir karşılık veremeyip, eski maaşımı tekrar kabullendikten sonra, mutfağa gidip tencerenin kapağını kaldırdığımda, etin neredeyse bir saat öncekiyle haliyle aynı olduğunu gördüm. Yok, bunun pişeceği filan yoktu. Artık umut da vermiyordu. 

   On dakika sonra tüpüm de bitti! O günlerde mutfaklarımızda doğalgaz yoktu, yemek pişirmek için tüpçüden tüpgaz satın alarak kullanıyorduk, genç arkadaşlar. İşte bu kurban eti, hem benimle dalga geçer gibi üç saat boyunca pişmemiş, hem de daha geçen gün doldurduğum yepyeni, güzelim tüpümü bitirmişti. 

   Herşeye rağmen, gözüm kavurmadan başka birşey görmüyordu. Çok şartlamıştım kendimi. Ama mantıklı karar verecek bir durumda değildim. “Başka birşey mi yesem acaba?” diye üç saniye yoğunlaşamadım bile. Bir an beynime konan bu düşünceyi, sinek kovalar gibi uzaklaştırdım. Ben, kavurma yiyecektim! 

   Giyinip dışarıya çıktım. Etin, doğramadığım büyük parçasını yanıma almıştım. Ne yaptığıma açıkçası çok da emin değildim. Olayların bundan sonrası size saçma gelebilir. Ama bana gelmiyordu. Doğru bir fikir gibi görünüyordu! Uysal, sevecen ve açıklayıcı konuşursam, daha da mantıklı görünecekti ve eminim karşısına çıkacağım insanlar anlayış göstereceklerdi. Tanıdık bir çocuğa adresi sordum, parmağıyla ileriyi işaret etti. İki sokak yukarıdaki sokağa sapıp, sonuncu katı kaçak olduğu çok belli olan, üç katlı bir evin zilini çaldım. 

   Kapıyı, hastaymış, canı yanıyormuş gibi yüzü ekşiyen, nemrut suratlı bir kadın açtı. Yanında, bana eti getiren küçük kız vardı. İkisi de, elimdeki, ufak bir plastik leğene koyduğum ete bakıyorlardı.

   “Aa, bize mi?” dedi kadın. “Al kızım. Allah kabul etsin kardeş!” 

   Kız almadan çektim eti: 

   “Yok… size değil. Ama, zaten sizin etiniz. Ben…”

   Rahat konuşacağımı sanıyordum. Belki kavurma açlığından, belki yaptığımın tuhaflığının farkına vardığımdan, kelimeler birbirine dolanmıştı. Ne kadar mantıksız da olsa, inatla, zar zor:

   “Verdiğiniz bu et pişmiyor, başka yumuşak etiniz var mı?” diyebildim. 

   O sırada, ne olduğuna bakmak için kadının kocası çıktı kapıya. Adamın sağ elinin dört parmağı birden, üzerine biraz kan sızmış beyaz sargı beziyle sarılıydı.

   Kadın, kocasına dönerek:

   “Senin kestiğin kurbanı beğenmemiş, geri getirmiş,” dedi.

   Adam, bu ilginç cümleyi hiç duymamış gibi, yüzüme farklı bir amaçla bakarak:

   “Bu, şey yaa?” dedi, “Aşağı sokaktaki karikatürcü. Merhaba! Yaa, kurban bayramındayız işte. Size şimdi iyi konu felan çıkar, değil mi? Heh heh!” 

   Ne dediğini anlamıyordum. Tanıdık geliyordu söylediği şeyler, bir yerlerde, başkalarından da duymuş gibiydim. Ancak aklım ve benliğim tek bir şeye yoğunlaştığından, yalnızca şu et meselesinin halledilmesini arzuluyordum.

   Nemrut suratlı kadın, durumu basitçe tekrar özetleyerek bana yardımcı oldu:

   “Bırak şindi karkütürü felan herif. Diyo ki bu: Bu eti beğenmedim ben. Başka yok mudur diyo!?” 

   Aslında öyle komik bir şekilde söylemiyordum elbette, ama müdahale etmedim sevgili okurlar. Mizahta, garip bir samimiyet vardır. Varsın dalga geçsindi kadın, sonuçta yüreğimdeki gerçeği aktarıyordu. 

   Az önce gayet neşeli davranan, eli sargılı kocası ise, içine cinler girmiş gibi birdenbire yüzünü astı, gözleri soğuk ve anlamsız bakmaya başladı:

   “Olur muymuş öyle şey? İkramdır bu yav! Hem, gayet de güzel bir parçasını verdik etin.”

   Artık ne diyeceğimi fazla düşünemiyordum. İlk aklıma geleni yumurtladım:

   “Bence de güzel et. Kocaman, dolgun. Ama pişmiyor! Bunu alsanız, ineğin daha kolay pişen yumuşak bir tarafından verseniz bana?” 

   “Olmaz öyle,” dedi adam. Karısı, onu kolundan çekiştiriyor, bana da düşmanmışım, iğrenç bir yaratıkmışım gibi bakıyordu: “Verilen et, geri alınmaz. Zaten dağıttık çoğunu fakirlere, iki üç kilosunu da kendimize ayırdık.” 

   Can havliyle birdenbire dilim çözüldü. Kalbimden gelen cümlelerin akışına bıraktım kendimi: 

   “Bakın, beni yanlış anlamayın. Şu an, nasıl desem, kavurma hezeyanı yaşadığım için, söylediklerim size boş ve aptalca, hatta saldırganca gelebilir. Fakat inanın çok samimiyim! Bana da bir parçasından gönderdiğiniz kurban kesiminizi takdir ediyor ve Allah kabul etsin diyorum! Size son diyeceğim şey şudur: Bu kocaman eti alsanız da, bana, evde varsa tabii, pişmiş bir tabak kavurma verseniz? Sonuçta kilo olarak gene siz kârlı çıkacaksınız!” 

   “Tööbee,” dedi adam, kadını ve kızı içeriye çekerek, kapıyı kapattı. 

   Bence kesinlikle bu işten kârlı çıkacaklardı. Neredeyse iki kilo eti alıp, alt tarafı ikiyüz elli gram kavurma vereceklerdi. Neden böyle mantıksızca davranmışlardı, anlamıyordum. 

   Kendime kızarak, bir yandan da çok haklı bularak, karmaşık duygularla eve geldiğimde, koridorda dolanıyor, başka ne yapabilirim diye düşünüyordum. Elimdeki inatçı çiğ ete baktım. Hem bir düşman, hem de bir sevgili gibiydi. 

   Battı balık yan gider diye düşündüm. Hiç oturmadan, elimde etle tekrar dışarıya çıktım… Bence gene de akıllıca hareket ediyordum. Örneğin, bir gören çıkarsa ayıp olabilir diyerek, mahalledeki kasaplara uğramadım. Aşağıya, ana caddeye indim. Yapmaya karar verdiğim şey için orada bir kasap dükkanı buldum… 

   Yalnız, burası da niyeyse, pek sakin değildi. Elindeki büyük poşete tıka basa kanlı etler doldurmuş birisi sırada bekliyor, gariban kılıklı başka bir vatandaş ise kasapla tartışıyordu: 

   “Ama insaf, az söylemedin mi? 20 lira değil mi bunun kilosu normalde? Sana soruyorum, çünkü biz çok et yemediğimiz ve satın almadığımız için bilmem.”

   “Nasıl bilmezsin? Senin gibi fakirlerden çok et yiyen mi var be! Dolmuştur dolabın bu bayramda gene.”

   “Sağolsun komşular. Doldu dolmasına da, o et bize gelmez. Onları saatlerce pişirecek tüpgaza param yetmez benim! Etten çok, çocuğun tekine okul çantası, ötekine ayakkabı alacak para lazım bana. Birazını tavada kavurup kahvaltıda yedik işte, geriye kalan hepsini sana getirdim. Hadi, insafsızlık etme, beş lira daha ver bari.” 

   “Yok, vallahi veremem. Ne idüğü belirsiz etlerle doldu sabahtan beri dolabım! Senin getirdiğin bu eti daha ayıklayacağım ben. Yarısı kemik ve sakatat bunun. Kıymaya çekerim belki, ne yapalım. Sen benimle bu beleş etin pazarlığını yapıyor, üç-beş lira fazla almaya bakıyorsun, ama ben bir de bunun vicdani ağırlığını taşıyorum! Kurban eti satmak günahtır, biliyorsun.”

   “Sen satmıyorsun ki, ben satıyorum.”

   “Ben de alıyorum ya, aynı şey.”

   Adam, daha fazla ısrar etmedi, parasını kasabın elinden aldı, sayarak dükkandan çıktı. Sıradaki ihtiyar adam ise hiçbir pazarlığa kalkışmadı. Otomatik robot gibi, elindekini kasaba uzattı. Kasap, poşeti şöyle bir aralayarak adamın etlerine baktı. Sonra ona da parasını verdi. 

   Sıra bana gelmişti. Benim durumum farklıydı. Nasıl diyeceğimi düşünüyordum. Ben de şu an fakir sayılırdım, ancak okul çantası almak zorunda olduğum bir çocuğum yoktu. Ben sadece kavurma yemek istiyordum. İnsanın fikri neyse zikri de odur demişler. Ağzımdan aynen bu laf çıktı: 

   “Ben kavurma yemek istiyorum,” dedim. “Acaba, bu çok zor pişen eti alarak, daha yumuşak, çabucak pişen bir et verebilir misiniz bana!?” 

   Adam, daha önce böyle tuhaf bir takas teklifiyle karşılaşmamış olmalıydı. Şaşırdı, ama çabuk toparlandı.

   “Bir bakayım ete,” dedi. 

   Gazete kağıdını kaldırıp inatçı eti gösterdim. Kasap, yüzünü buruşturdu.

   “Kusura bakma, alamam. Bozulmaya başlamış bu et. Baksana, morarmış.”

   Etlerden pek anlamadığım için, kasapla tartışacak gücü bulamıyordum kendimde. Oraya getir, buraya götür derken, sıcak havada bozmuştuk eti demek ki! Yine de şansımı zorladım ben:

   “Tamamen bozulmamıştır belki. Al, hepsi senin olsun. Bana karşılığında yüz gram kavurmalık birşey ver, yeter.”

   “Veremem, kusura bakma,” dedi, açıkgöz ve inatçı herif. Tıka basa dolmuş olan buzluğunu gösterdi, artık daha fazla kurban eti alamayacağını söyledi. 

   Kös kös çıktım dışarıya. 

   Biraz utanıyordum açıkçası, insanlarla böyle et pazarlığı yaptığım için. Aslında cebimde para vardı; inada bindirir, tezgahın üzerine pat diye cüzdanımı koyar, “Al, bütün param işte! Ver ordan en mükemmel kavurmalık etten yarım kilo!” diyebilirdim. Fakat amacım bu değildi. Amacım, beleş gelen kurban etini, midem için faydalı bir şeye dönüştürmüş olmaktı. 

   Kısacası, elimde etle kalakalmıştım sevgili okurlar. Üzüleceğimi düşünürken, neşem yerine geldi. Galiba kavurma hezeyanım geçmek üzereydi. Hayat etsiz de güzeldi hem! Belki daha fazla morarmadan onu evde dolaba koyar, yeni bir tüpgaz alınca tekrar pişirmeyi denerdim. 

   Buna da gerek kalmadı. Yolun ilerisinde, mahallenin delisini gördüm. Deli miydi aslında, bilmiyorum elbet. Kendi halindeki, kendi dünyasındaki şu ilginç tiplerdendi. Elindeki kibrit kutusu kadar küçücük kağıtlara sürekli notlar alan genç bir adamdı. Etrafındaki herşeyi, lamba direklerini, arabaların tamponlarını, ağaçların yapraklarını, üzerlerine eğilerek inceliyor, elindeki minik kağıda notlar alıyordu. Bir keresinde, yakından bakmıştım: Kalemi hiç yazmıyordu, bozuktu. Not filan alamıyordu yani. Ya da sadece zihnine birşeyler not ediyordu. 

   Yanına yaklaştım, elimdeki poşeti uzattım.

   “Buyur, et,” dedim. “Belki akşama pişirip yersin. Yalnız, çabuk pişir, ya da bir dolaba koy, bozulabilir.”

   “Allah razı olsun ağbi!” dedi. Çok sevinmişti. Birşey değil deyip gidiyordum, kolumdan tuttu: 

   “Bizde karşılıksız birşey olmaz!” deyip, ceplerini karıştırdı. ‘Biz’ dedikleri kimlerdi, bilmiyorum. “Gerek yok,” dedim, fakat kolumu bırakmıyordu. 

   Nihayet, cebinden bir tane sağlam ceviz, bir tane de tek bacağı ve pelerini olmayan, küçük bir Süperman oyuncağı çıkardı. 

   “Allah kabul etsin, ağbi!” dedi.

   “Allah kabul etsin,” dedim. Hem güzel bir sevap işlemiş, hem de inatçı etten kurtulmuştum. Elimde bir tane ceviz ve bir tane plastik süpermenle eve yürüdüm.

  Öykü, Metin Fidan’ın Kara Karga Yayınları’ndan çıkan “Jüpiter Kaç Lira?” kitabından alınmıştır.

Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı