Metin Fidan yazdı: Sigara, şeker ve yürüyüş

Beş şeker daha tatlıdır. Altı şeker biraz daha tatlı, böyle gider bu. Bir şeyin sonsuza kadar tatlılaşacağını sanacak kadar cahil bir insandım henüz.


   Eski komşum ve adaşım Metin’in anısına 

   Eski mahallemdeki komşum Metin’i erken yaşta kaybettik sayılır. Tabii bu erken yaş olayı kişiye göre değişir. Kimisi sadece 30 sene yaşar, ama o otuz senede büyük üretimler gerçekleştirir, şarkılar besteler, romanlar yazar, büyük aşklar yaşar, dünyayı gezer, iç dünyasını keşfeder, hidayete erer. Kimisi ise 90 yaşına merdiven dayar, fakat ne kendine, ne çevresine bir hayrı dokunmuştur, üstelik hâlâ beyinsizin tekidir. O yüzden, birisinin arkasından konuşurken, genç yaşta kaybettik şeklindeki duygusal lafları dikkatli kullanmak lazım. İnsan, kaldırımda dikili bir sokak lambası veya bir mutfak masası değildir; onun insanlığa ve topluma sağladığı faydayı, dünyada geçirdiği yıllar ile ölçemiyoruz. 

   Metin, çok sigara içerdi. Yanında çay da içerdi. Çaya da çok şeker atardı! Onun bu şeker dolduruşunu ilk gördüğümde şaka ediyor, bana komiklik yapıyor sanmıştım. Sehpanın üzerindeki şekerlikten parmaklarıyla tek tek tutup alarak (bir yandan da laflıyorduk, bardağına ağır ağır şeker koyuşu neredeyse yirmi dakika sürdü) önündeki su bardağını, yarısına kadar kesmeşeker ile doldurmuştu. 

   Açıkçası sayın okurlar, şaşırdım ama, öyle çok da acayip gelmedi bu bana. Çünkü o yaşlarda şekerin aşırısının zararlı birşey olduğunu bilmiyordum, hattâ duymuş olsam bile inanmıyordum. Ben de çayı şekerli içiyor ve tatlıyı çok seviyordum. Ne olabilir ki diyordum, dört şeker tatlıdır işte. Beş şeker daha tatlıdır. Altı şeker biraz daha tatlı, böyle gider bu. Bir şeyin sonsuza kadar tatlılaşacağını sanacak kadar cahil bir insandım henüz. 

   Herneyse, Metin bu konuda hepimizi ezer geçerdi dediğim gibi. Günde yirmibeş bardak çayı bu şekilde içiyordu. Mutfağın ortasındaki masada, damacana gibi kocaman bir kavanozda tepeleme kesmeşeker vardı. Annesi Halise hanım teyze, artık küçük, kibar, kristal şekerliklerle uğraşamadığından böyle depoluyordu şekeri. 

   Metin’in çayına çok şeker attığı, kaşıkla karıştırırken de anlaşılıyordu. Onu gözlemliyordum uzaktan: Bardağı bir anda şeker balçığıyla dolunca, ilk başta kaşığı döndürmesi zor oluyordu! Hidrolik direksiyonu olmayan eski kamyonların şöförleri gibi, kaşığı çevirirken fazladan güç sarfediyordu. Yüzünden anlıyordum. Sonra şeker eridikçe işi kolaylaşıyordu. 

   Çayın yanında sürekli sigara tüttürüyordu elbet. Metin, sebze yemeği de sevmezdi. Evlendiği karısı, çok çalışkan ve becerikli bir kadındı. Onlara misafirliğe gittiğimizde çeşit çeşit, harika yemekler yapıyordu. Fakat sebzeden hiç hoşlanmıyordu Metin. Her zaman et veya köfte istiyordu. Sigara ve şeker de derken, bu kadar sağlıksız beslenen bir adamın ellili yaşlarına varması bile büyük şans sayılırdı. 

   Hızlı ve tempolu, neşeli bir konuşması olan komşumun, bu sağlıksız yaşamda şimdilik ayakta kalmasını sağlayan bir özelliği vardı: Hızlı konuştuğu gibi, aynı zamanda hızlı yürüyordu! Daha önemlisi, uzun mesafeleri çok hızlı yürüyebiliyordu. 

   Gençliğinden beri aynı patronun yanında ezcacı kalfalığı yapan Metin, yıllardır her gün eczaneden mahalleye kadar üşenmeden yürüyor, öğle yemeklerini evinde yiyordu. 

   Mahallede kimileri, onun dışarıda yemek yemeye asla para ödemeyecek eli sıkı birisi olduğunu düşünüyordu. Ben öyle sanmıyordum. Bence kesinlikle yürümeyi de seviyordu. Ayrıca karısı, her gün o kadar yolu tepmesine sebep olan çok lezzetli ve taptaze yemekler hazırlıyordu. Bazen de “Yanına niçin sefer tası almıyorsun?” diye soranlar çıkıyordu. Cevabı hazırdı: “Sıcak ve taze seviyorum. Eczanede bir köşede ısıtarak, ilaç kokularının arasında yemek istemiyorum.” 

   Metin’in hızı öyle böyle değildi. Müthiş bir yürüyüş hızına sahipti. Birazdan anlatacağım bir olayla bunu daha iyi göreceksiniz. Şu anda Metin’den konuşuyoruz, araya girip kendimden bahsetmem belki yakışık almaz, ama konumuzla ilgili olduğundan söylemek istiyorum: Ben de yürümeyi, üstelik hızlı yürümeyi çok severim, sayın okurlar! Herhalde bu sebeple Metin’e ayrı bir sempati duyuyordum. Hızlı yürüyüş ve uzun mesafe yürüyüşü konusunda oldukça iddialıydım. Aklıma bazen Metin ile Kadıköy iskelesine kadar yarışmak bile geliyordu; hiç kısmet olmadı böyle bir fantezi! Yalnız açıkçası, her gün aç karnına, yemek yemek için eve yürüyemezdim doğrusu. O ayrı bir tutku ve beceri. Metin’in yürüme hızıyla ilgili anlatılan olaylardan biri şudur: 

   Eczacı kalfası Metin, yalnızca dükkanda tezgahta durmuyor, mesai saatleri dışında iğne yaparak bir ek gelir de sağlıyor. Mahallemizde ve komşu mahallelerde birçok ateşli hastanın kıçına, ilaçlı iğneyi o saplamıştır. Bir gün gene Metin’i iğneye çağırıyorlar. Daha telefonu kapattıklarında Metin odaya giriyor! Hastaya, pijamasını sıyırmasını söylüyor. Sonra odadan dışarıya çıkıyor. Hasta farketmiyor bile. Herhalde kolonya sürecek diye bekliyor. Metin, mutfaktaki hasta yakınına, ilacın yanlış olduğunu söylüyor. Evden dışarıya çıkıyor, hızla bir nöbetçi eczaneye yürüyor. Mahalleye geri dönüyor, odaya, kıçı hâlâ açıkta duran hastanın yanına giriyor, iğneyi hemen hazırlıyor ve yapıyor. Hasta, “Bitti mi?” diye soruyor, “Ay ne çabuk.”

   Küçük malzeme çantasını kolunun altına kıstırarak yıllarca evinden işe, işinden eve yürüyen Metin’in başına bir gün tatsız bir olay geldi. Zaten gıcık bir adam olan yaşlı patronu, son bir gıcıklık yaptı ve “herşeyden sıkıldığını, Avrupa’ya gezmeye gideceğini” söyleyerek dükkanı birdenbire kapattı! 

   Çalışkan bir adam olan komşum, açıkta kalmadı, çok geçmeden başka bir eczanede kalfalık işi buldu. Yalnız, bu eczane Göztepe’deydi. 

   Yıllarca aynı mahallede, Koşuyolu’nda beraber oturduğumuz adaşım, pes etmedi. İlk üç dört gün, öğle yemekleri için eskiden olduğu şekilde, taa Göztepe’den eve yürüdü! 

   Fakat kan ter içinde kalıyordu ve çok yoruluyordu. Karısı da bu işe üzüldü. Yeni patronu ise hiç memnun değildi. Çünkü Metin, rekor bir hızla, 35 dakikada eve yürüse bile, gidiş geliş artı yemek yeme süresi olarak toplamda 75 dakika yapardı bu. Yani kendisine tanınan bir saatlik öğlen molası hakkını onbeş dakika aşıyordu. Patronu bu sebeple somurtuyordu. Öte yandan, üç çeşit yemeği beş dakika gibi bir sürede mideye indirmeye çalışmak, Metin’de kabızlık ve mide ekşimesi gibi çeşitli sorunlara yol açtı.  

   Bir yerden alan Allah bir yerden veriyor. Komşumun başına bu kez güzel bir olay geldi! Arada bir evlerine oturmaya da gelen, galiba uzaktan akrabaları olan, Kıymet hanım isimli yaşlı bir kadın, Metin’in karısından durumu öğreniyor. “Bana gelsin öğlen yemeklerine!” diyor, “Oğlum gibi severim onu. Kimseciklerim yok zaten, en azından öğlen vakitlerinde bana arkadaşlık eder, oturup beraber yeriz.” 

   Metin, arkadaş canlısı bir insandı. Öyle, şunun yanında utanırım, bundan çekinirim gibisinden dertleri yoktu. Zaten kadın uzaktan akrabaları sayılırdı. “Tamam Kıymet teyze,” dedi. 

   Kıymet hanım, Koşuyolu ile Göztepe arasındaki mesafenin hemen hemen tam ortasındaki bir noktada, Kızıltoprak mahallesinde oturuyordu. Böylece Metin’in, öğlenleri eczaneden çıkarak yaşlı kadının evine yürümesi ve işine geri dönmesi, otuzbeş dakikasını aldı. Onbeş dakika rahat rahat, sindirerek yemeğini yedi. On dakika da işe başlamadan evvel çayla sigara vakti kaldı kendisine. 

   Herşey şimdilik güzel gidiyordu. Kadın da güzel yemek pişiriyordu doğrusu, üstelik sıcacık, tam Metin’in istediği gibi!  Haftada bir iki kere karısı da yaşlı kadının evine ziyarette bulunuyor, bu iyiliği için (ona belli etmeden) bazı ev işlerinde yardımcı oluyor, hattâ kocasına hazırladığı yemeklerde kullanabilsin için, köyden geldi diyerek mercimek, nohut gibi erzaklar götürüyordu yanında. 

   Yaşlı kadın, ilk başlarda hiçbir karşılık beklemedi. Bu sofra kurma işini yalnızca sohbet ve arkadaşlık için yapıyor gibiydi. Sadece, yemek sırasında bazen çok soru soruyordu. “Şuram ağrıyor, nedir sence?”,  “Bu bacağımda bir zonklama var, ne ilacı kullanayım?” deyip duruyordu. Eczacı kalfası komşum da, önce boğazındaki lokmayı yutuyor, sonra birşeyler uyduruyordu. “Hastaneye git, teyze,” diyordu, “böyle ezbere ilaç almak olmaz.” Fakat kadının hastaneye gitmek gibi bir planı yoktu. Böyle böyle, iki ay kadar bir zaman geçti. 

   Kadın, önce kolay bulunan, ucuz bazı ilaçlar istedi. Metin bunda hiçbir kötülük görmedi; hattâ kendisi fazladan, numune olarak verilen veya paketlerden artan zararsız haplardan, öksürük şuruplarından getirdi. Dört beş kere de iğne yaptı yaşlı kadına. Ayrıca defalarca, neredeyse her öğle yemeğinde tansiyon aletiyle tansiyonunu ölçtü. 

   Fakat yaşlı kadın işi abarttı. Kalp ilacı, mide ilacı gibi şeyler istedi. Kadının gönlü olsun diye, onun anlamayacağı uyduruk, zararsız haplar getirdi Metin. Ama açıkgöz moruk anladı ve ısrar etti. Çok pahalı bir romatizma ilacından istedi. Bu ilaç pahalı olması bir yana, kolay da bulunmuyordu her yerde. Metin, çorbasının dibini kaşıklayıp yuttuktan sonra, “Getiremem teyze öyle birşey,” deyince, kadın masada basbayağı somurtmaya başladı. 

   Eczacı kalfası Metin, bu öğle yemeklerini bırakmak istemiyordu. Yemekler açıkçası, karısının yaptığı kadar, belki daha da güzeldiler; üstelik yakın mesafede olduklarından daha taze ve sıcaktılar! 

   Yaşlı kadını kandırmaya çalıştı, bundan vereyim, şu ilaçtan getireyim diyerek uzak akrabasını oyaladı. Moruk, bir süre inanmış gibi göründü, üç gün sonra yeni ilaçlar istedi. Metin, “Vallahi getiremem” deyince de iyice suratını astı. Nihayet bir öğlen, “Aa, geldin mi!? Yemek yapamadım valla,” deyip, tavaya iki tane yumurta kırdı. Kendisi de içerki odaya televizyon seyretmeye geçti. 

   Karısı, “Gitme artık istersen, bırak!” dedi Metin’e, “Ya kötü niyetli, ya da bunamış bir kadın o.” Zaten tam da bu günlerde, bütün bu sorunların üzerini örten başka bir tuhaf mesele ortaya çıktı: 

   Metin’e o sene içindeki üçüncü ayakkabıyı satın aldılar. Sadece yaşlı akrabalarının evine değil, eczaneden kendi evine de yürüyordu çünkü! “Hızlı yürürken rahatlıyorum yolda, dolmuşta ise sıkılıyorum,” diyordu. Ama çok çabuk ayakkabı eskitmeye başlamıştı. Yürüyüşü de biraz tuhaftı açıkçası. Kısa adımlarla ve ayaklarını asfalta, kaldırıma biraz sürterek yürüyordu ki bir ayakkabı için en fena şeydi bu. 

   Nedense spor ayakkabı giymeyi de istemiyordu. Gerekçesi tuhaftı komşumun: “Yumuşak lastik onlar. Spor ayakkabıları hiç ses çıkarmıyorlar! Yere basınca takur tukur eğlenceli sesler çıksın istiyorum ben.” 

   Sevgili Metin’in emekliliği yaklaşmıştı. Neredeyse çocukluğundan beri aynı işte sigortalı olarak çalışan eczacı kalfası komşum, erken emekli olacaktı. Kadıköy’de çarşıdan karısıyla beraber, altı sert ve sağlam, güzel bir ayakkabı satın aldılar. Metin, açıkgöz ihtiyarın yanında inadına (çünkü iki aylık, belki daha fazla yetecek erzak taşımışlardı kendisine) birkaç hafta daha kaldı, kadının somurtmalarını hiç ciddiye almadı, hattâ ocağa geçip kendisi birşeyler pişirdi. Kadın, dayanamayıp, “Yarın gelme, yokum evde!” dedi. “Tamam teyze, gelmem,” dedi Metin. 

   Bir iki ay sonra da emekli oldu. Artık sabahları erken çıkıp, küçük bir motorlu araç gibi patır patır süratle yürüyerek gideceği bir işi yoktu. Gene de mümkün olduğunca, keyfine yürüyüşler yapıyordu. Birden üzerini giyinip dışarıya fırlıyor, ben bir yürüyüp gelicem diyordu. Karısı da evde işlerimi görürüm, komşuları çaya çağırırım diye plan yapıyordu. 

   Ancak Metin, hızının farkında değildi! Amerikan süper kahramanı Flash gibi, çok süratli hareket ediyor, yani az zamanda çok iş yapıp, çok mesafe kat ediyor, fakat kendisine normal bir sürede, normal bir yürüyüş yapmış gibi geliyordu. Çünkü on dakika sonra, daha karısı salonu süpüremeden eve dönmüş oluyordu! 

   Arada sırada iğneye gidiyordu gene. Çok hızlı geleceğini bildiklerinden, uzak mahallelerden bile çağırıyorlardı. Böylelikle Metin, yürüme hobisini uzun bir süre tatmin etti. Ancak bu fazla sürmedi. Vücuda sokulan çuvallarca şeker ve kolilerce sigaranın bir bedeli vardı. Bütün damarları şeker balçığıyla, tütün dumanıyla tıkanmıştı. Bir öğle sonrası kendisini toprağa verdik.

   Herkes sırayla küreği eline alarak Metin’in mezarına toprak atarken, çaya şeker atılıyormuş gibi hissettim. Atıyorduk atıyorduk bitmiyordu çünkü. 

   Bunu hoş bir veda esprisi olarak oradaki birilerine söylemek istedim. Ama rahat sohbet edecek pozisyonda değildik. Kalabalık ve sıkışık kabristanda, sağlam bir yere basarak zor duruyorduk; mesela benim bir ayağım bir mermer çıkıntıda, ötekisi ise bir çukurun üzerinde, havadaydı. Arasıra değiştiriyordum ayaklarımı. 

   Kalabalık azalıp sadece eşi ve kızı kalınca, ben de Metin’in yanından ayrıldım. Geçerken beş dakika teyzemin mezarına bir uğradım, sonra mahalleye yürüdüm.

Öykü, Metin Fidan’ın Kara Karga Yayınları’ndan çıkan “Jüpiter Kaç Lira?” kitabından alınmıştır.


Loading...

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı