39,7902$% -0.14
47,1198€% 0.03
54,4582£% -0.64
4.282,22%0,16
3.349,51%0,35
10.189,02%1,08
12 Ağustos 2022 Cuma
Kar, kış, kıyamet: Abdülkadir Tamer'den bir öykü
Kaleminin gücüyle ayakta kalan babam: Burhan Arpad
... Ve Zonguldak
Yer altında Romanlar ve Gebenler
"Göğü kucaklayıp getirdim sana, kokla açılırsın"
İçimdeki cinayet (Altıncı Bölüm-FİNAL)
enteresan bir yerdi o zamanlar yalova… ve enteresan insanların şehriydi… depremden, göçten, il olmadan yani kirlenmeden, bozulmadan önce… kendi halinde, tipik bir sayfiye kasabasıydı… heykelden yani iskeleden mendireğe kadar olan yaklaşık birnoktasekiz kilometrelik mesafeyi yani normal şartlarda yarım saatte yürüyeceğiniz mesafeyi üç-dört saatte yürürdünüz, yol boyunca adım başı karşılaştığınız dostlarınızla geyik yaptığınız için… herkes birbirini tanırdı… öyle ki, yalova’dayken hergün gördüğünüz ama selam bile vermediğiniz bir tiple sirkeci’de, taksim’de ya da beşiktaş’ta karşılaştığınızda hasretle kucaklaşır, hal hatır sorardınız… ama ertesi gün yalova’da gördüğünüzde ne bir selam, ne bi hasbihal… bu sanırım yalova coğrafyasına özgü bir abukluktu… mesela bir gün galata köprüsü’nde yürüyordum,
“civiiitttt… ciiiivvvyyyttt…” öyle bir ıslık sesi ki… baktım karşı tarafta bir tip hararetle el sallıyor… kendisini farkettiğimi görünce attı kendini yola, kanguru gibi sekerek o trafikte, geçti bulunduğum tarafa… kabarmış tavus kuşu gibi kollarını açıp ve sağ koluna tuhaf bir açı kazandırıp ilginç bir kavisle uzattı elini… anlaşıldı bi de tokalaşıcaaz…
“eee birader… naaber, nereye?” dedi… ne desem… doğrusunu dedim,
“tünel’e…” hem sırıtıp hem de hoyratça kolumu sallarken (tokalaşıyoruz bu arada), “naapçan tünel’de” dedi… “sana neee… mendil açıcaam .mına koyiim… yok yok vodvilim var, ona yetişmeye çalışıyorum…” demedim tabii…
“hiiç… ordan istiklal’e çıkıcaam.” dedim…
“peki madem, hadi kendine iyi bak” dedi, gitti… sonra çok karşılaştık yalova’da ama hiç selamlaşmadık…
tuhaftı o insanlar… anlatacağım hikâye de öyle… baştan söyleyeyim, bu hikâyeye tanıklığım yok… orada diildim… ama yıllar boyunca bir çok versiyonunu duydum… öyle abuk ki, anlatan herkes kendisini de hikâyeye dahil ederek anlattı… oysa işin gerçeği öyle diil… ben size olan biteni, baş karakterin ağzından anlatıcaam… kimin mi, apollo hakan’ın… hakan, kafası farklı çalışan zeki bir heriftir… bırakın hayata geçmesini, kelime olarak yeni tanıştığımız teknoloji kavramıyla felaket içli dışlı, meraklı bir herifti… mesela sivillerin telsiz kullanımı o günlerde başlamıştı, apollo gelip yok avusturya’daki yok bilmem malta’daki heriflerle gece yaptığı muhabbetleri anlatırdı… sanırım o zamanlarda bizlerden daha farklı bir noktadaydı… lakabı da galiba bu nedenle apollo kaldı…
gelelim hikayenin diğer iki figürüne… biri ‘seyyar’ murat, diğeri de burakhan… ikisi de ergen… burak, lisenin basketbol takımında gart oynayan sağlam fizikli bir herif… muratsa, çocukluğundaki pis bir hastalık nedeniyle tekerlekli sandalyede… ama hayat dolu, hayat dolular… neyse bu ikisi can sıkıntısından olsa gerek uçurtma yapmaya karar veriyorlar… çita uzunluğu birbuçuk metrelik kallavi bi uçurtma… bunlar harala gürele montaja geçtikleri sırada apollo geliyor…
“naapıyonuz lan…”
“uçurtmaaaa… ama sıkı bişi yapçaaz…” başlıyor bir ağız dalaşı… sonunda apollo,
“uçurtma nasıl yapılırmış, ben size göstericeem, bekleyin burada” deyip gidiyor… ve bir süre sonra üçer metrelik altı adet kalın çıta, beşyüz metre naylon karışımı ip ve bir takım malzemelerle dönüyor… hepsi birbuçukluk uçurtmayı bir kenara bırakıp yan tarafta maç yaptığımız arazide yeni azmanı monte etmeye başlıyorlar… dile kolay, onsekiz metre kuyruk yapıyorlar kakari kikiri muhabbet arasında… ve o talihsiz an geliyor… apollo,
“ulan, bu hacimli bişi oldu, kaldırır muhtemel, buna bir de çakar takalım.” diyor… çakar dediği, bisikletlerin tekerlek tellerine takılan, kalem pille çalışan ve ışığı yanıp yanıp sönen bişi… dört tane de çakar takıyorlar mı böylece heyyula uçurtmaya… eeee, şimdi bunu nerede uçurucaaz derdi başlıyor… çünkü işleri sahil kenarında yapmışlar ve böyle büyük bir uçurtmayı havalandırmak için uygun yer yok… yalova’nın sırtını dayadığı tepeliğe yani göçmen mahallesine gitmeye karar veriyorlar… şimdi binalardan adım atamayacağınız yerler o zamanlar dağ, bayır… neyse, bunlar akşam üzeri tepede mevzileniyorlar ve uçurtmayı havalandırıyorlar… belli bir yükseklik kazandırdıktan bir süre sonra apollo yorulmaya başlıyor… zira, uçurtmanın mukavemeti çok sert ve bizim herif zaten çiroz gibi… bir cinlik yapıyor -ki, benim hikayenin en sevdiğim yeri- uçurtmanın ipini seyyar’ın sandalyesine bağlıyor,
“birader, baktın çok zorluyor, sürükleyecek artık, kes gitsin” diye de eline bir tane maket bıçağı veriyor… uçurtma sorun çıkartmıyor allahtan, ikisi çimenlere uzanıp biralarından fırtlarken, seyyar da bi elinde maket bıçağı öbür elinde birası keyfle uçurtmanın süzülüşünü seyrediyor doya doya…
ama aşağıda yani şehirde hayat başka akıyor… o sırada ‘namlılar’da kentin yerel gazetesinin sahibiyle rakı içen emniyet amirinin telsizi böğürüyor…
“söyle oğlum…”
“amirim, rahatsız ettim, kusura bakmayın…”
“söyle oğlum… nooldu…”
“amirim, telefonlar kitlendi… ufo ihbarı alıyoruz… millet deliler gibi arıyor…”
“ne ufo’su olm… ne diyoon sen…”
“amirim, inanmıyorsanız yukarı bakın… karım aradı şu an videoya çekiyormuş valla…”
gerçekten aşağısı karışıyor… çünkü hava kararınca uçurtmanın çakarları görünür oluyor… şehrin tepesinde durup hiç bir yere kıpırdamayan ve sürekli yanıp sönen bişi… uzatmayayım, bizimkilerin olan bitenden haberi yok ama bir şekilde bunların yerini tespit ediyorlar nasıl oluyorsa…
apollo anlatıyor,
“olm, öyle dalmış gitmişiz ki, bir anda bir fener tutuldu üstümüze… ben de benim canavarı çaktım yüzlerine.” (canavar dediği de daha güçlü bir fener… karamürsel’deki amerikan üssü’nden yalova halkına kalan binlerce zippo, matara, çakı ve benzeri antin kuntin objelerden) sonra karşımdaki polis “söndür lan şunu” dedi…
“olmaz, önce sen söndür…”
“başlatma şarap çanağına… polis diyorum olm, polis… söndür şunu…”
“aaaa bi baktım ses tanıdık, bizim bayram abi…”
“bayram abi, sen misin”dedim.
“hakan… apollooo… ulan bu haltı sen mi yedin olm…” dedi… şaşırdım bi an,
“yi de naaptık ki abi” dedim.
“ne demek ne yaptık ki… aşşaası fena karıştı ulan… neden izin almadın ki…”
“ne için abi… uçurtma uçurmak için mi…”
bu hikâye baştan sona gerçek… eksiği var, fazlası yok… ama o kadar çarpıtılmış, abartılmış versiyonlarını dinledim ki, hatta bir tanesinde hava kuvvetlerine haber verildiği ve eskişehir’deki hava üssünden iki efonaltının kaldırıldığı bile eklenmişti…
[zombify_post]
bir süredir arşivde biriken projeleri eritiyorum, vizyona girmesini sabırsızlıkla beklediğim the french dispatch gibi projelere yer açmak için… pandemi heyecanla, sabırsızlıkla beklediğim bütün projelere ket vurmuş durumda… neyse… sabır… bu arada, hayli film ve dizi seyrettim… hepsini yazmaya niyetim yok ama iyisiyle, kötüsüyle alın size ortaya karışık bir yazı…
bir önceki yazıda rus yönetmen andrey zvyagintsev’den ve yaşadığım abukluktan yeterince söz etmiştim… ama o yazının başına oturduğumda yönetmenin senaryosunu oleg negin’le birlikte yazdığı ikibinonbir yapımı ‘elena’sını henüz seyretmemiştim… açık söyleyeyim, çarptı beni film… gerek konusu, gerek duru anlatımı, gerekse de elena’ya hayat veren nadezhda markina’nın gösterişten uzaklaştıkça büyüyen oyunculuğuyla… film, güney koreli yönetmen bong joon ho’nun geçen sene ortalığı sallayan, bol ödüllü filmi ‘parasite’ye çok paralel bir konuda ilerliyor… hatta üretim yılları arasındaki farka bakarsanız, ho’nun parasite’yi kafasında şekillendirirken ‘elena’dan oldukça feyz aldığını bile düşünüyorum…
elena, sabah uyandığında o gür saçlarını tarayıp, kahvaltıyı hazırladıktan sonra vladimir’i kaldıran, ilaçlarını veren, günlük rutine gark olmuş orta yaşlarda bir kadın… film ilerledikçe görüyorsunuz ki, vladimirse, yaşını başını almış ama hayli varlıklı bir herif… gerçi ortalıkta koruma filan yok ama belki de ilk oligarklardan, bilemem… çünkü rusya’da o serveti normal yollardan yapmanın çok mümkün olmadığı malum… yalnız sağlığı artık çok iyi diil… on yıl önce bir kalp krizi geçirmiş ve hastanede ona bakan hemşire elena’yı hastaneden çıktıktan sonra da ev bakımı için tutmuş, iki-üç yıl önce de onunla evlenmiş bir herif… herif dediğime bakmayın, iyi bir adam aslında… ama gayet lüks sayılabilecek evde elena salondaki bir çek-yatta yatıyor ve -nasıl oluyorsa- arada bir vladimir o gücü kendinde bulduğunda, nadiren de olsa sevişiyorlar… bu arada, elena’nın tek derdi, onaltı yaşındayken kazayla (!) peydahladığı ilk torununa ilave ufaklık kızı olan, bu yetmezmiş gibi üstüne üçüncü bir velet daha bekleyen, sorumsuz, işsiz, tembel, üçkağıtçı, beşpara etmez ama sömürgen oğlu sergey’in durumu… daha doğrusu artık üniversite çağına gelen büyük torununun geleceği… kahvaltıda ıkına sıkıla bu çocuğun konusunu açıp, geleceği için vladimir’den destek istiyor… vladimir’se bunun elena’nın sorunu olmadığını belirtip, hayta babalarının çocuklarına sahip çıkması gerektiği söylüyor ve sergey’in, ‘hemen ödüyceem abi’ diye aldığı borcu hatırlatıyor…
hayatı boyunca deliler gibi çalıştığını çok bariz hissettiğiniz elena’nın, beş para etmez oğluna karşı düşkünlüğünü, zaafiyetini seyrediyorsunuz sonraki sahnelerde… onca yol gidip, emekli maaşını onun avucuna bırakışını… onun elena’nın gözlerinin içine baka baka paranın bir bölümünü içki için söğüşleyip kalanını hamile karısına vermesini seyredişini… böyle pislik bir herife karşı hastalıklı bir zaaf… neyse… bir kriz daha geçiren vladimir, fiziksel açıdan daha da düşkün bir noktaya geliyor ve -bari ölmeden vasiyetimi yazayım’ demeye başlıyor… vladimir’in vasileri sadece elena ve kopuk, ayrı hayatlar yaşasalar da tek kızı olan tatyana… bu kadar spoiler yeter… neredeyse filmi anlatıcaam, duruyiim artık… zaten bu noktadan sonra başlıyor herşey de… tamam burada bir asalaklık durumu yok ama ciddi bir ‘hakediş’ kavramı giriyor devreye… kim, neyi, niçin ve ne kadar ‘hakediyor…’ ve hani o çevresinde dönüp dönüp durduğumuz, ahlak, etik, vicdan gibi kavramlar nasıl eğilip, bükülüyor, deforme ediliyor, film sizi bunlarla başbaşa bırakıyor… seyredin derim… zira, çok ciddi sıkı bir filmi kaçırmış, ıskalamış olursunuz… (haaa… unutmadan, cafer kalan beşyüz doları da bağırta bağırta aldı bu arada… hem de kurlar bu kadar uçmuşken…)
[zombify_post]
geçenlerde orhan ve cafer bendeydi… orhan eski dostum… caferleyse bir süredir tanışıyoruz ama muhabbetimiz sadece ayaküstü karşılaşmalarla sınırlı.. ilk defa uzun oturduk yani.. neyse, yiyoruz, içiyoruz, müzik dinliyoruz, konu kaçınılmaz olarak sinemaya geldi… cafer ne söylemiş olabilir bilmiyorum ama orhan’ın, ‘peki abi, bir film var ama hakkında hiç bişi bilmiyorum, ne yönetmenini, ne de oyuncularını…’ dediğini duydum… ‘abi, fırtınalı, puslu bir hava var filmde, boyuna rüzgar esiyor, bişiler uçuşuyor… çorak bir yerde bir kadınla bir adam sürekli bir at arabasıyla uğraşıyor…’ diye devam etti… cafer, sakin ve kendinden emin bir tavırla, ‘söylerim, ama alırım bi biranı’ dedi… gülüştüler… sonra, ‘aç babacım imdb’yi’ dedi cafer… ‘yaz oraya ‘béla tarr’ diye’… bense öylece bakıyorum dönen muhabbete… yazdı orhan ve ‘ahanda işte bu… vay be abi, nasıl bildin’ diye zor deşifre edebildiğim bir şeyler söyleyip kahkaha atarak mutfaktan bira almaya gitti…
o an için bir fikrim yok, meğerse macar yönetmen béla tarr’ın ‘a torinói ló’ ya da ingilizce adıyla ‘the turin horse’ adlı filmiymiş mevzuubahis olan… (bu sayede bu filmi de seyrettim ve bayıldım… ama ayrıntıya hiç girmeyeyim, nietzche’nin kırbaçlanan at hikayesi ile başlayan, onun varoluşu sorguladığı, ‘tanrı öldü’ doktrininden beslenen konusuyla üzerine bir şeyler yazmanın beni aştığı bir film… ama görselliğine, oyunculuklara bayıldım… çooook çooook uzun sekanslarına bile…) neyse, bir anda hayli ızdırap çektiren bir filmi sormak geldi aklıma ve ‘cafer’ dedim, ‘benim de bulamadığım bir film var… ben de ne yönetmeni ne de oyuncuları hatırlıyorum…’ cafer yine sakin ve emin edasıyla buz gibi yeni birasını açarken, ‘anlat abi, neler hatırlıyorsun peki’ dedi… ‘ne neleri yahu, neredeyse bütün film kare kare aklımda ama isimler yok işte’ diye yükselttim sesimi… yani biraz kızdım bu rahatlığına, kendinden emin tavrına… ‘neyse’ dedim, ‘bir araba, nasıl desem gettovari bir yerde, sisli puslu bir havada hızla giderken başlıyor film… arabayı kullanan adam kolundan yaralı.. bir eve geliyor… evdeki adam onu tedavi ediyor… anlıyorsun ki, evdeki bizimkinin kardeşi… bizim yaralı abi de mafyatik bir karakter… sonraki sahnede bu kardeş olan, karısı ve iki çocuğuyla yayla gibi bir yere gidiyor… bir tür baba evi… neyse, karısı çat diye hamile olduğunu ama çocuğun bizimkinden olmadığını söylüyor buna… sonra da işler karışıyor…’
cafer, birasından irice bir yudum aldıktan sonra gözlerini kısarak, ‘tamam abi… ama sana biraz pahalıya patlar…’ dedi… ‘nasıl yani’ dedim… ‘yani söylerim ama bi bin dolarını alırım…’ dedi… gülmedim, sırıttım… zaten insanı sinir eden bir sakinlik vardı üstünde… bir de bu ukala tavırlar filan… bilme olasılığı ise neredeyse sıfır… ‘tamam ulan’ diye bağırdım, ‘hangi film bu…’ benim bu yükselişimi hiç mi hiç takmadan sakin bir sesle, ‘aç abi imbd’yi… yaz oraya ‘andrey zvyagintsev’ diye’ dedi yine… ‘hah oldu mu, şimdi tıkla abi ‘izgnanie/sürgün’ filmine’ diye devam etti… kafayı yemek üzereydim…
[zombify_post]
sifiliz, frenginin tıptaki adı… nörosifiliz ise, treponema pallidum denen bakterinin neden olduğu bir tür beyin ve omurilik enfeksiyonu… tedavi edilmeyen sifiliz hastalarında on ila yirmi yıl sonra bir anda pörtleyen ve semptomlarını davranış bozukluğu, kişilik değişimi, manik krizler ve demans gibi farklı durumlarda sergileyen bir illet… josh trank’in senaryosunu yazıp yönettiği ‘capone’, kendisinden daha akıllı, başarılı ve organizyon becerisine sahip bir çok isme rağmen amerika tarihinin en ünlü mafya lideri albert francis capone’un nörosifiliz’li son yıllarını konu alan bir film… zira capone, onbeş yaşında frengiye yakalanıp tedavi olsa da, hastalığın bedelini yıllar sonra ödeyen bir figür… kalabalık italyan bir ailede katı katolik öğretilerle yetiştirilen capone, aslında tam da ‘yetiştirilememiş’ bir çocuktur… zeki, hırçın, gözükara… ve bence biraz da komik… arka planda bindokuzyüzyirmidokuz ekonomik bunalımının gıpgri koşullarında kendi yolunu bulmaya çalışan bir velet… komik, çünkü o günleri şöyle anlatır;
‘çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an tanrıya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. bir gün tanrının çalışma tarzının bu olmadığını anladım. ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce tanrıya günahlarımı affetmesi için dua ettim…’
capone, gece kulübü benzeri mafyatik ortamlarda getir-götür türü ayak işlerinden, badigardlığa, tahsilatçılığa dek bir çok işe girerek pişer… bu arada, zaten beraberinde her türlü fırsatları da getiren ekonomik kriz, tüm kıtayı kapsayan içki yasağı üzerinden genç capone’a tahmin edilemez olanaklar sunar… bilen bilir, zaten bilmeyenler için anlatıyorum, çaylak capone bir süre devre dışı kalan chicago’nun önemli mafya babalarından johnny torrio’nun makamına vekaleten oturur… ve sonra giderek büyür, büyür, büyür…
neyse, filmin konusu bu diil… film, al capone’un neredeyse yedi yıllık chicago hükümramlığında yediği bir çok halta, verdiği cinayet emirlerine, hatta bizzat şahsi infazlarına, yasadışı bütün işlerine yönelik tüm mevzuulardan zekice sıyrılırken, paçayı üfürükten bir vergi mevzusunda kaptırmasının sonrasını anlatıyor… kolay diil, o kadar iyi bir tezgah kurmuşsun ki, can alıyorsun, para aklıyorsun, kaçak içki satıyorsun, kafana esiyor rakip çetelere dalıyorsun ve hiç biri kanıtlanamıyor… yani fbi’da bin kişi çalışıyorsa, bunun yüzü-yüzellisi seni gece gündüz izliyor ve ortaya tek bir kanıt koyamıyor… her iki taraf için de delirtici bir durum olmalı… yani, bir taraf hazdan delirirken, diğeri salak kafalarını betona vurmaktan delirmiş olmalı… neyse, uzatmayıp tarihsel gerçekler üzerinden ilerleyelim, hayatında sadece bir kere, o da ruhsatsız silah taşımaktan ondokuz yaşındayken sekiz ay hapis cezasına çarptırılan ve üzerinde daima ‘ikinci el mobilya satıcısı’ yazılı kartvizit taşıyan al capone, bindokuzyüzotuzbir’de vergi kaçakçılığından hapse girer… bu, aynı zaman da sonun başlangıcıdır… bindokuzyüzotuziki’de onbir yıl hapis cezasına çarptırılan capone, sırasıyla atalanta, lincoln ve nihayetinde ünlü alkatraz hapishanesi’ni şereflendirir…
o deli, gözükara herif gitmiş yerine necefli maşrapa gibi bişi gelmiştir
bizim film de buradan itibaren başlıyor zaten… capone, yaklaşık on yıl sonra cezaevinden sağlık nedenleriyle serbest bırakılır… iyi de artık, o deli, gözükara herif gitmiş yerine necefli maşrapa gibi bişi gelmiştir… o korkutucu figürden sonra, ortaya çıkan bu ‘dümbük’ hali gerçekten hüzün veriyor insana… filmi seyrederken sürekli düşündüm, adamı bu hale getiren nörosifiliz mi, yoksa hiç ama hiç ihtimal vermediği bir yerden ketenpereye gelmeyi sindirememesi mi… yanıtını bilemem ama bunun capone’u hayli yıprattığı ortada… sanrılar, hayal görmeler, kabuslar, ağızdan akan salyalar… berbat bir durum yani.. hatta daha ileri gideyim mi… yatakta yatarken, masada otururken altına sıçmalar… berbat, çok berbat… capone neden bu hale geldi, tartışılır… adam henüz kırk yaşında yahu… ölümüne daha yedi yıl var ve bitik durumda… sadece ve sadece iowa’dan gelen ‘templeton rye’ viski ile özel üretim küba puroları içen o adamı, puro yerine havuç emerken görmek üzücü… ve o on milyon dolar… zamanında bir yerlere zulaladığı… fbi dinlemelerine düşen… düşünsenize o tarihte on milyon dolar nasıl abuk bir para… fbi dahil bütün millet de, yerini hatırlamadığı bu paranın peşinde…
[zombify_post]
geçen gün mutfakta bişilerle uğraşıyorum… salondan da o an açık olan ntv ‘gece-gündüz’den sunucunun sesi geliyor… bit pazarına rahmet yağdı tarzında bir haberi okuyor… bilmem neyin yaptığı araştırmaya göre, pandemi nedeniyle küresel anlamda bir çok film projesi ertelenirken, seyirci tercihleri açısından eski filmlere ilgide bir patlama yaşanmış… tersi ne olabilirdi ki… salakça bir tesbit… ama esas ilgimi çeken, o filmlerin ilk sırasında ‘oz büyücüsü’nün olmasıydı… nefistir tek kelimeyle, hiç bir itirazım yok… hele de benim dahil olduğum jenerasyonun aklına geldiği an, yüzlere hafif bir tebessüm konduran filmdir… ama eski film kardeşim, çok eski… sonrasında onlarca muhteşem film çekildi ayrıca… milletin bu ilginç teveccühü -şaşırtıcı bir bilgi olarak- hafızamdaki yerini aldı böylece… şimdi hangileri hatırlamıyorum ama ikinci ve üçüncü sırada ise daha akla yatkın filmlerin adı geçiyordu… haberi sağlıklı dinleyemedim velhasılı… ‘amaaaan, sonra bakarım detaylarına, belki bir yerde de işime yarar bu datalar’ deyip geçiştirdim, sonra da unuttum… eeee şimdi bu yazıda kullanayım dedim… gugıl’da dakikalarca dolaşsam da, böyle bir araştırmaya rastlayamadım… takip etmeye çalışıyorum, yeni filmler çıkıyor piyasaya… ama her ne kadar ikibinyirmi yılı üretimi gibi görünseler de hemen hemen hepsi -en azından çekim süreci- pandemiden önce tamamlanmış filmler… haliyle sektör tekrar hareketlenene kadar ben de bit pazarına dikeceğim gözlerimi… yazacak tonlarca film var… ama ben aylarca, yıllarca bir kenarda beklettiğim ve ilk defa seyrettiğim filmleri yazmaya niyetliyim…
[zombify_post]
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.